NİÇİN KİTAPLARA İNANIYORUM?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Kitaplara iman, İslam’da altı iman esasından biridir. Her Müslüman, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ilahi kitapların tamamını tasdik etmek zorundadır. Bu, Yüce Yaradan’ın kullarını rehbersiz bırakmayıp doğru yolu gösterdiğine olan inancı ifade eder ve suhuflardan başlayarak Hz. Davud’a indirilen Zebur’a, Hz. Musa’ya vahyedilen Tevrat’a, Hz. İsa’ya gönderilen İncil’e ve son olarak Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilen Kur’an’a kadar uzanan bütün bir vahiy silsilesini kapsar. Zira Kur’an-ı Kerim müminlerden, “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler…” (Bakara, 2/285.) şeklinde söz eder. Bu iman, ilahi mesajın göklerden yeryüzüne yaptığı kutlu yolculuğu tasdik etmektir. Bu yolculuk, kelam sıfatına sahip olan ve yol gösteren bir Allah’a inanmakla başlar. O’nun kelamı, görevli melekler aracılığıyla güvenilir peygamberlerin kalbine ve diline emanet edilir. Ve nihayet bu ilahi ses, zamana meydan okuyan kutsal kitapların satırlarında ölümsüzleşir. Bu, Allah’ın varlığına, meleklerine ve peygamberlerine imanın sonucudur. Kur’an, bu zincirden bir halkayı koparmayı, derin sapkınlık olarak nitelendirir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse derin bir sapkınlığa düşmüş olur.” (Nisa, 4/136.)
Hz. Âdem’den (a.s.) başlayan vahyin, sonuncusu ve mükemmeli Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, tüm ilahi mesajların özünü toplayan, asıllarını tasdik eden bir kitaptır. Kur’an, önceki kitapların tahrifata uğrayan kısımlarını düzeltir, hakikatlerini korur ve kitaplara imanın merkezinde yer alır. Yüce Allah, Kur’an’ın korunmasını bizzat kendi üzerine (Hicr, 15/9.) alarak onun asliyetini garanti eder. Dolayısıyla kitaplara iman, yalnız önceki
kitapları bilip tanımak değil aynı zamanda indirilen son kitaba iman etmeyi ve onun ışığında hayat sürmeyi de ihtiva eder. Sevgili Peygamberimiz de (s.a.s.) “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti.” (Muvatta, Kader, 3.) buyurmuştur.
Kitap göndermedeki hikmet
Yüce Allah, insanı akıl ve irade ile donatmıştır. Ancak dünya sahnesi, cazibesiyle göz kamaştıran, yoldan çıkaran ve asıl amacı unutturan geçici konaklama yeridir. İnsan, cennetten dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Bu yolculuğun tehlikesi, unutmaktır: Nereden geldiğini, niçin burada olduğunu ve nereye gideceğini. Dünya hayatı, “oyun ve eğlenceden ibarettir” ve oyuna dalan, asıl gayesini yitirebilir. Ancak Allah’ın rahmeti ve şefkati sonsuzdur. Bunun somut tecellilerinden biri, insanı bu dünya hanında yalnız ve rehbersiz bırakmamasıdır. O, insanlara yolunu kaybetmemeleri için elçiler göndermiştir. İşte kitaplara iman, Allah’ın sonsuz merhametine, insanlarla iletişimine, ilahi rehberliğe duyulan güvendir.
Kitaplar göndermesindeki hikmet, bu unutkanlığa karşı ilahi bir reçetedir. Kutsal kitaplar, tahrif edilmemiş hâlleriyle cennette tasarlanıp yeryüzüne gönderilen insan denen varlığın kullanma kılavuzudur. O, insanın ruhsal ve ahlaki ayarlarını koruyan, onu sapmalardan muhafaza eden rehberdir. O, asli vatan olan cennetin hedefe işaretlendiği bir navigasyon cihazı gibidir. İnsan ne zaman yolunu şaşırsa bu ilahi navigasyon onu uyarır, en doğru ve kestirme rotayı yeniden çizer. Elbette insan, bu rotayı takip edip etmemeye kendisi karar verir, imtihanın sırrı da burada gizlidir.
Peygamberler, bu ilahi rehberliğin aramızdaki örnekleridir. Ancak diğer insanlar gibi ölümlüdürler. Onların vefatından sonra insanlığın karanlıkta kalmaması için Allah, mesajını kitaplar ile kalıcı kılmıştır. Söz uçar, yazı kalır; insan gelip geçicidir ancak ilahi metinler kıyamete kadar insanlığa yol göstermeye devam eder. Onlar, insanlığın her zorda kaldığında başvuracağı bir el kitabı, aralarında anlaşmazlığa düştüklerinde hakem tayin edecekleri bir müracaat kaynağıdır. Nitekim Kur’an, bu işlevi şöyle açıklar: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi.” (Bakara, 2/213.)
Ayrıca insan, aklıyla Yüce Yaratıcı’nın varlığını ve birliğini idrak edebilse bile O’nun isim ve sıfatlarını, bizden ne istediğini, O’na nasıl kulluk edeceğini tam olarak bilemez. İlahi kitaplar, Allah’ın bizzat kendini insanlara tanıttığı, emir ve yasaklarını bildirdiği, O’na karşı sorumluluklarını öğrettiği metinlerdir. Onlar olmasaydı Allah tasavvuru eksik, ibadetler şekilsiz ve ahlak anlayışı temelsiz kalırdı. Kısacası kitaplar; unutana hatırlatan, yolunu şaşırmışa yol gösteren, anlaşmazlıkları çözen, adaleti tesis eden ve Rabbimizle aramızdaki ilişkiyi anlamlı ve doğru bir zemine oturtan ilahi bir rahmet olarak gönderilmiştir.
İman, kuru bir bilgi yığınını kabul etmek değil kalbin o bilgiyle hayat bulması, ruhun o hakikatle tatmin olmasıdır. “Niçin kitaplara inanıyorum?” sorusu, beni varoluşumun en temel sorularıyla yüzleştiren bir kapıyı aralar. İnanıyorum, çünkü bu uçsuz bucaksız ve sessiz görünen kâinatta, yaratıcımın beni muhatap almasının, O’nun sonsuz merhametinin ve sevgisinin en büyük delili olduğuna inanıyorum. Kitaplar, Allah’ın insana sırtını dönmediğinin, onu yaratıp kendi hâline terk etmediğinin, her an onunla birlikte olduğunun somut bir kanıtıdır.
İnanıyorum, çünkü kitaplar bana kim olduğumu hatırlatır. Modern hayatın gürültüsü, günlük koşuşturmaların tozu dumanı içinde unuttuğum o ebedî kimliğimi, yani bir kul olduğumu ve bir Rabbim olduğunu fısıldar. Bana nereden geldiğimi, bu dünyadaki görevimin ne olduğunu ve yolculuğumun nereye varacağını anlatır. Adaletin, dürüstlüğün, sevginin ve merhametin evrensel ve eskimez değerler olduğunu, bu değerlerin keyfî değil ilahi bir temele dayandığını gösterir. Kitaplar olmadan ahlak, temelsiz bir bina gibi sallantıda kalırdı. Onlar, vicdanımın sesini destekleyen, iyi ile kötüyü ayırt etmemi sağlayan ilahi bir ölçüdür.
Önceki kitaplara imanın anlamı
Allah’ın kelamı, tek bir kaynaktan fışkıran ve farklı zamanlarda, farklı peygamberlerin avucundan insanlığa sunulan aynı berrak sudur. Bu nedenle bir Müslüman, Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın, Hz. Davud’a gönderilen Zebur’un ve Hz. İsa’ya gönderilen İncil’in de orijinal hâlleriyle Allah katından gelen hak kitaplar olduğuna gönülden inanır. Bu inancın temelinde, vahyin özündeki birlik yatar. Kur’an-ı Kerim, bu tarihsel sürekliliği güçlü şekilde vurgular: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakupoğulları’na indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile bütün diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara, 2/136.) Müslüman, Kur’an’a iman ettiği gibi önceki peygamberlere indirilenlerin de asıllarını kabul eder. Hepsinin Allah katından geldiklerini bilir ve iman eder. Allah’ın indirdiği metinlerden küçük hacimli olanlarına suhuf ve daha kapsamlı olanlarına ise kitap adı verilmiştir. Ancak burada Müslümanların imanı, bu kitapların Allah tarafından indirilen “orijinal” hâllerinedir. Kur’an-ı Kerim, kendisinden önceki kitapların zamanla tahrif edildiğini, değiştirilip bozulduğunu, bazı kısımlarının gizlenip bazı kısımlarına eklemeler yapıldığını haber verir. (Âl-i İmran, 3/78.) Yüce Kitabımıza göre bugün mevcut olan Tevrat ve İncil nüshaları, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya indirilen kitapların aynısı değildir. Önceki kitapların hak olduğunu kabul etmek, Müslümanlara evrensel bir bakış açısı sunar. Bu, İslam’ın kapsayıcı ruhunun bir yansımasıdır. Ancak Kur’an-ı Kerim’in son ve tek geçerli rehber olduğuna iman etmek, hayatımızın merkezini ve yönünü belirler. O, kişisel hayatımızdan toplumsal ilişkilerimize, ahlaki seçimlerimizden adalet anlayışımıza kadar her alanda bize yol gösteren bir pusuladır.
Neden tek kitap gönderilmedi?
Yüce Allah, sonsuz hikmetiyle mesajını tek bir devasa metin hâlinde göndermek yerine, insanlığın zihinsel ve sosyal ihtiyaçlarına eşlik eden aşamalı bir vahiy sürecini takdir etmiştir. Tıpkı bir öğrencinin idrak seviyesine göre dersin derinleşmesi gibi ilahi mesajlar da ilk toplumlara daha temel hakikatleri sunmuş, zaman ilerledikçe ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarla birlikte daha kapsamlı ve evrensel ufuklar açmıştır. Bu aşamalı iniş, kullarına asla taşıyamayacakları bir yük yüklemeyen Rabbimizin engin merhametinin ve adaletinin bir tecellisidir.
Her bir ilahi mesaj, soyut birer metin olmaktan öte, indiği toplumun hayat damarlarına dokunan, onların sorunlarına çözüm getiren ve yaralarına merhem olan canlı birer hitaptı. Her toplumun kendine has imtihanları, ihtiyaçları ve öncelikleri vardı ve vahiy, bu özgün koşulları dikkate alarak şekillendi. Bazı peygamberlere, toplulukların rehberlik etmeleri için inancın temel esaslarını içeren özlü sahifeler (suhuf) verilmiştir. Bu durum, ilahi kelamın, her zaman ve mekânda insanla iç içe olduğunun ve onun gerçekliğinden kopuk olmadığının en güzel kanıtıdır.
Tüm peygamberlerin ortak çağrısı olan tevhid, zaman ve mekân üstü bir hakikat olarak asla değişmemiştir. Ancak toplum hayatını düzenleyen bazı hükümler, değişen şartlara, ihtiyaçlara göre farklılık göstermiştir. Bu farklılık, Allah’ın sosyolojik ve tarihsel gerçekliği gözeten sonsuz ilminin bir yansımasıdır. Nihayetinde insanlık, evrensel mesaja muhatap olabilecek bir olgunluğa eriştiğinde, Kur’an-ı Kerim indirilerek önceki tüm vahiylerin özünü kendinde toplamış ve ilahi mesajı kıyamete dek sürecek tek, nihai, mükemmel formuna kavuşturmuştur.
On dört asır önce gelen kitap bize hitap eder mi?
Bir mesajın gücünü tarihi değil taşıdığı hakikatin derinliği belirler. On dört asır önce insanlığa gönderilmiş bir kitabın, günümüzün karmaşık sorunlarına nasıl rehberlik edebileceği sorusunun cevabı da bu temel ilkeye dayanır. Bazen binlerce yıl önce fikir adamlarınca ortaya konulmuş düşünceler bugünün düşünce dünyasını şekillendirmeye devam etmektedir. Her şeyi bilen Yaradan’ın kelamı olan Kur’an’ın mesajı ise zaman ve mekân kayıtlarının ötesindedir. Onun çağrısı, fâni olan insana değil insanın içindeki fıtrata seslenir; bu yüzden etkisi çağlar boyunca taptaze kalır. Kur’an’ın bu çağlar üstü geçerliliğinin sırrı, hitap ettiği zeminde gizlidir. Teknolojiler baş döndürücü bir hızla değişse, medeniyetler yükselip alçalsa, yaşam tarzları tanınmaz hâle gelse de insanın özü, fıtratı, umutları, korkuları, zaafları ve ebedî hakikat arayışı sabit kalır. Kur’an, işte bu değişmeyen insani doğaya hitap eder.
Dolayısıyla Kur’an, insanlığa yol gösterecek evrensel ilkeler ve ahlaki bir çerçeve çizer. Tarih sahnesine çıkan her bir kitap kendi döneminin ufkunu aydınlatan bir yıldız olmuşken Kur’an, tüm o yıldızların ışığını kendinde toplayan bir güneş gibi doğarak kıyamete dek insanlığın yolunu aydınlatma görevini üstlenmiştir.