GECEYİ SAHİPLENİRKEN UYKUYU YİTİRMEK RUHUN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ
Betül KARAPINAR
Psikolog
Yaşadığımız hayatta günlerin birbirini kovalaması, yapılacak işlerin ve sorumlulukların, bizden beklentilerin fazlalığı galiba bize; ruhumuza ve bedenimize karşı yapmamız gereken sorumlulukları çoğu zaman unutturuyor. Bunların içine rahatlıkla beslenmemizi, sağlığımızı, kişisel bakımlarımızı ve uykumuzu da dâhil edebiliriz. Yetişmesi gereken bir toplantı için öğün atlanıyor, işe geç kalınacağı için ayakta atıştırılıyor; sağlık kontrolleri araba muayenesi kadar gündemimizi doldurmuyorsa ve geceler boyu çalışılıp ya da sosyal medyada zaman öldürülüp zamanında ve yeterince uyunamıyorsa kendimizi ihmal ettiğimiz apaçık ortadadır.
Her şeyin zamana göre kurgulandığı dünyamızda, belki de kendimize zaman ayırmanın bir çaresini geceleri oturmakla, yatmayı ve uyumayı ertelemekle buluyor çoğunluğumuz. Elimizdeki, kolumuzdaki, masamızdaki, duvarımızdaki saatler sadece zamanı değil zamanın elimizden kaydığını, hızla bizden uzaklaştığını da gösteriyor. Gündüzler elimizden alınıp saatlerimize sahip çıkamayışımızın, zamanın bu denli bizim dışımızda akıyor olmasının dışa vurumudur çoğunlukla geç yatmalar ve uykudan çalmalar. Buna yani yatma vaktini ertelemeye “uyku intikamı” da deniyor. Uykularımızı bazen iş ve sorumluluklarımızdan dolayı, bazen de keyfi olarak harcıyoruz ki en önemli ihtiyacımızı müsrifçe heba ediyoruz. Tanpınar’ın “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.” dediği yerde mekân ve zaman elimizde, fakat ayar kısmında galiba tökezliyoruz.
Gecenin uzunluğu, sessizliği ve kendimize ait oluşu cazip gelse de uykunun en önemli ihtiyaçlarımızdan biri olduğu gerçeği değişmiyor. Uyku uyanıklık döngüsünü düzenleyen melatonin hormonunun faaliyet saatlerinin bozulması uzun vadede kronik uykusuzluğa yol açabiliyor. Biyolojik saat olarak da bilinen bu düzen ile vücut, ne zaman uyuyup uyanacağını içsel olarak ayarlar. Melatonin akşam saatlerinde hava karardığında yükselmeye başlar ve uykulu hissetmemizi sağlar; sabaha karşı ise düşer ve uyanmaya hazırlık yapar. Vücudumuz ve hormonlarımız aslında ne yapması gerektiğini biliyor ama galiba biz bu işi ona bırakmıyoruz.
Oysa uyku, inanç sistemimizde Allah’ın insana verdiği bir nimet ve geceyi dinlenme zamanı kılan düzenin parçası olarak geçer. Bedenin yenilenmesi, dinlenmesi, durması için ayarlanmış bir mekanizmanın ayarlarıyla oynayarak sağlığımızı istemeden riske atarız. Yetersiz uyku bağışıklık sistemimizi zayıflattığı gibi obezite riskini artırır, kalp-damar hastalıklarına zemin hazırlar. Konsantrasyonumuz düşer, hafıza zayıflar, duygusal denge bozulur. Bunun uzun vadede depresyon ve tükenmişlik hissini de tetiklediği bilinen bir gerçektir.
Teknolojinin ve yapay ışığın gücüyle gecelerimiz artık gündüzü aratmıyor. Gecelerimiz; dinlenmenin, içe dönmenin ve rüyaların yerini alan üretim, tüketim ve eğlenceyle âdeta “ikinci gündüz”e dönüştü. Elektronik cihazların yaydığı mavi dalga boyundaki ışığı gün ışığı gibi algılamamız, melatonin hormonunun azalmasına, beynimizin bu yanılsamayla uyku vaktini algılayamamasına ve sonuçta sistemin bozulmasına yol açıyor.
Geceler, ruhumuzun ve bedenimizin karanlıkta nefes aldığı bir alan iken teknolojiyle ışıklarla gasp edilerek kendi içsel sessizliğimiz çalınmış durumda. İç sesimizi duyamaz olduk. Gündüzü geceye taşıyan yapay ışıklar, aslında karanlığın ve uykunun şifasını yavaş yavaş söndürdü. Bu, biyolojik ritmimizi altüst eden bir değişim elbette. Karanlığın yanı sıra sessizliğimiz de elimizden alındı. Gürültü kirliliği ve uyarıcı çokluğu, kendimizle baş başa kaldığımız içsel dünyamızın seslerini işitebildiğimiz zamanları da yok ediyor bu hızlı değişimde.
Max Picard’ın Sessizliğin Dünyası adlı eserinde, “Sessizlik gelişmez, zamanla artmaz; ama sessizlikle birlikte zaman artar. Sanki zaman sessizliğe ekilmiş tohum gibidir; zaman sessizliğin içinde filiz verir, sessizlik zamanın olgunlaştığı toprak gibidir.” diyor. Sessizliği modern dünyanın gürültüsü içinde kaybolmuş bir hakikat olarak tanımlıyor.
Bugün bilimsel araştırmalar, sessizliğin beyin plastisitesini artırdığını, stres hormonunu azalttığını, konsantrasyonu güçlendirdiğini, kan basıncını düşürdüğünü, bilgiyi işleme fırsatı verdiğini ve derin düşünceleri teşvik ettiğini gösteriyor.
Faydamıza olan “sessizlik” ve ihtiyacımız olan “kendimize ait zamanları” uyku intikamı ile zarar hanemize kaydetmeden, uykumuzu sağlıklı bir şekilde alarak nasıl düzenleyebiliriz?
• Her gün aynı saatte uyuyup uyanmaya özen göstererek düzenli uyku saatleri belirleyebiliriz. Hafta sonları dâhil uyku programımızı çok fazla değiştirmemek, biyolojik saatimizin dengede kalmasına yardımcı olur. Düzenli bir rutin, vücudun uyku vakti geldiğinde melatonin salgılamasını kolaylaştırır.
• Uyuduğumuz odanın karanlık, sessiz ve serin olmasına dikkat ederek elverişli bir uyku ortamı oluşturabiliriz.
• Yatak odasında televizyon izlemek, telefonla uğraşmak veya çalışmak yerine bu mekânı sadece uyku ile ilişkilendirebiliriz. Vücudumuz zamanla yatağa girince uyku moduna geçmeyi öğrenir. Uyumadan önce kitap okumak rahatlatıcı olabilir.
• Yatmadan en az 30–60 dakika önce ekranları kapatmalı bir anlamda dijital detoks uygulamalıyız. Telefonumuzu gece boyunca yatağımızdan uzak bir yere bırakmak veya uçak moduna almak gerekir ki bildirimler uykumuzu bölmesin.
Geceyi gündüze çevirsek de uykuyu intikam alarak feda etsek de ruhumuz tatminsiz, bedenimiz yorgun, biz mutsuzsak bu işte elbette bir terslik olmalı. Şimdilerde moda deyimle bizlere tavsiye edilen sirkadiyen ritimle yaşam, aslında yaratılışın bir gereği değil mi aynı zamanda? Bu ritim, insanın içsel saatiyle evrenin kurulu saati arasındaki uyumdur ve bizler geceyi gündüze çevirerek bu uyumu kırmış oluyoruz. Kur’an’da vurgulandığı gibi gece bir dinlenme zamanıdır. Bu uyum çerçevesinde yaşamımıza devam ettiğimiz takdirde gün doğumundan önce kalkışımızla sessizliğin en verimli, kendimize ait saatlerini yakalamış olacağız; akşam gün batımından sonra bedenimizi hak ettiği dinlenmeye kavuşturacağız. Tüm olumsuzluklara ve dış uyarıcılara rağmen vazgeçmeden bu sistemi davranış hâline getirebiliriz, yeter ki isteyelim.