ÇOCUKLARIN OYUNCAK DÜNYASI

 

 

Mustafa UÇURUM

 

Çocukluğumda benim için bir oyuncak ne zaman yapıldı, hatırlamıyorum. Yapıldı diyorum çünkü bizim çocukluğumuzda oyuncaklar alınmaz, yapılırdı. Kim yapardı oyuncakları? Baba, dede, amca, abi ya da mahallenin bir büyüğü... Hiç kimseyi bulamazsak kendimiz oyuncaklar icat ederdik. Her şey oyuncak olmaya aday bir çekicilikteydi bizim için. Gazoz kapakları, kibrit kutuları en kolay bulduğumuz ve en değerli oyuncakların başında gelirdi. Kibrit kutularının üstünde Hacivat, Karagöz kahramanları vardı. En az bulunanı da Beberuhi idi. Kutuların üstündeki resimli bölümleri kesince oyun kartına dönerdi bu kutular. Gazoz kapaklarını toprağa dik bir şekilde batırırdık, elimizde bir misket, uzaktan atıp kapakları isabet ettirdikçe kapaklarımızın sayısını artırırdık. Para vermeden aldığımız bu kapaklar bile o kadar değerliydi ki kaybedince ister istemez üzülürdük.

Misketler ayrı bir dünyaydı. Rengârenk, büyüklü küçüklü avuç dolusu misket… Onlarla da oynadığımız oyunlar vardı ama önemli olan farklı renklerde misket toplamaktı. Ne kadar farklı misket toplarsak o kadar zengin hissederdik kendimizi. Her zaman ceplerimizde şıkır şıkır bir dünya…

Ve söğüt dalları… Baharla birlikte salkım saçak yerlere kadar uzanan söğüt dallarından at yapardık. Bir de küçük sopadan kamçı... Sonra başlasın sonsuz bir yarış.

Çocukluk, oyuncaklar dünyası demektir. Oynamak, kendine yeni oyunlar kurmak, çocukların asli görevidir. Başka bir şey beklemeye gerek yok çocuklardan. Hakkıyla oynasınlar yeter. Yeni oyunlar kursunlar, kendi kendilerine oynayabilmenin mutluluğunu ve huzurunu yaşasınlar. Eskiden böyleydi. Misafirliğe bile gitse bir çocuk baktı ki evde oynayacak bir şey yok, ya sandalyeyi ya da sehpayı ters çevirir, evin içinde dönüp durmaya başlardı. Çocuğun bu hâlini izlemek de keyif verirdi ev halkına. Kimse, eşyamız zarar görecek diye bir telaşa düşmezdi. Eşyanın değil insanın kıymetli olduğu zamanlardan bahsediyorum.

İlk arabamı dedem yapmıştı. En yuvarlağından ve büyüğünden iki eşek dikenini tam ortasından sopa ile birbirine tutturup bir de tutacak uzun çubuk koyunca al sana araba! Toprak yollarda bir o yana bir bu yana koştura koştura tozu dumana katardım.

Sokaktayız. Baktık ki oynayacak hiçbir şey yok, hemen kenardaki bir su birikintisine bulduğumuz çubukları atıp başlardık çubukları yarıştırmaya.

Oyuncaksız da oyun oynanır. Yeter ki çocuklar oynamak istesin. Evdeysek ve oynayacak hiçbir şey yoksa hemen ayaklar uzatılır, biri saymaya başlardı: “Ala dana kara dana şükür beni Yaradan’a…” En son kalan ebe olurdu. Başlardı saklambaç. Tek göz odalı evlerde saklambaç oynamak bile ayrı keyifti.

Neyi kaybettik biz? Oyuncaklarımızı mı, oyunlarımızı mı, çocukluğumuzu mu? Sokakta oynayan çocuk göremiyoruz artık. Herkes bir kafes içinde ve dijital bir sarmalda dönüp duruyor. Oyuncakla mutlu olmayan, dijital bir ağın içinde hapsolmayı oyun zanneden bir çocukluk yaşanıyor. Oyuncak varsa da onların çoğu mekanik bir kurguya sahip. Biraz oynanıp kenara atılan ve bir daha da hatırlanmayan oyuncak mezarlığı evler.

Bazen çocuklar oyuncaklarla oynamazlar da âdeta savaşırlar. Alırlar, duvara çarparlar, orasını burasını çekiştirirler, çok özen göstermezler. Çünkü bilirler ki bu oyuncağa bir şey olunca yenisini alan biri elbet olacak. Kıymetini bilmekle ilgili bir durum bu. Her şeye kolay ulaşıyor olmanın rahatlığı. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü topraklara bir bakalım. Buldukları en küçük fırsatta enkazların arasında taştan topraktan yaptıkları oyuncaklarıyla çocukluğunu yaşamaya çalışanlar, kırılmış kalpleriyle oynamaya çalışıyorlar. Dünya, çocuksuz ve oyuncaksız çok kurak ve ıssız. O çocukların görüntüleri bile azim veriyor bizlere.

Çocuk ve oyuncak buluşması insanlık tarihi ile birlikte süregelen ve günümüze kadar devam eden bir süreçte ilerliyor. Çocuk varsa oyuncak da var. Mısır’da, Yunan’da, Roma’da genelde bebeklere ve hayvanlara rastlanırken Çin ve Hindistan’da uçurtma benzeri oyuncaklar görülmüş. Çin için uçurtmanın ayrı bir yeri ve önemi var. Özellikle uçurtmaların üzerlerine yaptıkları figürler bunu ispatlar nitelikte. M.Ö. 300’lü yıllardan bu yana Çin’in bir sembolü hâlindedir uçurtma. İlk başlarda askerî ve istihbarat amaçlı kullanılan uçurtmalar daha sonra eğlence amaçlı kullanılmaya başlanmış; ejderha, kelebek ve balık figürleri ile bu eğlence bir festivale dönüşmüştür. Bu tarihî sürece baktığımızda uçurtmanın ana yurdu Çin’dir diyebiliriz.

Uçurtmanın benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Çocukken mahallenin tüm uçurtmalarını ben yapardım. Malzeme bulursak çıtalı uçurtma, yoksa kalın bir kâğıttan şeytan uçurtması... Etrafta ne ev var ne de uçurtmaların takılacağı teller. Gökyüzünün sahibi çocukların ve uçurtmaların olduğu zamanlar. Biraz rüzgâr çıkmayagörsün hemen uçurtmalarımızı salardık göğe. Birçok şeyi zamanla terk etmek zorunda kaldım ama uçurtmalardan hiç kopmadım. Bahar rüzgârı kendini hissettirmeye başlayınca alıyorum uçurtmamı, boş bir alan bulup salıyorum göğe. Onun ağır ağır göğe yükselişi, kuyruğunu sallayarak kuşlarla yarışması içimdeki yorgunluğu da alıp götürüyor. Genelde bizim uçuş maceramız uçurtmayı indirince bir çocuğa vererek son buluyor. Sonra yeni bir uçurtma daha, yeni bir uçurtma daha…

Çocukları mutlu etmek kolaydır. Bunun için önce büyükler mutlu olmasını ve etmesini bilecek. Zaman geçse, her şey değişse de çocukların kalbi hep aynıdır. Çağın aldatıcı yüzünü tüm bahanelerden kurtarıp bir çocuğu mutlu etmek hâlâ mümkün. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi:

Bu bahar havası, bu bahçe;

Havuzda su şırıl şırıldır.

Uçurtmam bulutlardan yüce,

Zıpzıplarım pırıl pırıldır.

Ne güzel dönüyor çemberim;

Hiç bitmese horoz şekerim!

Kırılan her oyuncak bir çocuğun kırılan kalbi gibidir. Hassastır ikisinin yüreği de. Dünya her ne kadar kırılmış oyuncaklar müzesine dönmüş olsa da kırılan yerleri tamir etmek için sıcak bir bakış, şefkat, biraz muhabbet bazen yeterli olabiliyor. Oyuncakla mutlu olan çocukların dünyasından uzaklaşmış olsak da dünya yine çocuklar için dönmeye devam ediyor bir rüzgârgülü gibi.