GAZZE

DİRENİŞ HATTIMIZ

 

 

Kadir KARGI

DİB Din Hizmetleri Uzmanı

 

Muharref dinlerinden menkul “arz-ı mev’ud” hülyalarını gerçeğe dönüştürme hırsıyla bir zamanlar kendilerine şefkat elini uzatmış Osmanlılara karşı sinsice ve hainlikle hareket etmekte bir beis görmeyenler, asırlara cari karanlık oyunlarıyla İmparatorluğun yıkılmasında kritik roller üstlendiler.

İngiliz aklı ve Yahudi sermayesi üzerine kurulan Amerika merkezli fakat küresel ölçekli Hristiyan-Yahudi siyonizmi, medya, finans ve teknoloji gibi modern sömürü aygıtlarını ustalıkla kullanarak Batı toplumunu büyük ölçüde mankurtlaştırmayı başardı. Böylece Batı’da eleştirel düşüncenin yerini “suçluluk psikolojisi” alırken; özgürlük yerine hedonistlik, insan hakları yerine çifte standart kutsandı. Aynı yapı Doğu’ya yöneldiğinde ise başka bir strateji uygulandı: Sindirme, parçalama ve kontrol. Sistematik bir şekilde Doğu’nun direnci kırıldı, sesi kısıldı. Holokost hatırlatılmak suretiyle de Batı etkisizleştirildi. Ve bu iki dünya arasında, Gazze Şeridi 18 yıldır acımasız bir abluka altında, Mescid-i Aksa’nın altı en az 44 yıldır oyuluyor ve Filistin en az 77 yıldır bölünüyor, parçalanıyor, yutuluyor... Üstelik bu işgal öyle gizli saklı da yürütülmüyor; aksine kameralar karşısında, milyonların gözü önünde, göstere göstere göğsümüzü delercesine canlı yayınlarla gerçekleşiyor. Ancak...

Her şey o “lanetli akl”ın kusursuz (!) planı içerisinde seyrederken ve tüm dünya bir bir dize getirilmişken hepi topu 45 kilometrekarelik bir şehir sahneye çıkıyor: Gazze. Dünya onun ismini dahi anmaktan çekinirken haritadan silinme pahasına yekvücut olan bu şehir, siyonizmin dişlisine öyle bir saplanıyor ki zulmün, tahakkümün ve çifte standardın “yeni dünya düzeni” bir anda altüst oluyor...

Güçlü istihbarat ağlarıyla en mahrem odalara kadar sızan, demir kubbesiyle gökyüzünü tahkim etmiş, görünmez uçaklarıyla gölgeler arasında dolaşan, sarsılmaz tankları ve nokta atışı yapan füzeleriyle ölüm saçan, faiz lobileriyle devletlerin kanını emen küresel finans baronlarının yüce (!) baronu ve emir komuta zincirine bağladığı medya korosunun sahte naraları eşliğinde kurduğu korku imparatorluğunun gölgesinde yenilmezlik illüzyonuna tutunan o Büyük İsrail (!), sahil kasabası çapındaki bir şehir karşısında eriyor. Sonra gözü dönmüş bir şekilde camilere saldırıyor, kilise, okul, hastane ayrımı yapmaksızın ayakta duran her yeri, hareket eden her şeyi vuruyor, bombalıyor, yakıyor, yıkıyor, yağmalıyor...

Şehrin yükselen dumanları arasında sadece anneler değil kundaktaki masum bebekler de yok ediliyor. Dahası bu vahşet, değil 7 Ekim, 77 ekimdir aralıksız devam ediyor. Ancak Gazze yine bitmiyor, yine tükenmiyor. Herkes dumanlarını seyrederken o küllerinden yeniden doğuyor. Teknolojinin, paranın ve gücün mutlak tahakkümü, küçücük ellerin tuttuğu sapan taşları karşısında güdük kalıyor. Ve “Bakın, nasıl bir alçaklıkla öldürdük!” diye görüntüleri dünyaya servis edilen Şehit Yahya Sinvar’ın son nefesini verirken fırlattığı o tahta parçasıyla bir daha toplanmamacasına dağılıyor.

Terör devletinin yıkılmaz sanılan kaleleri, Gazze’nin sarsılmaz direnişi karşısında çatırdarken tarih bir kez daha yenilmez görünenin bile nasıl yenileceğini buradan fısıldıyor.

Peki, bu nasıl mümkün oluyor; nasıl oluyor da o devasa güç (!), bir Gazze’nin hakkından gelemiyor?

Ayçin Kantoğlu’nun ifadesiyle: “Ölümden korkmuyorlar çünkü müthiş bir metanet var. Evladını kefenliyor ama ne bir isyan görüyorsun ne bir lanet okuma görüyorsun. Tevekkülle kalkıyor, hamdediyor. Hepsi böyle... Nasıl oluyor peki bu? Hakikatin böyle bir kuvveti var ve sizin yaptığınız hiçbir şey o kuvveti gölgelemeye yeterli olmuyor…”

Gazze, eşi görülmemiş bir imha girişimiyle sınanırken kaçmak yahut katlanmak yerine kalıp savaşmayı tercih ediyor. Bir de Filistinli Mahmud Derviş’in şiirindeki o inanmışlıkla düşmanı def etme kararlığını:

“Füze sizden taş bizden,

Kılıç sizden kan bizden,

Ateş sizden can bizden,

Saatlerinizi de alın vaktimizden

ve defolun!

...

Çekin elinizi ekmeğimizden ve tuzumuzdan,

Yaramızdan, suyumuzdan ve toprağımızdan.

Alın hissenize düşeni de kanımızdan

Ve defolun!”

Gazze, anlamını imanla bulmuştur. Bu yüzden yapılan her saldırı onu daha da kenetler; atılan her bomba, direnişinin kökünü daha derine salar. Küfrün ve zulmün karşısında eğilmektense onurla toprağa düşmeyi şeref sayan bu şehrin halkı için ölüm yalnızca vuslata açılan kapı olur.

Bir de onlar ölülerini toprağa gömmez: Hayatı dünyadan ibaret görmeyen Ömerce bir inançla, “cennete ısmarlar.” Ve her şehit, arkasında bir halkın yeniden doğuşunu bırakır. Çünkü bu direniş, kurşunla değil inançla yürür; bedenle değil ruhla büyür. Böylesi bir adanmışlık karşısında düşmana düşense eninde sonunda çaresizce diz çökmektir.

“Ehl-i Gazze, ehl-i izze/Gazze ehli, izzet ehlidir” denilmiştir ki bu elhak doğrudur. Zira Batı’yı sindiren, Doğu’yu durduran küresel terörizm karşısında bir Gazzemiz kalmıştır. Demek ki Gazze bir coğrafyanın adı değil; insanlık vicdanının sınandığı, haysiyetin anlamını bulduğu, sabrın ve imanın tecelli ettiği hakikat meydanıdır. Bu meydana yapılan her saldırı bumerang etkisiyle dönüp sahibini bulmakta, burada yıkılan her ev, insan ruhunun yıkılmazlığını haykıran bir bilinç anıtına dönüşmekte; mazlum ve masum bedenleri hedef alan her kurşun, insanlıktan nasibini almış her yürekte beklenen o büyük dirilişin çağrısıyla çağıldamaktadır.

Esasında Gazze’nin mücadelesi siyasal değil insanlık adına verilen varoluşsal bir direniştir; zulmün karşısında insan kalabilme iradesidir. Çağın vicdan terazisinde tartılan bir ahlak sınavı, insan kalabilmenin en yalın ve en çetin mekânıdır. Ve Gazze, bu yönüyle bir şehrin, bir halkın hatta bir dinin değil; farkına varılsın yahut varılmasın, bütün insanlığın direniş hattıdır.

Bugün diriliş neslinin amentüsü Gazze’dir. Ve Gazze en çok da mümin yüreklerde yükselen rahmet nişanesidir. Yenilgi yenilgi büyüyen bu mücadele sayesinde insanlık hiç olmadığı kadar İslam’la şerefyap olmaya yönelirken elbette bu şereften en büyük pay Gazze’nindir, Gazzelilerindir.

Artık Gazze, bir mahal değil bir hâldir; bir halkın yalnızlığa karşı gösterdiği onurlu duruşun adı, dünyanın suskunluğuna karşı yükselen lahuti çağrının miracıdır. Ve bu saniyeden sonra hiçbir şey görmezden gelinemeyecek kadar çıplak ve hiçbir sessizlik masum kalamayacak kadar suça ortaktır.