SEBE SURESİ
Doç. Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Sebe suresi, Kur’an-ı Kerim’deki sıralamada otuz dördüncü, iniş sırasına göre ise elli sekizinci sure olup 54 ayetten oluşmaktadır. Mekke döneminin ikinci yarısında, Lokman suresinden sonra nazil olmuştur. Bazı rivayetlerde 6. ayetinin Medine’de indiği zikredilse de (Kurtubi, el-Câmi’u li-ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 27/252.) bu görüş yaygın kabul görmemiştir. Sure adını, 15. ayette geçen “Sebe” kelimesinden alır. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Tunus: Dâru’t-Tûnisiyye, 1984, 22/133.) Burada ve devamındaki ayetlerde Sebe halkının kendilerine verilen onca nimete rağmen nankörlük ederek Allah’a kulluktan ve şükretmekten yüz çevirdikleri, bunun sonucunda büyük bir sel felâketiyle cezalandırıldıkları, verimli arazilerinin çorak topraklara, nimetlerinin de mahrumiyetlere dönüştüğü anlatılır. (Sebe, 34/15-21.) Surenin nüzul sebebi olarak Ebu Süfyan’ın, ebedî hayatı ve kötülerin azaba uğratılacağı gerçeğini inkâr etmesi zikredilse de (Ebu Hayyân el-Endelüsî, el-Bahru’l-muhît, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993, 7/247.), bu tavır yalnız ona mahsus olmadığından, genel olarak Hz. Peygamber’in muhataplarının Allah’ın birliğini ve ahiret hayatının varlığını inkâr etmeleri üzerine indiği kabul edilmektedir. (Bekir Topaloğlu, “Sebe’ Sûresi”, TDV İslam Ansiklopedisi, 36/243.)
Sebe suresinde ana hatlarıyla Allah’ın birliği (tevhid) ve ahiret inancı ele alınır. Bu bağlamda, şirk inancı eleştirilerek tevhid ilkesi pekiştirilir. Yüce Allah’ın kudretinin mutlaklığı ve ilminin kuşatıcılığına dikkat çekilir. O’nun kemal sıfatları üzerinde durularak sınırsız ilmi, ezelî hikmeti, engin rahmeti ve bağışlaması hatırlatılır. Böylece insanlara, bu sıfatların hayatın bütün yönlerini kuşattığı gerçeği telkin edilir. Ardından kıyamet vaktinin mutlaka geleceği, bütün insanların yeniden diriltilip ilahi huzurda hesaba çekilecekleri vurgulanır. Bu hakikati kabul etmeyenlerin tutarsızlıklarına işaret edilir; onların, Resulullah’ı Allah hakkında asılsız sözler uydurmakla itham etmeleri yahut aklını yitirmiş bir mecnun olarak görme teşebbüsleri ele alınır. Ayrıca iman edip salih ameller işleyenlerle inkâr ve isyan yolunu tercih edenlerin akıbetleri karşılaştırmalı bir biçimde tasvir edilir. Böylece ilahi adaletin tecellisi gözler önüne serilir. İman edenlerin saadet ve huzura erişecekleri, nankörlük edenlerle isyankârların ağır bir hüsrana uğrayacakları belirtilir. Bu bağlamda Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın hayatlarından kesitler sunulur, onların nasıl ilahi lütfa mazhar oldukları hatırlatılır. Ardından Sebe halkının nankörlük ve isyan sebebiyle helake sürüklendikleri hatırlatılır. Bunun yanı sıra, şeytana uyanların ve şirk batağına saplananların ahirette karşılaşacakları hazin durumlar tasvir edilir. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, 22/134, 135.)
Sure, hamdın dünyada da ahirette de yalnızca Allah’a ait olduğunu vurgulayan ayetle başlar. O’nun her şeyi kuşatan ilmi, hikmetli yönetimi, engin rahmeti ve bağışlayıcılığı dile getirilir. (Sebe, 34/1-2.) Ardından inkârcıların kıyamet gününü ve öldükten sonra yeniden dirilip hesaba çekilecekleri gerçeğini reddettikleri, çürüyüp dağılmış bedenlerin tekrar hayata dönmesini imkânsız gördükleri aktarılır. Devamında Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında ileri sürdükleri asılsız ithamlar reddedilir. Kıyametin mutlaka gerçekleşeceği, insanların dünyada yapıp ettikleri eylemlerin karşılığını ahirette mutlaka görecekleri haber verilir. Kâinata tefekkür nazarıyla dikkatli bir şekilde bakanların bu hakikati kavrayabilecekleri ifade edilir. (Sebe, 34/3-9.)
Devam eden ayetlerde, dünyada kendilerine egemenlik, refah ve üstünlük bahşedilmiş salih kullar ile Allah’a karşı gelen inkârcıların akıbetleri karşılaştırılır. Öncelikle iyi örnek olarak Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a bahşedilen ilahi lütuflarla bazı mucizelere yer verilir. Bu çerçevede Hz. Davud ile birlikte kuşların ve dağların tesbih etmeleri, demirin Hz. Davud’un elinde yumuşaması, rüzgârın ve cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine verilmesi zikredilir. Ardından Arap Yarımadası’nda zenginlik ve refah içinde yaşayan Sebe halkının hayat hikâyelerine değinilir. Ancak söz konusu kavmin nankörlükleri ve hakikate sırt çevirmeleri sebebiyle sel felaketiyle helak edilerek bir ibret tablosuna dönüştükleri hatırlatılır.
(Sebe, 34/10-21.)
Surenin bundan sonraki kısımlarında Allah’ın varlığına ve birliğine dair deliller zikredilir. Şirkin her türü reddedilerek müşriklerin putlara tapma konusundaki batıl inançları çürütülür. Onların tutucu ve bağnaz tavırlarının ahirette nasıl bir hüsrana dönüşeceği canlı bir şekilde tasvir edilir. Dünyada iradelerine hâkim olamayan ve kâfirlerin yolunu izleyen kimselerin, suçu kendilerini saptıranlara yüklemeye çalışmalarının ise bir yarar sağlamayacağı bildirilir. Hz. Peygamber’in müjdeleyici ve uyarıcı bir elçi olarak gönderildiği ifade edilir. Daha sonra ahirete iman etmeyenlerin ve ilahi kitapları reddedenlerin hem kendilerine hem de çevrelerine zulmettikleri, sonunda hüsrana uğrayacakları belirtilir. Mal ve evlat zenginliğinin iman ve salih ameller olmaksızın kurtuluşa vesile olamayacağı hatırlatılarak tevhid ilkesi bir kez daha pekiştirilir.
(Sebe, 34/22-42.)
Daha sonra Hz. Peygamber dönemindeki müşriklerin Kur’an’ı inkâr ederek onu uydurma ve büyüleyici bir söz olarak niteledikleri, Resulullah’ı ise atalarının dinini bozmak isteyen biri olmakla suçladıkları aktarılır. Hâlbuki onların daha önce ne bir ilahi kitap okudukları ne de bir peygamberle karşılaştıkları hatırlatılır. Bu zihniyete karşı Resulullah’a, muhataplarını Allah’ın huzurunda bulunduklarının bilinciyle ve samimiyetle tefekküre davet etmesi emredilir. Böylece onun hiçbir akli bozukluğa sahip olmadığını, mecnun değil; bilakis azabı haber veren bir uyarıcı olduğunu anlayacakları ifade edilir. Ayrıca Hz. Peygamber’in risalet karşılığında herhangi bir ücret talep etmediği, ecrinin yalnızca Rabbine ait olduğu vurgulanır. Son olarak hakikatin mutlaka üstün geleceği bildirilerek iman etmeyenlere uyarıda bulunulur.
(Sebe, 34/43-49.)
Surenin son ayetlerinde, inkârcıların kıyamet günü korku ve telâşa kapılarak iman ettiklerini söylemelerine rağmen bu pişmanlığın fayda sağlamayacağı, artık kaçış ve kurtuluş imkânı bulamayacakları bildirilir. Dünyaya dönüp iman etmek ve salih ameller işlemek isteseler de bu mümkün olmayacaktır. Arzularıyla kendileri arasına bir engel konulacağı ifade edilir. Bu durumun, daha önce benzer inkârcı topluluklara uygulanan ilahi sünnetin bir tekrarı olduğu vurgulanmakta ve onların dünyada sürekli şüphe ve şaşkınlık içinde yaşadıkları haber verilmektedir. (Sebe, 34/51-54.)