Söyleşi

Mahir KILINÇ

 

Sultan Ahmet Camii İmam Hatibi

Hasan KARA:

“Peygamber Efendimizin zamanında mescit, İslam toplumunun iman, ilim, kardeşlik, toplumsal dayanışma ve ümmet bilincinin inşa edildiği, diri tutulduğu yegâne merkez olmuştur.”


Medine’de ilk faaliyetlerden biri olarak Mescid-i Nebevi’yi inşa eden Peygamber Efendimizin mescide vermiş olduğu önemden kısaca bahsedebilir misiniz?

Hz. Peygamber (s.a.s.), tebliğ ettiği İslam dininde mescidi sadece namaz kılınan bir mekân olarak değil, aynı zamanda İslam toplumunun kalbi ve merkezi olarak görmüştür. Medine-i Münevvere’ye hicret esnasında kısa bir süre kaldığı Kuba köyünde hemen bir mescit inşa etmiştir. Daha sonra Medine-i Münevvere’ye varmadan bir cuma vaktinde Ranuna Vadisi’nde cuma namazı kılması için o bölgenin halkı yine bir mescit yapmışlardır. Hz. Peygamber, Medine’ye varır varmaz ilk iş olarak Mescid-i Nebevi’yi inşa etmiştir. Bu durum, mescidin Müslümanların hayatındaki yerinin ve rolünün nasıl bir öneme sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Mescit, Hz. Peygamber’in tebliğ hayatının tam merkezindeydi ve tabiri caizse pergelin çelik ayağı mesabesindeydi. O yüzden de Peygamber Efendimizin dünyasında mescit, ibadet edilen bir yer olmasının yanı sıra önemli kararların alındığı bir meclis olarak da kullanılmıştır. Eğitim öğretimin yapıldığı bir okul, toplumsal meselelerin çözümü ve istişare mekanizmasının işletildiği bir merkez, misafirlerin ağırlanması ve hatta ihtiyaç sahiplerinin barınması için de kullanılan bir yer olmuştur. Dolayısıyla Peygamber Efendimizin zamanında mescit, İslam toplumunun iman, ilim, kardeşlik, toplumsal dayanışma ve ümmet bilincinin inşa edildiği, diri tutulduğu yegâne merkez olmuştur. O yüzden de İslam mescitsiz, mescit de İslam’sız düşünülemez.

“Bir kimse camiye gitme niyetiyle evinden çıktığında, attığı her adımdan dolayı kendisine bir sevap yazılır ve bir günah silinir.” (Nesai, Mesacid, 14.) diye buyuran Peygamber Efendimizin namazların camide kılınmasına yönelik tavsiyelerinden hareketle cami ile namaz arasındaki ilişkiden ve birbirini mütemmim kılan unsurlardan söz edebilir misiniz?

Peygamber Efendimiz, bu hadisle birlikte, “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 kat daha faziletlidir.” (Buhari, Ezan 30; Müslim, Mesâcid 249.); “Her kim sabah akşam mescide giderse her sabah ve akşam gidişinde Allah ona cennette bir yer hazırlar.” (Buhari, Ezan, 37; Müslim, Mesâcid, 285.); “Bir kimsenin bir kimseyle olan namazı, yalnız kıldığı namazdan daha bereketli ve sevabı daha fazladır. İki kişi ile olan namazı da bir kişi ile olan namazından daha bereketli ve üstündür. Beraber kılanlar ne kadar çok olursa Allah katında o kadar makbuldür.” (Nesai, İmamet, 45.) buyurarak pek çok hadis-i şerifinde de namazı cemaatle kılmaya teşvik etmiştir. Çünkü namaz için cami ve mescitlerde bir araya gelen Müslümanlar, bireysellikten kurtulup yüce bir amaca yönelik, birlikte ve beraber olmanın sevincini yaşarlar. Dolayısıyla da namaz, camiyle buluşunca bireysel bir ibadetin ötesine geçerek toplumsal bir bilinç, birlik ve beraberlik ruhu kazandırır. İşte o zaman Müslümanlar arasında ortak bir his, içtimai bir şuur oluşur. Böylesi bir his ve şuur maddi ve nefsani duygulardan uzak, sadece Allah’ın rızasını amaç edinmiş ulvi bir topluluk meydana getirir. Kişiyi her türlü kötülüklerden koruyan namazın camiyle birlikte kişiyi faydasız işlerin ve günahların işlendiği ortam ya da topluluklardan uzaklaştırması ve her türlü sapmadan da koruması, camiyle namazı birbiri için vazgeçilmez kılan unsurlardan bir diğeridir. Camiler evden, işten, dünyevilikten Hakk’ın evine, O’nun katına sığınılan bir hicrettir âdeta. Gönenli Mehmet Efendi’nin bir cümlesiyle bitireyim: “Evladım, yolu bu dünyada camiye uğramayanın öldükten sonra yolu cennete varmaz.”

Dünyevileşmenin her geçen gün arttığı çağımızda şehir hayatının getirdiği en önemli sorunlardan biri müminlerin kalplerini imar etme merkezleri olan camilerimizin özellikle vakit namazlarında yeteri kadar dolu olmamasıdır. Sizce mihrabın önünde yürekleri buluşturarak kubbenin altını insanlarla saf saf doldurmak için neler yapılabilir?

Dünyevileşmenin arttığı, dünya sevgisinin kronikleştiği ve mal toplama hırsının çoğaldığı zamanımızda maalesef mescitlerimiz ve camilerimiz garipleşmeye başladı. Ben, Sultanahmet Camii’nde sabah namazında özel günler hariç safın dolduğunu görmedim. Zaman zaman cami içi programlar yaparak cemaatimizi camiye çekmeye çalışıyoruz. Bunları devam ettirmeli ve daha da etkili hâle getirmeliyiz. Müslümanları camiye çekmeye evvela ezan-ı Muhammedi’den başlamalıyız. Çünkü ondan daha muhteşem ve etkileyici bir davet olamaz. Ezanla başladığımız davetimize yer yer bizatihi cemaatin ayağına giderek bu daveti yinelemeliyiz. Özellikle sabah namazı buluşmalarıyla aynı kubbe etrafında toplanmanın lezzetini yaşamalarına vesile olmalıyız. Çünkü sabah namazının insanlar üzerinde bıraktığı tesir çok başkadır. İnsanların camiyle buluşmalarını sağladığımız anda caminin ve cemaatle kılınan namazın ne kadar bereketli olduğunu zaten kendileri görüp yaşayacaklardır.

Camiler sadece namaz kılınan harim kısmı ile değil, avlusu, bahçesi vb. unsurlarıyla da oraya adım atan kimseye huzur verir. Bu huzuru temin eden camilerimiz 7’den 70’e mahallenin sakinleri için ne anlam ifade etmektedir?

Özellikle Osmanlı öyle bir cami inşa etmiş ki camiye girmeden önce tam arınma turnikesi yapılmış âdeta. Caminin ana kapısından girip 50-100 metre yürüyorsunuz ve kendinize bir çekidüzen veriyorsunuz. Derken sizi ikinci bir kapı daha karşılıyor ve şadırvan avlusuna giriyorsunuz. Burada temizleniyorsunuz, dünyalık kirlerinizden arınıyorsunuz. Sonrasında ana kapıdan içeri giriyorsunuz. Artık harime girdiğinizde ana kubbenin altında mihrabı görürsünüz ve dünyadan tamamen sıyrılmış bir hâldesinizdir. Huzurla yapılacak ibadete hazırsınızdır. Huzura yönelişin adresi olan camiler, daha önce de ifade ettiğimiz üzere bir pergelin çelik ayağıdır ve sadece namaz kılınan yer olmaktan ziyade hayatın bütün safhalarına ve 7’den 70’e mahallenin sakinlerine etki edecek bir fonksiyona sahiptir, tarihte de hep böyle olmuştur. Osmanlı döneminde yapılan camilere bakıldığında her türlü hizmetin yapıldığı muhteşem bir müştemilatın olduğunu görürüz. Aşhanesinden şifahanesine, hamamından imarethanesine, darü’l-kurrasından sıbyan mektebine kadar bütüncül bir yapıyı görürüz. Dolayısıyla camiler 7’den 70’e herkesin hayatına dokunan merkezlerdi.

Peygamber Efendimizin döneminden başlayarak camiler ibadet için toplanılan yer olmanın yanı sıra eğitim faaliyetleri yoluyla ilim, irfan ve kültürün gelişimine de katkı sağlamıştır. Değişen dünyada caminin fonksiyonel yönüne yönelik neler söylemek istersiniz?

Tarihimiz boyunca sadece ibadet mekânı olmayan camiler, toplumun manevi, kültürel ve sosyal hayatının merkezinde yer almış mekânlardı malumunuz. Değişen dünyada da bu işlevini koruyabilmesi için tarihteki birikimlerini zamane şartlarına dönüştürmelidir. Hatta günümüz dünyasında daha belirgin hâle gelen camilerimizin manevi merkez konumunu insanlara, özellikle de sosyal ve dijital platformlardan hatırlatıcı içeriklerle hatırlatmalı, onları kuşatmalıyız. Camilerin, insanlar için ibadethaneler ve Kur’an’ın ve dinî ilimlerin öğrenildiği bir okul olmasının yanı sıra sosyal yardımlaşmanın, merhamet ve kardeşliğin diri tutulduğu, birleştirici ve kucaklayıcı mekânlar olduğu mesajı verilmelidir. Hiç kuşkusuz bu hususlar, manevi açlığın yaşandığı günümüz dünyasında en fazla ihtiyaç duyulan meselelerdir.

Malumunuz Diyanet İşleri Başkanlığı her yıl Ekim ayı içerisinde, “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” için bir gündem belirlemektedir. Bu yılın gündemi ise “Peygamberimiz, Cami ve Namaz”. Bu tema çerçevesinde Sevgili Peygamberimizi, gönüllerimizin imar merkezi camilerimizi, Peygamber Efendimizin gözümün nuru olarak nitelediği namazı sevdirebilmek adına din hizmetine gönül vermiş din görevlilerimize ne gibi görevler düşmektedir?

Din görevlisi olarak bizler evvela namazı doğru anlatmalıyız. Namazın insanlar için bir yük olmadığını, kılayım da kurtulayım düşüncesinden ziyade Allah ile kavuşma olduğu bilincini aşılamalıyız. Allah ile münasebetini artırmaya çok fazla ihtiyacı olan günümüz insanına namazın bir fırsat olduğu düşüncesini vermeliyiz. İşte o zaman namaz, insana bir yük değil de dünyanın her türlü saldırılarına ve sıkıntılarına karşı sığınılacak yegâne bir liman olacaktır. İnsanlarımızı da namazla buluşturmaya ve felaha çağırmalıyız. Bunu yaparken de sadece mikrofonlardan değil bizatihi yüz yüze buluşarak, görüşerek davetimizi sürdürmeliyiz. Hülasa ulaşamadığımız bir gönül bırakmamalı ve camilerimizi cemaatimizin arttığı namazlarla ihya etmeli ve şenlendirmeliyiz.

Allah Teâlâ, Taha suresinde, “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.” (Taha, 20/132.) buyuruyor. Kendimiz ve ailemizde bu ayeti nasıl tatbik etmeli ve camilerimizle ailelerimizi nasıl buluşturmalıyız?

Bu ayet, sadece bireysel sorumluluğumuzu değil ailemiz ve toplumumuzun ibadet hayatındaki rolümüzü de bizlere hatırlatıyor. Evvela namazı kendimiz eksiksiz ve kusursuz kılmaya gayret etmeliyiz. Böylelikle hâl diliyle evimizde ve çevremizde bir davet başlatmış oluruz. Çocuklarımıza yönelik olarak da onları kırmadan ve ödüllendirerek namaza teşvik etmeliyiz. Evde ailemizle cemaatle namazlar kılarak cemaat ruhunu yaşamalı ve yaşatmalıyız. Namazların bir huzur iklimiyle buluşma olduğu bilincini aşılamalıyız. İşte evde oluşturduğumuz bu küçük birlikteliğimizi de camilerde daha büyük birlikteliklere dönüştürmeliyiz.

Diyanet İşleri Başkanlığı “Cami-Aile Buluşması” çerçevesinde camiyle ve namazla aileleri buluşturuyor. Bu buluşmalar çerçevesinde müşahede ettiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Münferit olarak camilerde bu tarz buluşmalar gerçekleştiriliyordu. Ancak Başkanlığımızın böylesi önemli bir uygulamayı tüm camilere yayması ve bunun çeşitli organlarına yansıtması insanlar üzerinde çok ayrı bir tesir bırakıyor. Çünkü insan evinde “Kim gidecek ki?” düşüncesindeyken oraya vardığında “Bir ben gelmemişim.” düşüncesine sahip olabiliyor. O yüzden de bu projenin Başkanlığımız tarafından desteklenmesi ve bunun gelenek hâline getirilmesi, daha fazla insan ve aileye ulaşması adına çok önemli. Bu buluşmalara her yeni yıl yeni yeni aileler katılıyor ki bu da zaten projenin ne kadar isabetli olduğunun bir göstergesidir.

Başta Sultanahmet Camii olmak üzere imam hatiplik görevinize başladığınız andan itibaren sizde yer etmiş ve hafızanızdan silemediğiniz bir söz ya da anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Ben, Sultanahmet Camii’ne 2004 yılında atanmıştım. Enver Baytan Hocaefendi vardı ve kendisi de Yerebatan Camii’nin imamıydı. Kendisinin hâli, tavrı, yürüyüşü numune-i imtisaldi. Bizim camimize zaman zaman vaaza da gelirdi. Göreve başladığım ilk günlerde ziyaretime geldi ve bana dedi ki: “Hasan Hocam, görevin hayırlı olsun; Allah mübarek etsin. Biliyorsunuz ki tüm mihraplar Kâbe’nin şubeleridir. Sakın ola kubben büyüktür diyerek de mihrabının büyük olduğunu zannetme, bütün mihraplar eşittir! Bizler de vekil imamlarız, asıl imam da Medine-i Münevvere’dedir. Hiçbir vekil aslına halel getirmemeli, onun gibi davranmalıdır. Sen sen ol, asla vekil olduğunu unutmayasın!” Enver Hocamızın bu ikazı hâlâ kulaklarımdadır. Ne zaman ki namaz için mihraba geçsem bu ikaz hep aklıma gelir.     

 

Öz Geçmiş

Hasan Kara, 1964 yılında Karaman’da doğdu. İlkokulu Başarman Köyü’nde bitirdikten sonra 1982 yılında Karaman İmam Hatip Lisesinden mezun oldu. 1983 yılında Karaman Siyahser Kur’an Kursu’nda hafızlığını ikmal etti. 1985 yılında Konya Beyşehir Akçabelen Kasabası’nda imam hatiplik görevine başladı. Daha sonra Beyşehir merkezde 4 yıl görev yaptıktan sonra Karaman merkez Yunus Emre Camii’ne naklen atandı. 1994 yılının Ekim ayında Almanya Karlsruhe Başkonsolosluğu’na bağlı Oberderdingen Fatih Camii’nde 6 yıl görev yaptı. Sonrasında yine Yunus Emre Camii’ndeki görevine geri döndü. 2002 yılında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi Kıraat Bölümünde eğitime başlayıp 2005 yılında Aşere Takrib ve Tayyibe icazetini aldı. Bu arada 2004 yılı Mayıs ayında Sultanahmet Camii imam hatipliğine tayin oldu. Süleymaniye Daru’l Kurrası’nda bir dönem resmî kıraat hocalığı yaptı. Hâlen Sultanahmet Camii Daru’l Kurrası’nda Aşere ve Takrib dersleri vermeye devam etmekte. Ayrıca İstanbul İlahiyat Fakültesinde bir dönem DKAB öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim derslerine katıldı. Şu an Uluslararası İlahiyat Programı (UİP) çerçevesinde İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerine Kur’an-ı Kerim dersleri veren Kara, evli ve üç çocuk babasıdır.