İLİM, İNSAN VE DİN İLİŞKİSİNE DAİR

 

Ali BÖCÜ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

 

İslam’da ilim, insan ve din ilişkisi, üzerinde ciddiyetle durmayı hak eden konuların başında gelmektedir. Bu ilişkileri incelemek ve sağlıklı bir şekilde anlamlandırmak hem İslam hem de insanın varlığı ve yeryüzü serüveni hakkında önemli ipuçları verir. Esasında bütün özellikleri ve ayırıcı vasıfları ile insanın ontolojik gerçekliği, dinle ve ilimle iç içe bir ilişki arz eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de insanın ilim ve din ile olan ilişkisi, varlığının daha başlangıcında temel bir unsur olarak ortaya koyulmakta ve insan, buradan yola çıkarak varoluş hikmeti üzerinde düşünmeye sevk edilmektedir. (Bakara, 2/30-33.) Kur’an-ı Kerim, önceleri insana ve varlığına mesafeli duran meleklerin, Allah’ın insana verdiği ilmi görünce secde emrine itaat etmekte tereddüt göstermediklerini (Bakara, 2/33-34.);  farklılığı ve üstünlüğü ilimde değil de fiziki ve maddi yapıda arayan şeytanın ise kibirlenip Allah’ın emrine karşı geldiğini (Araf, 7/12.) ve sonuçta da kovulup lanetlendiğini haber vermektedir. (Nisa, 4/118.) Dolayısıyla Kur’an’da insanın varlığının ilimle olan ilişkisi ve ilimle kazandığı ayrıcalık açık bir şekilde ortaya koyulmaktadır.

İnsan ve din açısından bakıldığında insan için ilmin esasında birbirinden ayrı olmayan iki boyutundan söz edebiliriz.

a) İnsanın kendi gayreti ile elde edemeyeceği -dini de içeren- ilahi ilim (vahy bilgisi).

b) Sahip olduğu fıtri yetenekler ve kabiliyetleri ile âlemden kolaylıkla elde edebileceği, kendi çaba ve gayreti ile daha da genişletip ilerletebileceği beşerî ilim.

Cenab-ı Hak, yeryüzünde halifelik görevi verdiği insana (Bakara, 2/30.) yalnızca dünya için değil ahiret için de lazım olan ilahi ilmi -peygamberleri aracılığı ve vahiyle- doğrudan vermiş; insana sağladığı fıtri kabiliyet ve özelliklerle beşerî ilmin kapılarını da ardına kadar açmıştır. Zira ilim, insanı Allah’a ulaştıracak, dünyanın imarını ve ahirette kurtuluşu sağlayacak ama aynı zamanda meleklerin bile gıpta ile bakacağı madden ve manen yüce makamları getirecek bir araç kılınmıştır.

İnsanın görme, duyma, anlama, hissetme gibi özelliklerinin, onu sadece daha çok bilgiye değil varlığın hakikatini bulmaya da yönlendirmesi ve belki daha da önemlisi insanın bilginin asıl kaynağına ulaşmaya koyulması insan, ilim ve din ilişkisinin temel köşe taşları olarak öne çıkmaktadır. İlim bir yandan insanın kendisini ve içinde yaşadığı âlemi tanımasını sağlarken diğer yandan da daha önemli olan bir sonucu beraberinde getirmekte ve dinin esası olan Yüce Yaradan’ı ve sıfatlarını tanıtmaktadır. Bu sayede varlığı ve yaratılış gayesi ile barışan insan, tercihlerini daha doğru yapıp iradesini de iyilik ve güzellikten yana kullanabilmektedir. Kul kendini ve Rabbini tanıdıkça varlığı ve dünyada bulunuşu ile barışır ve hayatı tekrar Rabbine döneceği düşüncesi ve sevinci ile O’nun rızası doğrultusunda yaşamaya başlar. (Rad, 13/36; Enam, 162-163; Bakara, 2/156.)

Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, dünya hayatında ilmi ve iradesini kötüye kullanıp batıla kapılma tehlikesi ile karşı karşıya olan insanları, varoluş hakikatlerine uygun bir hayat sürmeye sevk edecek ilahi hidayeti (Bakara, 2/38; İbrahim, 14/1.) onlara tebliğ etmekle görevlendirilmişlerdir. Akıl ve irade sahibi insana gerçek ilmi ileten bu ilahi hidayet ve rehberlik vazifesi son peygambere kadar devam etmiş, söz konusu hidayet rehberliğinin en son ve mükemmel formu ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) risaleti ile gerçekleşmiştir. (Maide, 5/3; Tirmizi, Menakıb, 1.)  Sadece insanları değil bütün âlemleri de kapsayan bir rahmet içeren (Enbiya, 21/107.) bu risaletin mükemmelliği, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması (Ahzab, 33/40.)  yanında tebliğ ettiği dinin ilimle olağanüstü bir şekilde perçinlenmiş olmasıyla alakalıdır. Nitekim onun hükmü kıyamete kadar geçerli risaletinde ilk vahiy olan “Oku!” emri olmuştur. İlk inen ayetlerde ilim vasıtalarına dikkat çekilmiş (Alak, 96/1-5; Kalem, 68/1.); İslam’da ilim, insan ve din ilişkisi, en üst düzeyde temsil edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Ben muallim olarak gönderildim.” (İbn Mace, Sünnet, 17.) buyurmuş; risaleti ile insanları kâinatın ilmî hakikatlerini araştırmaya teşvik etmiştir. Öyle ki İslam’da ilim ve âlimler devamlı yüceltilmiş (Âl-i İmran, 3/18; Fatır, 35/28.), ilim öğrenmek en faziletli amel olarak gösterilmiş, iman ve ilim birbiri ile sımsıkı kenetlenmiştir. Aynı şekilde ilim sahibi olmak, peygamberlikten sonra en üstün vasıf olarak tanımlanmış; okumak, yazıya değer vermek, varlığı ve olayları gözlemleyip akli melekeleri tefekkür, tedebbür ve tezekkürle etkin bir şekilde kullanmak hem insan olmanın bir gereği hem de üstün bir ayrıcalık olarak devamlı vurgulanmıştır. “Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur…” (Muhammed, 47/19.) ayeti, tevhidle ilmi birbiri ile irtibatlandırırken “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar…” (Fatır, 35/28.) ayeti, ilimle ulaşılabilecek en ideal noktayı göstermiştir. Nitekim çok geçmeden İslam dünyasında ilimler tarihine adını altın harflerle yazdıran büyük âlimler yetişmiş; gerek dinî ilimlerde gerekse müspet ilimlerde muazzam eserler ortaya koymuşlardır.

İslam’da ilim ve din ilişkisini ele alırken peygamberlerin Allah’tan artırmasını istedikleri (Ebu Davud, Edeb, 108.) yegâne şeyin ve miras bıraktıkları en değerli hazinenin ilim olduğu; peygamberlerin gerçek varislerinin de âlimler olduğunu hatırlatmak uygun olacaktır. (Neml, 27/15; Taha, 20/114; Ebu Davud, İlim, 1.) Daha da önemlisi, Cenab-ı Allah âlimleri varlığının ve birliğinin şahitleri olarak kendi zatı ve melekleri ile birlikte zikretmektedir. (Âl-i İmrân, 3/18.) Elimizde başka bir veri olmasa sadece şahitlik konumu bile tek başına İslam’da ilim ve âlimin yüce konumuna işaret etmek için yeterli olur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), ilim öğrenen kişiye melekler başta olmak üzere bütün diğer canlıların dua ettiğini (Ebu Davud, İlim, 2; Tirmizi, İlim, 19.), ilim yoluna girmenin cennet yoluna girmekle eş değer olduğunu beyan etmesi de ayette bahsedilen bu üstün konumla alakalı olsa gerektir. (Tirmizi, İlim, 2, [H. No: 2646].)

Bir başka hususa da dikkat çekerek yazımızı sonlandıralım: Şöyle ki İslam, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 39/9.) diye seslenir ve bilenlerin bilmeyenler gibi olmayacağını vurgular. Ancak İslam’a göre “bilenlerin” ayırt edici özellikleri, salt bir bilme hâli ya da teorik bir bilgiyle sınırlı değildir. İslam “bilenleri” şirk ve küfür bataklıklarından uzak olma (Zümer, 39/8.), ahiret kaygısı ile beraber Allah Teâlâ’nın rahmetini umma ve geceleri derin bir saygı ile Allah’ın huzurunda secde ve kıyama koyulma gibi özelliklerle ilişkilendirir. (Zümer, 39/9.) Dolayısıyla insan, âlem, din ve ilim ilişkisinde gerçek bir “bilme” hâli İslam’da insanın kendisini, Rabbini ve dünya hayatını doğru tanıması ve yaratılış gayesine uygun hareket etmesi ile tamam olur. Yunus Emre’nin, “İlim, ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir./Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır/Okumaktan mana ne?/Kişi Hakk’ı bilmektir/Çün okudun bilmezsin/Ha bir kuru emektir.” sözleri biraz da bu gerçeklikle alakalıdır. Zira kişinin kendini, âlemi, bunları var edeni ve yaratılış gayesini bilememesi gibi bir durumda dünya hayatına yükleyeceği anlam ve tercih edeceği hayat, mutluluk ve güzellikler getiren bir hayat olmayacaktır. Allah’ı bilen, ahiret düşüncesini içselleştirmiş ve dünyayı güzel ameller yapabileceği bir imtihan ortamı olarak gören insan ise gerçek anlamda bilen insandır. İnsanın elde ettiği ilim, kişiyi Allah’a değil de dünyalıklara odaklanmaya sevk ediyorsa ve yaratılış gayesi sadece nefsani heveslerle sınırlı kalıyorsa orada ne gerçek bir ilimden ne de bir insan gerçekliğinden bahsetmek mümkündür. Böyle bir durumda ilim uğraşısı Yunus’un deyimiyle “ha bir kuru emek” olmakla sınırlı kalacaktır. Yazımıza, Hz. Peygamber’in bir duasıyla son verelim: “Allah’ım fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73.)