ALLAH’IN İPİNE NAMAZLA SARILMA
Doç. Dr. İlyas YILDIRIM
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İnsan, ünsiyete muhtaç bir varlık olarak dünya serüvenine katılmıştır. Bu ihtiyaç, bir yönüyle hemcinsleri ile birlikteliği diğer yönüyle de aşkın olan Allah Teâlâ ile beraberliği telkin etmektedir. Bu ünsiyeti iki yönüyle de karşılayan amel, namazdır. İnsan, namaz vesilesiyle bir taraftan Allah Teâlâ ile birlikteliği yaşarken diğer taraftan cami ortamında diğer insanlarla hemhâl olmaktadır. Bu sayede hayat, daha yaşanılabilir hâle gelmektedir.
Namaz: Anlamın zemini
İnsan, varoluş serüvenine adım attığı elest bezmindeki ahdini zedeleyecek her şey ile kendisine yabancılaşmaktadır. Çağımızın icbar ettiği tüketim kültürü, dijital bağımlılık, psikolojik yorgunluk gibi yaşam koşulları, insanın kendisiyle başlayan yabancılaşma hâlini hayatın bütün alanlarına sirayet ettirmektedir. Nitelikli birlikteliklerin zayıfladığı zamanımız, namaz ile soluklanmaya her zamankinden daha fazla muhtaçtır.
Namaz, ilk olarak insanın yapıp ettiklerinin anlamını hatırlatıcı bir mahiyet barındırır. Anlam ise eylemenin oturduğu ana zemindir. Bu zeminin sağlam oluşturulmadığı hayat, boşluklarıyla insanı sarsmakta ve başka bir şey ile telafi imkânı da tanımamaktadır. Nisyan ise daima zikri yani hatırlatmayı zorunlu kılan bir vasfı olarak insanın ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle varoluş gayesini ona telkin edecek vasıtalara muhtaç olan insan, namaz ile bu eksikliğini giderme ile yükümlü tutulmuştur. Bu noktada namaz, hayatın anlamını hatırlatıcı bir amel olarak yaşamın her anını kuşatmalıdır.
Namaz, insanın bütün beşerî yönlerden sıyrılacağı bir zaman dilimi ile gecenin gündüze dönüşünde başlayan bir ameldir. Güne Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkarak gözlerini açan insan, bir taraftan varlık sebebini hatırlamakta öte yandan gününü nasıl tanzim etmesi gerektiğini huzurda ikrar etmektedir. Öyle ki tekbir ile başlayan süreç, zamanın, mekânın ve kendisinin sahibi olan yüce Zat’a doğrudan, “Bütün noksanlıklardan berisin!” hitabı ile üst seviyeye çıkar. Fatiha, hamd ile başlayarak hayatın anlamını fısıldar. Dikkate alınması gereken yegâne Zat’ın kim olduğunu hatırlatır. Varoluşun sebebini, sonucunu, olunmaması gereken insan tipolojisini telkin eder. Rükû ve secde ise tesbihatıyla insana acziyetini itiraf ettirir, noksanlıkların tamamlanacağı asıl mercii en yalın hâliyle dile getirtir. Yere kapanmış ve fakr durumunu en yalın hâliyle hissetmiş kul, ruhen en yüksek seviyelere erişirken her şeyin sahibi ile en yakın olduğu anı (Müslim, Salat, 215.) yaşar. Namazı bitirirken başta kendisi ve yakınları olmak üzere bütün müminlere dua etmek suretiyle de ümmet bilincini canlı tutar.
Bu ruh hâliyle güne başlayan insan, anın hakkını vermenin imkânlarına erişir. Buna bir misal olarak ayette şöyle buyrulur: “Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara, 2/45.) Burada sabır, Allah’a güvenerek güçlükler karşısında direnç göstermek, namaz ise bu direnci canlı tutan fiilî bir dayanaktır. Ayrıca “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 29/45.) hakikati, namazın müminin iç dünyasında meydana getirdiği ahlaki ve ruhsal dönüşüme işaret eder. Böylece namaz, yalnızca şekilsel bir ibadet değil kulun Allah’ın huzurunda bulunduğu bilincini pekiştiren ve bu bilinç sayesinde ona hem direnç hem de huzur kazandıran sürekli bir kulluk tecrübesi olarak ortaya çıkmaktadır.
İnsanın varoluş gayesini unutması, namazın günün farklı zaman dilimlerinde kılınmasıyla minimize edilmektedir. En az günde beş vakit kılınan namazın her bir vaktinin ayrı bir hikmeti vardır. Bu zaman dilimleri, modern dünyanın bunalımlarına birer çıkış yolu da sunmaktadır. Sabah vakti, günü nasıl tanzim edeceğinin ilk nişanesini kişiye fısıldar. Kişi, beden ve zihin olarak en berrak hâlde iken “Bugün neyin peşinde olmalıyım?” sorusuna sahih cevabını namaz ile alır. Buna uygun bir eylemin sorgulanacağı vakit, öğle namazıdır. Öyle ki mesainin yarısına denk düşen ve en verimli çalışma zamanı olan günün bu dilimi, cevaba uygun eylemlerin sergilenip sergilenmediğini sorgulatır. İkindi, yorgunlukla gelen dağınıklığı izale ederken diğer taraftan günün eksik kalan işlerinde aceleyle yanlış karar vermeye mâni olur. Akşam namazı, eve dönüp aile ile hâllenişin ve nimetlere birlikte şükrün bir ifadesidir. Yatsı ise artık istirahate çekilmeden önceki son buluşma ve günün muhasebesinin yapılmasını telkin eden vakittir. Teheccüt, kuşluk (duha), evvabin gibi nafile namazlar ise günün diğer zamanları için benzer işlevi görmekte ve hayat, bir zikir hâli ile anlamına uygun yaşanmaya çalışılmış olmaktadır. Cuma ve bayram namazları, toplumun yekvücut olarak bu farkındalığı yaşamalarını gerekli kılarken cenaze namazı, yolculuğun bir sonraki menziline işaret eder.
Huşu ile gaflet arasında namaz
Namazın sağlayacağı bu dönüşümlerin muvaffakiyeti, kişinin gaflet hâlinden uzak olması ile doğru orantılıdır. Nitekim Allah Teâlâ, müminlerin vasıflarından bahsederken şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.” (Müminun, 23/2.) Hukukuna riayet edilen namaz, huşu ile kılınarak kâinatın sahibiyle doğrudan muhatap olabilme hissiyatını yaşama imkânı sunmaktadır. Bunun diğer veçhesini ise gafletle kılınan namaz oluşturmaktadır ki bu da “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Maun, 107/4.) ayeti ile kınanmaktadır. Dolayısıyla Allah’a inanan bir gönül, gafletten ne kadar uzaklaşırsa namazın sunduğu faydalara o kadar açık hâle gelebilmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyarıları da bu noktaya şöyle dikkat çekmektedir: “Kişi namazdan ayrılır, ama kendisine (o namazdan) sadece onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ya da yarısı yazılır.” (Ebu Davud, Salât, 127.)
Kişi, günün farklı periyotlarında bu ruh hâline bürünebilirse daimî zikir, yani Allah Teâlâ’nın varlığını her an hissettiği bir hayat sürme imkânına erişecektir. Bu farkındalık, kâmil manada mümin olmaya kapı aralamaktadır. Öyle ki aklıselim sahibi müminleri vasfeden ayetinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru.’ derler.” (Âl-i İmran, 3/191.) Sufilerin “huş der dem” olarak ifade ettikleri bu gafletten uzak ruh hâli, namaz ile kazanılıp bir sıfat olarak kişinin hayatına nakşedilmektedir.
Modern yorgunluk ve yalnızlıktan ilahi yakınlığa
Modern şehir yaşamı, bireyin psikolojik ve ahlaki bütünlüğünü tehdit eden hız, gürültü ve yalnızlık gibi olgularla karakterize edilmektedir. Bu bağlamda Kur’an’ın, zorluklarla mücadelede “sabır” ve “namaz”ı bir arada zikretmesi dikkat çekicidir. Burada sabır, psikolojik anlamda bireyin direnç ve dayanıklılık iradesi; namaz ise bu iradeyi besleyen manevi bir destek mekanizması olarak sunulmaktadır. Yine psikolojide “duygusal düzenleme” olarak adlandırılan süreç, bir mümin için namazla kazanılabilmektedir: Sabah namazı, günü niyetle başlatır; öğle ve ikindi namazları, zihinsel yoğunluğu dengeler; akşam, şükrü hatırlatır; yatsı ise günü huzurla kapatır. Bu düzenlilik, modern hayatın parçaladığı dikkat ve duygulara karşı güçlü bir kontrol mekanizmasıdır.
Namaz, kul ile Allah arasındaki sürekli beraberliğin pratiğe dökülmesidir. Bu hâl, “Allah ile ünsiyet” kurmayla gerçekleşmektedir. Modern bireyin en derin psikolojik problemlerinden biri olan yalnızlık, namaz sayesinde “gönüllü yalnızlık”a dönüşür. Öyle ki kul, secdede yalnız kaldığını değil, Allah ile beraber olduğunu idrak eder. Bu birliktelik hissiyatı hayatın tamamına taşınabildiği ölçüde de insanın aslında hiç yalnız olmadığı; yalnızlık ile ortaya çıkan yoksunluk düşüncesinin tevekküle dönüştüğü ve hadiseleri farklı pencerelerden bakmak suretiyle yük olmaktan çıkartıp anlamlı bir imtihana evirdiği bakış açısı kendiliğinden ortaya çıkar. Birey artık, modern hayatın dayattığı yalnızlık psikolojisinden nitelikli bir birlikteliğe yükseliverir. Bu hâliyle namaz, modern insan için yalnızca bir ibadet olmanın ötesinde hem psikolojik direnci artıran hem de kalbi Allah ile daima bağlı tutan bir varoluş pratiği; çağdaş insanın ruhsal gerilimini azaltan, yalnızlık hissini ilahi yakınlığa dönüştüren, dikkat ve duygularını dengeleyen bir ameldir.
Cami: Allah’ın ipine birlikte sarılmak
Tasvir edilen bu süreç, camide icra edilmek suretiyle farklı boyutlara kapı aralamaktadır. Camide eda edilen namaz, ayrı bir değer taşır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınandan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhari, Ezan, 30.) buyurarak bu hakikate işaret etmektedir. Cami, hasbi birlikteliklerin kurulduğu; günümüz insanının ihtiyaç duyduğu safiyet ve güven ortamını sağlayan bir mekândır. Modern hayatın koşturmacası içinde yorulan birey, caminin huzurlu atmosferinde soluklanarak içinde bulunduğu hengâmeyi muhasebe etme imkânına kavuşur.
Cami insana, hayatı bütün evreleriyle tecrübe etme fırsatı sunmaktadır. Toplumun bütün renkleriyle bir araya geldiği ve aynı kıbleye yönelerek saf tuttuğu bu mekân, insanların hâlleriyle hâllenmeyi, tecrübelerinden istifade etmeyi, hayat mücadelesinde yalnız olunmadığı hissini yaşamayı sağlar. Bu vakıa müdavimlerine, diğer insanlarla ünsiyet ihtiyacını karşılamada en saf ortamı sunmaktadır.
Sonuç olarak modern şehir hayatı bireyi hız, gürültü, yalnızlık ve anlam kaybı kıskacında kuşatırken namaz ve cami hem bireysel hem toplumsal düzeyde mümin için bir sığınak ve yeniden inşa zemini olarak öne çıkmaktadır. Namaz, insana yalnızca ibadet imkânı sunmakla kalmayıp aynı zamanda onun psikolojik direncini besleyen, ruhsal bütünlüğünü koruyan, kalbini Allah ile sürekli bağlı kılan bir varoluş ameline dönüşmektedir. Cami ise modern bireyin en fazla ihtiyaç duyduğu “nitelikli ünsiyet” ihtiyacını karşılamaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) cemaatle namazın faziletine yaptığı vurgu, bireysel kulluğun toplumsal boyutta kemâle ermesini işaret etmektedir. Böylelikle cami, modern insanın dağınık ilişkiler ağını sağlıklı bir zemine taşırken “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın!” (Âl-i İmran, 3/103.) ayetinde ifadesini bulan ümmet bilincini tecrübe ettirmektedir. Bütün bu süreci anlamlı kılan ise ebedî hayata dönük yüzüdür. Zira insan için dünya hayatı, tohumun ekileceği yerdir. Onun hasadı, ahiret denilen bir sonraki ve son/ebedî âlemde yapılacaktır. Dinin direği olan namaz, ne kadar sağlam tutulursa din de o ölçüde dimdik ayakta kalacak; hayat imtihanında elde edilecek muvaffakiyet de buna bağlı olacaktır.