HAKKI GÖRMEZDEN GELENLER

 

 

Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ

Kırıkkale Üniversitesi

İslami İlimler Fakültesi   

 

İnsanlar ayaklarına gelen fırsatı çoğu zaman teperler. Sonradan “ah vah” etmek kâr etmez. Bir kere tren kaçmış, telafisi mümkün olmayacak bir durumun içine çoktan girilmiştir. Hele bu, insanoğlunun elinden kaçırdığı, Allah’ı tanımak ve O’nun dinini kabul etmek gibi kendi kurtuluşu ve mutluluğuna dair bir fırsat ise hepsinden acıdır. Kur’an, bu acınası hâli Enam suresinin şu ayetiyle tasvir eder: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü ‘Allah hiç kimseye hiçbir şey indirmedi.’ dediler. De ki: ‘Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) ne sizin, ne babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab’ı kim indirdi?’ (Ey Muhammed!) ‘Allah’ (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.”

(Enam, 6/91.)

Müşrikler, kendi aralarında “el-Emin” olarak bildikleri Allah Resulü’nün her konuda dürüstlüğüne şahit oldukları hâlde, onun getirdiği hakikati tasdik etmediler. Yahudiler ise gelecek peygamberin alametlerine kitaplarında işaret edilmesine rağmen onu inkâr ettiler. Sadece bu kadar mı? İlgili ayet müşriklerin ve Yahudilerin tutumunu canlı bir şekilde gözler önüne serer ve -bir rivayete göre- isim vermeden Kaynuka Yahudilerinin ileri gelenlerinden biri olan Malik b. Sayf’ın

davranışına odaklanır. Yahudiler, Tevrat’a olan hâkimiyeti sebebiyle Malik’i bir lider olmanın yanında büyük bir haham olarak da görürlerdi. O, tam bir kibir abidesiydi. İlim sahibi olmasına ilim sahibiydi, buna diyecek bir şey yok; fakat bu ilim, ona ve insanlara fayda vermedikten, güzel ve derin anlamlar içermedikten sonra ne işe yarardı ki? Malik, bedenini beslemeyi ihmal etmez, yemeyi çok severdi. Ha bire yer, daha acıkmadan yine yerdi. Allah Resulü böyle kişileri “Onlar bağırsaklarının yedi boğumuna varıncaya kadar yer, (ama yine doymazlar)” (Buhari, Et’ime, 3394.) diye tarif eder ya, Malik de onlardan biriydi işte.

Oburluğu ve semiz görünüşüyle dikkat çeken Malik, şimdi Hz. Peygamber’in karşısına çıkmış; güya Allah Resulü’nü zor durumda bırakıp köşeye sıkıştırmayı amaçlıyordu. Müşrikler oracıkta bu yüzleşmeyi dinlemek üzere yerlerini almış, her defasında mağlup oldukları Resulullah’ı bu kez Malik’in nasıl alt edeceğini merakla bekliyorlardı. Müşrikler, Hz. Muhammed’e mecnun

demişler, olmamış; şair demişler, tutmamış; sihirbaz demişler, kimsecikleri inandıramamışlardı. Zanlarınca bu sefer durum farklıydı ve onu alt edebilecek tek kişi Malik b. Sayf’tır, diyorlardı. Olayın tanıklarından biri, bir başka Yahudi kabilesi olan Kurayza’da yetişmiş Muhammed b. Ka’b’dı. Malik’in aksine o, Allah Resulü’ne tabi olmuş, İslam’ı benimsemişti. Muhammed b. Ka’b, “Allah Resulü bağdaş kurmuş bir hâlde otururken bir Yahudi topluluğu çıkageldi.” diye en ince ayrıntısına kadar anlatır. Başta Malik olmak üzere Yahudiler, din ve peygamberler hakkında sordukları sorulara en güzel şekilde cevap veren Allah Resulü karşısında diyecek bir şey bulamamışlardı. Malik’in bilgisine güvenenler, onun da Resulullah karşısında yenildiğini gördüler.

Hz. Peygamber son sözünü söylemeye hazırlanıyordu. Tevrat’taki bir hükme işaret ederek Malik’in dinî konularda yeterince hassas davranmadığını ona hatırlatmak ister gibiydi. Bu hatırlatma, Tevrat’ta adı geçen ve oburluğu ile tanınan Haham Umarah’ın kıssasına bir göndermeydi; Tevrat, ilmine rağmen babasının sözlerine kulak asmayan, dik başlı kişiden bahsediyordu ve onu bütün bu sıfatlarının yanında oburca yiyip içmesi sebebiyle kınıyordu. (Tesniye, 21: 18-21.) Benzer şekilde Yahudi geleneğinin sözlü tefsir kaynağı Talmud da hahamların obur olmaması gerektiğini söylüyordu. Malik bu hatırlatma karşısında öfkelendi, ne söyleyeceğini bilemedi ve Hz. Peygamber’in huzurunda, “Allah, hiçbir beşere kitap indirmemiştir.” deyiverdi. Böylece o hem Hz. Muhammed’e vahyedilen Kur’an’ı hem de Hz. Musa’ya nazil olan Tevrat’ı reddetmiş oldu. Orada bulunan Yahudiler dahi inkâr dolu bu sözlerinden dolayı Malik’e tepki gösterdiler. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîr bi’l-Me’sûr, Merkezu Hecer li’l-Buhûs (Kahire, 1424/2003), 2/238.)

Kur’an’ın kuvvetli argümanları ve Allah Resulü’nün hikmetli sözleri karşısında Yahudi geleneğinin mensupları suspus olmuştu. Müşrikler, Yahudilerden umduklarını bulamamışlardı. Müşriklerin içinden bazı hayalperestler güya Kur’an’ı taklit etmeye, onun edebî özelliğine benzer sözler söylemeye girişti. Bunlar arasında kimler yoktu ki? Kâhinler, kabile reisleri, hepsi de Kur’an’ı alt edebilmek için can atıyorlardı ama çabaları nafileydi! Bu kişilerden biri olan Nadr b. Hâris, “Ben de bu ayetler gibi sözler söyleyebilirim.” deme cüretinde bulunuyordu. (Süyûtî, Dürrü’l-Mensûr, 6/132; Enam, 6/93; Enfal, 8/31; Mutaffifin, 83/13.) Kur’an-ı Kerim, Nadr’ın nezdinde bu gibi kişilere atıfta bulunarak “Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, ‘Bana vahyolundu.’ diyen ya da ‘Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.’ diye laf eden kimseden daha zalim kimdir?” (Enam, 6/93.) diye cevap veriyordu. Nadr’ı, Esved el-Ansî, Müseylimetü’l-Kezzâb, Tuleyha, Secâh ve diğerleri izledi. Allah Resulü’ne karşı çıkıp peygamberlik iddiasında bulunan sahtekârlardan Müseylime’nin sözleri onların ne kadar acınası durumda olduklarını gösteriyordu. Kur’an’ın yüce üslubuna nazire yapma iddiasıyla onun ortaya koyduğu mısralar, tıpkı boş bir yankının dağa çarpıp geri dönmesi gibi Kur’an’ın karşısında tuzla buz oluyordu.

Kuşkusuz Ebu Leheb, bu inançsızlardan daha önce İslam’a karşı zulüm ve haksızlığa girişmişti. Hz. Peygamber’i her yerde takip ederek sözlerini yalanlamaya, onun bir sihirbaz ve yalancı olduğunu, kavmini birbirine düşürdüğünü ve sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen kişidir o! O ve karısı Ümmü Cemil, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’e ne kadar eziyet etmişti. Korkusundan Bedir Gazvesi’ne katılmayan Ebu Leheb, kendi yerine As b. Hişam’ı göndermişti. Fakat akıbetinden kaçış yoktu. Evet, o Bedir Savaşı’nda müşriklerin bozguna uğradığını öğrendikten birkaç gün sonra Mekke’de öldü. Oğulları onun yakalandığı hastalığı kendilerine bulaşmasından korktukları için babalarını gömemediler bile. Obur hahamlar, sahte peygamberler ve Ebu Leheb misali korkak inkârcı zenginler dün de vardı, bugün de var. Olsun, yeter ki Allah Resulü’nün hakikati savunan, merhametiyle kuşatan ve asla eğilmeyen duruşunu örnek alarak karşılarında durulsun.