POSTMODERN DÜNYADA AİLE
“YUVA”YI TAHKİM ETMEK
Dr. Elif ARSLAN
Diyanet İşleri Uzmanı
Kalabalıklar içindeki yalnız insanların çok farklı şekillerde tezahür eden çığlıklarına şahit oluyoruz her an. Bazen sosyal medyada abartılı davranış ve sözlerle, bazen öz güven patlaması görünümünde, bazen gerçek bir çığlık şeklinde; bazen yüksek sesli, bazen sessiz... Günümüz dünyasının en büyük tezatlarından biri, kalabalığa rağmen insanların yalnız olmasıdır, diyebiliriz. Caddeler ve sokaklar kalabalık, sosyal medyada arkadaş listesi kabarık, meşguliyetler çok, günler ve haftalar yoğun ama insanlar yalnızlık hissediyor. Modernizmle başlayıp postmodernizmle hız kazanan değişim ve dönüşümler de sanki bütün varlığıyla bu yalnızlaşmayı artırmaya gayret ediyor gibi. Bütün bu kalabalıklar, yoğunluklar, yalnız ama koşturması çok zamanlar, güvensizlikler içerisinde insanın kendisini güvende hissedeceği, sakinleşeceği, iyileşeceği, huzur bulacağı yer ailesidir, yuvasıdır. Bu noktada tam da “İyi ki aile var!” diyecekken postmodern dünyanın aileyi de kuşattığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz maalesef. Karamsar bir bakış açısıyla “aile de bitti, mahvolduk” demeyecek, ancak ailenin günümüzde karşı karşıya kaldığı tehdit ve risklerden bahsedecek, ailelerimizi korumak, güçlendirmek için alınabilecek tedbirler üzerine bir düşünme denemesi yapacağız bu yazımızda.
Aile, sadece aynı çatı altında yaşamak değildir. Rabbimiz buyurur ki: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…” (Rum, 30/21) Burada geçen “sevgi” ve “şefkat” (meveddet ve rahmet), bir evliliğin iki temel direğidir. Bu ayet-i kerime insanın eşini, kendisiyle huzur ve mutluluk bulacağı varlık olarak görmesini telkin etmektedir. (Kur’an Yolu Tefsiri, IV, 303) Elbette bu huzur ve mutluluğu aynı zamanda kişinin eşine ve diğer aile fertlerine hissettirmesi, yaşatması gereken duygusal bir sorumluluktur. İşte günümüzün önemli problemlerinden biri burada başlamaktadır. “Benden daha önemli hiçbir şey yok.” anlayışının çok farklı yol ve yöntemlerle insanlara telkin edildiği günümüz dünyasında evlilikten beklenti de “beni mutlu etsin” olmaktadır. Farkında olarak veya olmayarak bu anlayışla hareket edilmesi durumunda yük tek tarafa kalmakta, bu durum, evliliklerin amaçlanan huzur ve mutluluğu getirmesini engellemektedir. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizi, Menakıb, 63) Yani sadece “Ben ne alıyorum?” değil aynı zamanda ve öncelikle “Ben ne veriyorum?” demek önemlidir. Bireyselleşmenin bir görüntüsü olarak “ben” demenin yaygınlaştığı, “biz”in neredeyse unutulduğu günümüz dünyasında aile de bu değişimden payını aldı. “Maaile” yaşama kültüründen bugün bireysel yalnızlığa doğru bir kayma yaşanmakta. Aynı evin içinde insanların dijital dünyaya gömüldüğü, birbirinden duygusal olarak uzaklaştığı bir gerçeklik ortaya çıktı. Herkesin elinde bir telefon, önünde bir ekran, herkes kendi dünyasında… Televizyonun yaygınlaşmasından sonra aynı ortamda olan insanların birbiriyle iletişim kurmaksızın o ekrana bakmalarının aile fertleri üzerindeki olumsuz etkilerinin konuşulduğu günlerden bugüne beklentilerimiz, endişe ve kaygılarımız da büyük oranda değişti. Bugün yaşadığımız; aynı ortamda, ellerindeki ekranlarla çok farklı dünyalarda “dolaşan”, çok farklı kişi, durum ve görüşlerle muhatap olan, onların hayatlarının pek çok ayrıntısına, sevinçlerine, hüzünlerine -gösterdikleri kadarıyla- şahit olan, onlarla bir tür yoğun etkileşimde bulunan insanların aynı evdeki/odadaki aile fertleriyle iletişiminin ve etkileşiminin çok azalmasıdır. Dahası artık günümüzde aile fertlerinin aynı evde ayrı ortamlarda oturduğuna, çocukların ve gençlerin neredeyse kendi odalarından çıkmadığına ve ailelerinin farkında bile olmadığı çok farklı insanlara ve dünyalara temas ettiğine, buna karşılık aile fertlerinin birbirlerine temasının çok azaldığına şahit oluyoruz. Bu ve benzeri sebeplerle aile içinde bağların zayıflaması, bireylerin yalnızlık duygusunu artırmakta; bu da depresyon, kaygı ve mutsuzluk gibi psikolojik sorunlara zemin hazırlamaktadır. Söz konusu sorunlara karşı ailede özellikle yetişkinlerin bilinçli olması ve öncelikle kendilerini bu akışa kaptırmamaları çok önemlidir. Bu noktada her yaştan insanı etkisi altına alan telefon bağımlılığı üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Öncelikle yetişkinler kendi ekran kullanım sürelerini kısıtlayarak çocuklarına örnek olmalı, hem eşleriyle hem de çocuklarıyla paylaşımlarını, ortak geçirilecek vakitleri artırma ve bu vakitleri “kaliteli” kılmayı önemsemelidir. Anne babasıyla kaliteli zaman geçiremeyen bir çocuk kendini eksik hissedip bu eksikliği yanlış yerlerde ve yanlış kişilerle doldurmaya çalışabilir. Günümüzde çocuklar bu boşluğu büyük oranda dijital dünyaya sığınarak doldurmaya çalışmaktadır. Bu durumun önüne geçmek özel bir gayret gerektirdiği gibi aynı zamanda önemsenmeli, nasıl ki çocukların beslenmesi, sağlığı, giyimi, eğitimi için özel bir çaba sarf ediliyorsa bu konunun da önemli bir gündem olarak üzerinde durulmalıdır.
Modernite ve onu takip eden postmodernitenin bir sonucu da “hız”dır. “Hız ve haz çağı” olarak tanımlanan günümüzde modern insan için her şey hızlı olmak zorundadır. Yemek hızlı, iletişim hızlı, başarı hızlı, tüketim hızlı... Hızlı yaşam temposu, modern yaşamın getirdiği stres ve iletişim eksikliğiyle bir araya geldiğinde aile ilişkileri yıpranmakta ve yüzeyselleşmektedir. Bu süreçte sorunlar karşısında çözüm üretmek yerine vazgeçmek daha kolay bir seçenek olarak görüldüğü için evlilikler de kısa sürede sona erebilmektedir. Oysa insan ilişkileri, aile ilişkileri; sabır, fedakârlık, emek ve zaman ister. Hızlı olmak, bir işten başka bir işe, bir konudan başka konuya, bir sosyal medya paylaşımından başka bir sosyal medya paylaşımına hızlıca geçmek üzerine kurulu sistem içerisinde insanların biraz yavaşlayacağı, ne yaptığını fark edeceği, önceliklerini sağlıklı bir şekilde belirleyeceği ve kendisini yeniden fark edeceği, kendisine geleceği yer ailesidir. Bu sebeple aile içerisinde yapılan aktiviteler geçiştirilmemeli, eşler ve diğer aile fertleri birbirine zaman ayırmalı, birbirini gerçekten ve anlamak için dinlemelidir. Özellikle akşam saatlerinde telefonları elden bırakıp birbirine yönelmek önemsenmeli, bireysel ve hızlıca yenilen yemekler yerine aile sofraları ailenin özel zamanları olarak değerlendirilmelidir. Ailenin ve fertlerinin özelliklerine, ilgi ve ihtiyaçlarına göre evde “bereketli ve huzurlu zamanlar” oluşturulmalıdır. Bunun için çok büyük planlar yapmak gerekmez; birlikte çay içmek, sohbet etmek, yürüyüş yapmak, oyun oynamak, sevgiyi sözle ve davranışla göstermek gibi aktiviteler küçük olsa da tesiri büyük etkinliklerdir.
Günümüz dünyasında bilinçli bir çabayla yayılan, hedefinde özellikle gençlerin olduğu cinsiyetsizleştirme çabaları da aileyi tehdit eden unsurlardan biri olarak karşımızda durmaktadır. Bu yazı çerçevesinde ayrıntılarına girmek mümkün olmasa da çocuklarımızı -her türlü kötülüğün yanı sıra- cinsiyetsizleştirme ideolojisinden korumak için ailelerin en temelde önemsemesi gereken hususlardan biri çocuklarıyla sevgi, şefkat ve merhametle örülen güçlü bağlar kurmalarıdır. Zira cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan çocuk ve gençlerin pek çoğunda anne ve/veya babayla yaşanan bağlanma sorunları, anne-babanın birbirine şiddet uygulaması, birbirlerinin cinsiyetlerine yönelik aşağılayıcı ifadeler kullanmaları, anne veya babanın kendi cinsiyetinden olan çocuğu benimsememesi, ona karşı mesafeli davranması gibi sorunlar olduğu görülmektedir. Bu noktada üzerinde ayrıca durulması gereken bir sorun da çocuk istismarıdır. Ne yazık ki dünya üzerinde pek çok çocuğun maruz kaldığı istismar, günümüzde küresel çapta skandallara sebep olacak boyutlardadır. Bu sebeple çocukların her türlü istismardan korunması, önemsenmesi gereken bir konudur. İstismarı önlemek için dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri ise mahremiyettir. “Çocuktur, küçüktür” ya da “bebektir” denilerek giyinme, tuvalet ihtiyacı gibi sebeplerle bile olsa çocuğun mahremiyeti ihmal/ihlal edilmemeli, çocuğa da mahremiyetini nasıl koruyacağı ve en yakınları dâhil olmak üzere başka insanların mahremiyetine saygı göstermesi gerektiği anlatılmalı, öğretilmelidir. Dijital ortamda yayınlanan görüntü ve fotoğraflarının kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilebileceği gerçeğinden hareketle; anne babaların, yetişkinlerin çocukların fotoğraf ve görüntülerini hangi sebeple ve amaçla olursa olsun sosyal medyada paylaşmamaları, çocuk istismarına karşı alınabilecek önemli bir tedbirdir.
Önceki paragraflarda bir yönüyle değinmiş olduğumuz bağımlılıklar konusu da günümüz ailesini yoran hususlardan biridir. Alkol, uyuşturucu, kumar ve teknoloji bağımlılığı gibi çeşitli bağımlılıklar sadece fertleri değil tüm aile sistemini derinden etkileyen bir sorundur. Bağımlılıkların psikolojik, sosyal, manevi etkileri vardır. Bağımlılarda sık görülen yalan söyleme, sorumluluklarını ihmal etme gibi davranışlar aile içinde güveni sarsar, eşler arasında kopukluk, çocuklarda ise güvensizlik oluşturur. Kumar, madde veya alışveriş bağımlılığı aile bütçesini ciddi şekilde zorlayarak önemli anlaşmazlık ve tartışmalara yol açar. Bağımlı fertlerin olduğu aile bireylerinde kaygı, depresyon ve utanç duygusu gelişebilir. Özellikle çocuklar bu durumdan çok etkilenir ve ileride benzer davranışlara yatkın hâle gelebilir. Bağımlı kişi sorumluluklarını yerine getirmediğinde diğer bireyler onun rolünü üstlenmek zorunda kalır. Bu da dengesiz bir aile yapısı oluşturur. Bağımlılıklardan aileyi ve fertlerini korumak için her şeyden önce aile içi iletişimin güçlü olması, aile içinde açık ve yargılamadan konuşulabilmesi, sorunların bastırılmaması ve ortaya çıktığı ilk anda ele alınması esas olmalıdır. Güçlü aile içi iletişim, bireyin kendini anlaşılmış ve değerli hissetmesini sağlayarak duygusal boşlukları azaltıp riskli davranışları engeller. Bunun yanı sıra sevgiyle harmanlanmış bir disiplin içinde kazandırılan ibadet bilinci ve alışkanlığı ise kişilerin iç disiplinini ve manevi gücünü artırır. Bu da bağımlılığa yönelme riskini azaltır. Çocukların arkadaş çevresinin, sosyal ortamlarının aile tarafından takip edilmesi, onlara ayrıca spor, sanat, kitap okuma gibi sağlıklı alışkanlıklar kazandırılması da oldukça önemlidir. Zira boş zamanlar bağımlılığa zemin hazırlayabilir. Bütün bu tedbirlere rağmen bağımlılıklar tek bir yanlış arkadaş veya ortam sebebiyle bile başlayabilir. Bu sebeple aileler “bizim ailemizde, bizim çocuğumuzda olmaz” diyerek dikkati elden bırakmamalı, çocuklarında bağımlılıktan şüphelendikleri durumlarda profesyonel destek almayı önemsemelidir. Bağımlılıkla hem bilimsel yöntemlerle hem de dinî/manevi değerlerle desteklenerek mücadele edilmelidir.
Günümüz ailesinin önemli sorunlarından biri de aile büyüklerinin ailedeki saygın konumlarının sarsılmasıdır. İsra suresinin 23. ayetindeki “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” ifadeleri aile büyüklerinin değerini ortaya koymaktadır. Ancak günümüz dünyasında yaşlılık, kötü; yaşlılar ise yük olarak görülmektedir. Bu durum bütün diğer olumsuzluklarının yanı sıra, değerlerin yeni nesillere öğretilmesi noktasında önemli bir imkândan aileleri mahrum bırakmaktadır.
Yazımızın başından bu yana aileyi ve aile fertlerini tehdit eden unsurlara ve bunlardan korunmak için dikkat edilmesi gereken hususlara bazı pratik öneriler üzerinden çok özet bir şekilde değindik. Bu önerilere biraz yukarıdan, daha geniş perspektiften bakıldığında görülen, “değerlerimiz” ortak başlığıdır aslında. Hız ve haz çağının ayartıcı uyaranları karşısında ayakları yere sağlam basan kadim değerler sayesinde aileler ve toplum sağlam kalır. Bu bağlamda aileyi ayakta tutan temel değerlerden olan sevgi, saygı, emanet ve sorumluluk bilinci, sadakat ve güven, mahremiyet, adalet, yardımlaşma ve dayanışma, sabır ve anlayış gibi değerlerin öğretilmesi, içselleştirilmesi ve yaşatılması oldukça önemlidir. Bu değerlerin yıpratılmasına yönelik bilinçli ve bilinçsiz her türlü eylem ve söyleme karşı dikkatli olmak hem aile hem de toplumun geleceğini korumak açısından çok kıymetlidir. Akışa kapılmak yerine düşünmek, farkında olmak, bir eylem ve söylemin, bir duruşun inancımıza, bizi biz yapan değerlere uygunluğunu tartarak hareket etmek, bu değerleri mihenk taşı kabul ederek yaşamak hem fert hem aile hem de toplum olarak pek çok olumsuzluğu bertaraf edecek, nice güzelliklere kapı aralayacaktır.