Söyleşi
Rüya TÜRKBEY TEMEL
Prof. Dr. İhsan ÇAPCIOĞLU ve
Doç. Dr. Fatma ÇAPCIOĞLU:
“Aile içi iletişim ve ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesi, her şeyden önce ev içinde güvene dayalı, düzenli ve karşılıklı bir ilişki iklimi kurulmasına bağlıdır.”
Ailenin inşası ile toplumun ihyası nasıl mümkün olabilir? Aile kurumunun toplumsal hayattaki rolü ve topluma yansımaları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İ.Ç.: Ailenin inşası ile toplumun ihyası, aileyi yalnızca özel hayatın dar sınırlarına ait bir birlik olarak değil toplumsal düzenin kurucu zemini olarak görmekle mümkündür. Çünkü aile, bireyin ilk sosyalleşme alanıdır; dil, aidiyet, sorumluluk, otorite, dayanışma, şefkat ve merhamet gibi temel toplumsal değerler ilk kez burada öğrenilir. Aile, toplumun temel birimi, sosyalleşmenin başlıca zemini ve toplumsal bütünleşmenin önemli taşıyıcısıdır. Bu nedenle ailede ortaya çıkan çözülme yalnızca hane içi bir sorun değil toplumsal güven, kuşaklar arası aktarım ve ortak yaşam kültürü bakımından da yapısal sonuçlar üretir.
Toplumsal hayatta ailenin rolü, sadece neslin sürdürülmesiyle sınırlı değildir, aynı zamanda duygusal destek, ekonomik dayanışma ve toplumsal normların yeniden üretimi gibi işlevleri de kapsar. OECD 2025 verileri, aile ve yakın çevre bağlarının bireylerin sosyal destek ağlarının çekirdeğini oluşturduğunu, ihtiyaç anında güvenilecek birilerinin varlığının toplumsal iyi oluş ve toplumsal dayanıklılık açısından belirleyici olduğunu göstermektedir.
Ülkemizde hane yapısındaki dönüşüm bu meselenin önemini daha da artırmaktadır. Nitekim TÜİK verilerine göre tek kişilik hane halklarının sayısı 5,5 milyonu aşmış, toplam hane sayısı ise yaklaşık 27 milyona ulaşmıştır. Bu tablo, aileyi romantize etmekten ziyade onu güçlendirecek bakım, iletişim, kuşaklar arası dayanışma ve sosyal politika mekanizmalarını yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla toplumun ihyası, güçlü sloganlardan çok, adalet, emek paylaşımı, değer aktarımı ve karşılıklı sorumluluk üreten aile ilişkilerinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilir.
Değişen dünyada ailenin değişmeyen değeri, modern ve postmodern dönemde ailenin dinamikleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
F.Ç.: Değişen dünyada ailenin değişmeyen değeri, onun belirli bir tarihsel biçime indirgenemeyen temel işlevlerinde aranmalıdır. Aile, modern ya da postmodern hangi toplumsal bağlamda ele alınırsa alınsın, bakımın organize edildiği, aidiyetin kurulduğu, kuşaklar arası değer ve deneyim aktarımının gerçekleştiği başlıca toplumsal alandır. Aile, toplumun temel birimi olarak tanımlanmakta ve ailenin toplumsal gelişimdeki rolü nedeniyle desteklenmesi gerekmektedir. Bu nedenle değişime konu olan, ailenin varlık nedeni değil aileyi kuşatan toplumsal koşullar, roller, beklentiler ve ilişki biçimleridir.
Modern dönemde sanayileşme, kentleşme ve ücretli emek düzeni aileyi daha çok çekirdek yapı etrafında yeniden biçimlendirmiş, postmodern dönemde ise bireyselleşme, esneklik, dijitalleşme ve yaşam tarzı çoğullaşması aile ilişkilerini daha müzakereci, aynı zamanda daha kırılgan hâle getirmiştir. Bununla birlikte güncel veriler, ailenin önemini yitirmediğini, aksine ekonomik belirsizlik, bakım yükü, barınma sorunu ve iş güvencesizliği altında daha da kritik hâle getirdiğini göstermektedir.
Çocukta kimlik ve karakter inşasında aileye düşen görevler nelerdir? Ailenin rol modelliği nasıl olmalıdır?
İ.Ç.: Çocukta kimlik ve karakter inşasında aileye düşen en temel görev, güvenli ilişki zemini oluşturmaktır. Çünkü kimlik yalnızca bireyin “kendini tanıması” ile değil aynı zamanda kendisini nasıl değerli, kabul edilmiş ve yönlendirilmiş hissettiğiyle şekillenir. Dolayısıyla aile sevgi, ilgi ve kabul kadar tutarlı sınırlar, düzenli iletişim ve yaşa uygun sorumluluklar da sunmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü, erken çocukluk gelişiminde “responsive caregiving” denilen duyarlı ve karşılık veren bakımın, güven, öğrenme, duygusal düzenleme ve gelişim üzerinde belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Harvard Center on the Developing Child (CDC) da çocuk ile bakım veren arasındaki karşılıklı, dikkatli ve süreklilik taşıyan etkileşimlerin çocuğun sosyal, duygusal ve bilişsel gelişiminin temelini oluşturduğunu belirtmektedir. Bu açıdan aile, yalnızca nasihat veren değil dinleyen, açıklayan, eşlik eden ve çocuğun benlik gelişimine rehberlik eden bir yapı olmalıdır.
Ailenin rol modelliği ise söz ile davranış arasındaki uyum üzerine kurulmalıdır. Çocuklar çoğu zaman kendilerine söyleneni değil ev içinde tekrar eden tutumları öğrenirler. Ebeveynlerin çocukların hayatındaki en önemli rehberler olduğu, sevgi, kabul, teşvik ve yönlendirme sundukları belirtilmelidir. Dolayısıyla ailede rol model olmak, saygıyı öğütlemekten önce saygılı konuşmak, dürüstlüğü telkin etmekten önce dürüst davranmak, sorumluluğu anlatmaktan önce sorumluluk üstlenmek anlamına gelir. Kimlik ve karakter inşası, nihayetinde çocuğun gördüğü ahlaki iklim içinde gerçekleşir.
Çocukların ve gençlerin, ailelerinden soyutlanarak sosyal çevrelerine yönelmelerinin sebep ve sonuçları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
F.Ç.: Çocukların ve gençlerin ailelerinden kısmen uzaklaşıp sosyal çevrelerine yönelmeleri, belirli ölçüde gelişimsel açıdan doğal bir süreçtir. Ergenlik dönemi, özerklik arayışının arttığı, akran ilişkilerinin önem kazandığı ve kimlik inşasının aile dışı ilişkiler üzerinden de sınandığı bir döneme karşılık gelir. Ergenlik, aileye olan bağımlılıktan yetişkin bağımsızlığına geçişin yaşandığı, yaşamı değiştiren dönüşümlerle karakterize edilen bir dönemdir. Bu süreçte özerklik artarken akran ilişkileri daha belirgin ve önemli hâle gelir. Burada asıl mesele, gencin sosyal çevreye yönelmesi değil bu yönelişin aile bağlarını zayıflatan bir kopuşa dönüşüp dönüşmemesidir. Bu yönelişin sebepleri arasında aile içi iletişim zayıflığı, kuşaklar arası değer farklılaşması, yoğun dijitalleşme, sosyal medyanın akran onayını merkezîleştirmesi ve gençlerin anlaşılma ihtiyacını aile dışında karşılamaya başlaması sayılabilir. Sonuçları ise çift yönlüdür: Bir taraftan sağlıklı akran ilişkileri sosyal beceri, aidiyet ve kimlik gelişimini desteklerken diğer taraftan aile bağlarının zayıflaması, özellikle duygusal destek ve rehberlik eksikliğinin yanı sıra ruh sağlığı sorunları ve riskli davranışlara yönelimi artırabilir.
Modern çağ evliliklerinde kadına ve erkeğe düşen görev ve sorumluluklar nelerdir?
İ.Ç.: Modern çağ evliliklerinde kadına ve erkeğe düşen görevleri, biyolojik ya da kültürel kalıplarla önceden sabitlenmiş roller olarak değil evliliğin ortak sorumluluk, bakım, emek, saygı ve adalet ilkeleri çerçevesinde paylaşılması gereken yükümlülükleri olarak düşünmek gerekir. Sağlıklı bir evlilikte tarafların temel sorumlulukları karşılıklı saygıyı korumak, duygusal destek sunmak, ekonomik ve gündelik hayatı birlikte yönetmek, çocuk bakımını ve ev içi emeği adil biçimde paylaşmak, çatışmaları şiddet ve tahakküm üretmeden çözebilmek ve eşlerin kişilik ve sınırlarını tanımaktır. CDC de sağlıklı ilişkilerin saygı, güvenli iletişim ve ilişki becerileriyle güçlendirildiğini, bu becerilerin ilişki doyumunu artırdığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla günümüz evliliklerinde asıl mesele “kimin hangi işi yaptığı” değil yükün nasıl bölüşüldüğü ve bu bölüşümün ne kadar adil, müzakere edilebilir ve sürdürülebilir olduğudur.
Aile içi iletişim ve ebeveynlik becerileri nasıl geliştirilebilir, ideal ebeveyn-çocuk ilişkisi nasıl olmalıdır?
F.Ç.: Aile içi iletişim ve ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesi, her şeyden önce ev içinde güvene dayalı, düzenli ve karşılıklı bir ilişki iklimi kurulmasına bağlıdır. Etkili ebeveynlik yalnızca çocuğu denetlemek değil onu dinlemek, duygusunu anlamaya çalışmak, yaşına uygun biçimde açıklama yapmak, tutarlı sınırlar koymak ve davranışın sonucunu öğretici bir çerçevede ele almaktır. İdeal ebeveyn-çocuk ilişkisi ise kusursuzluk üzerine değil sevgi, tutarlılık, sınır ve duyarlılık dengesi üzerine kurulmalıdır.
Aile içi iletişim biçimleri incelendiğinde, her bir ilişki türünde farklı bir dil ve üslubun bulunduğu, hatta bunun gerekli olduğu görülür. Kadın ve erkek, eş olma bakımından aileyi kuran iki temel unsur olarak iletişimde aynı düzlemde yer alır. Buna karşılık anne, baba ve çocuk arasındaki ilişki, özellikle çocuğun eğitimi dikkate alındığında, eşler arasındaki ilişkiden bazı yönleriyle ayrılır. Çünkü burada hayata yeni başlayan bir çocuk söz konusudur ve onun başta eğitimi olmak üzere tüm ihtiyaçlarından birinci derecede sorumlu olan ebeveynler vardır. Bu çerçevede aile içi iletişim, tek tip ve tekdüze bir ilişki biçimi olarak değil her rol ve sorumluluk alanına göre şekillenen, dengeli, bilinçli ve işlevsel bir iletişim düzeni olarak anlaşılmalıdır.
Dinimizin emrettiği doğrultuda bir aile yapısı nasıl olmalıdır? Çocuklarımızın manevi hayatını inşa ederken nasıl bir yol izlemeliyiz?
İ.Ç.: Dinimizin öngördüğü aile yapısı, biçimsel olarak tek bir tarihsel modele indirgenmiş bir yapıdan ziyade sevgi, merhamet, adalet, sorumluluk ve güzel geçim ilkeleri üzerine kurulu bir ahlaki birliktelik olarak anlaşılmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21) buyrulur. Dolayısıyla aile hayatında huzurun temelinin eşlerin birbirini sükûnet ve mutluluk vesilesi olarak görmesi olduğuna işaret edilir. Bu çerçevede Müslüman aile, yalnızca nikâh bağıyla kurulmuş bir birlik değil karşılıklı hakların gözetildiği, emek ve sorumluluğun paylaşıldığı, çocukların maddi olduğu kadar ahlaki ve manevi olarak da korunduğu bir eğitim ortamı olarak değerlendirilebilir. Çocuklarımızın manevi hayatını inşa ederken izlenecek yol ise baskı ve korku merkezli değil örneklik, sevdirme, yaşa uygunluk ve hikmet temelli olmalıdır. Lokman (a.s.) kıssasında oğluna öğüt veren bir baba figürü üzerinden tevhid, sorumluluk, ibadet bilinci, tevazu ve ölçülü davranışın aşamalı biçimde öğretildiği görülür. Bu da manevi eğitimin sadece bilgi aktarmak değil
karakter inşa etmek anlamına geldiğini gösterir.
Evlilikte eşlerin birbiriyle uyumu nasıl olmalı, bir problemle karşılaşıldığında çözüm için nasıl bir yol izlenmeli? Ve son olarak evlilikten kaçınan gençlere önerileriniz nelerdir?
F.Ç.: Evlilikte eşlerin birbiriyle uyumu, her konuda aynı düşünmekten çok farklılıkları saygı içinde yönetebilme becerisine dayanır. Sağlıklı bir evlilikte uyum, düzenli iletişim, karşılıklı güven, duygusal emek, sorumluluk paylaşımı ve çatışma anlarında ilişkiyi yıpratmadan konuşabilme kapasitesiyle şekillenir. Amerikan Psikoloji Derneği, sağlıklı ilişkilerde düzenli biçimde konuşmanın, birbirini gerçekten dinlemenin ve ilişkiyi besleyen ortak zamanlar oluşturmanın belirleyici olduğunu vurgular. Evlilikte uyum, “sorunsuzluk” değil sorun çıktığında hakaret, susma, küçümseme ya da güç mücadelesi yerine konuşma, anlama ve onarma iradesi gösterebilmektir. Bir problemle karşılaşıldığında önce meselenin kendisiyle kişi birbirinden ayrılmalı, suçlayıcı dil yerine “ben dili”, açık iletişim, ortak çözüm arayışı ve gerektiğinde profesyonel destek devreye sokulmalıdır. Gençlerin evliliğe ne aşırı biçimde idealize edilmiş bir hayal ne de uzak durulması gereken bir yük olarak bakmaları gerekir. Sağlıklı bir evlilik, doğru kişiyle, gerçekçi beklentilerle, duygusal olgunlukla ve karşılıklı sorumluluk bilinciyle kurulduğunda anlam kazanır. Evliliği yalnızca bir düğün ya da resmî süreç değil uzun soluklu bir hayat arkadaşlığı olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır.Bu sebeple evlilik öncesinde insanın kendisini tanıması, ilişki kurma ve iletişim becerilerini geliştirmesi, ekonomik ve psikolojik olarak hazır oluşunu gözden geçirmesi oldukça önemlidir. Bununla birlikte, “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Nur, 24/32) ayetinde de buyrulduğu gibi; Cenab-ı Hakk’a tevekkül edilerek yardım ve lütfunun umulması da bu noktada gençlere manevi destek sağlayabilir.
Eş seçimi, kişisel ve toplumsal dinamiklerin birlikte etkilediği çok boyutlu bir süreçtir. Bu süreç, bireysel beklentiler ile toplumsal uyum arasında dengeli bir tercih yapmayı gerektirir. Dolayısıyla eş seçimi, yalnızca bireysel beğeni ve duygusal yakınlıkla sınırlı olmayan, uzun vadeli uyum, ortak değerler ve toplumsal gerçekliklerin birlikte dikkate alındığı bilinçli bir karar süreci olarak ele alınmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konu bağlamında şöyle buyurmuştur: “Bir kadınla dört şeyden dolayı evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç. (Aksi hâlde) fakruzarurete düçar olursun!” (Buhari, Nikâh, 16)
Öz Geçmiş
Prof. Dr. İhsan ÇAPCIOĞLU, 2000 yılında lisansını, 2003 yılında yüksek lisansını, 2008 yılında doktorasını tamamladı. 2012 yılında Doçent, 2018 yılında Profesör oldu. Akademik kariyeri boyunca pek çok ülkede proje ve araştırma amaçlı faaliyetlerin yanı sıra, misafir öğretim üyesi olarak bulundu. Ulusal ve uluslararası çok sayıda projede görev almış; dekan yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Hâlen Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. 2021 yılında Uluslararası Yılın Başarılı Bilim İnsanı Ödülü’ne, 2024, 2025 ve 2026 yıllarında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Alanı ve İlahiyat Alanı Birincilik Ödüllerine layık görülmüştür. Arapça ve İngilizce bilen Çapcıoğlu’nun iki erkek evladı bulunmaktadır.
Doç. Dr. Fatma ÇAPCIOĞLU, Ankara’da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını tamamladı. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği mesleğini icra etti. 2014 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak atandı; 2018 yılında doktorasını tamamladı. 2023 yılında ise Doçent ünvanı aldı. Yer aldığı uluslararası projeler münasebetiyle çeşitli ülkelerde bulunmuştur. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” DKAB dersi yeni müfredat programının hazırlanmasında ve eğitici eğitimlerinde görev almıştır. Çapcıoğlu ayrıca 2018 yılından beri, İlahiyat Akreditasyon Ajansı (İAA) eğitim komitesi üyesi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kalite Komisyonu başkanıdır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli platformlarda aile temalı seminerler vermekte; bu çalışmalarda, eşi ve iki oğluyla sürdürdüğü aile yaşamından beslenen deneyimlerini paylaşmaktadır.