PROF. DR. CELAL TÜRER İLE
ETİK VE AHLAK KAVRAMLARI
ÜZERİNE…
Söyleşi: Mahir KILINÇ
“Bir kavram ne zaman tehlikeli olur? İçeriği bulanık olduğu hâlde, herkes bu kavramı bildiğini sanınca. Korkarım, ‘ahlak ve etik’ tehlikeli kavramlar olmuştur bile. Felsefe onu yeniden ele almalı, içeriklerini didiklemelidir.” der Kuçuradi. Günlük yaşamda en sık kullanılan kelimelerden biri artık “etik”. “Örgütsel etik”, “yönetsel etik”, “toplumsal etik” derken kapsamı giderek genişliyor. Peki, bu kavramların doğru kullanımı nasıldır? Ahlak ve etik arasındaki farklar nelerdir?
Kavramları doğru anlamak, öncelikle köken ve anlamlarına bakmayı gerektirir. “Ahlak” kelimesinin köken ve anlamına baktığımızda bir gerçeklikle karşılaşırız. Bu gerçeklik, insan bilincine kendisini dayatan ve ahlak kavramının her zaman bizimle konuşabilme ve anlamlı olabilme özelliğini yansıtan göstergeleri temsil eder.
Modern dönemde Descartes ile bilginin varlığı öncelendiğinde “ahlak”, “ethos” ve “moral” kavramları hem etimolojik hem de kullanım açısından birbirinden ayrılmıştır. Modern dönemin zihniyetine uygun olarak ahlak, öznenin bilinçli etkinliğine evrilmiş ve gönderimlerimiz çoğunlukla etik ile karşılanmıştır. Bu durum, Yunanca “ethos” ile Latince “moral” teriminin birbirinden ayrılmasına da sebep olmuştur. Artık etik, ahlaki kavramların gerçekte ne oldukları ve ne anlam ifade ettikleri ile neyin “iyi” neyin “kötü” olduğunu araştırmaya; moral kavramı ise zorlama/kısıtlama etkisiyle karakterize edilen normlara işaretle kullanılmıştır. Daha açık bir ifadeyle ahlak, elde hazır kurallara itaat sorunundan çok “pratik ahlaki aklı çalıştırarak doğru olanı görebilme” sorununa evrilmiştir.
Kuçuradi’nin bu sözleri gerçekten düşündürücü. Günümüzde ahlak ve etik terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılıyor, fakat aslında önemli farkları var. Ahlak, bireylerin veya toplumların iyi ve kötü, doğru ve yanlış hakkındaki inançlarını ve değerlerini ifade eder. Bu değerler, genellikle kültürden, dinden ve geleneklerden beslenir. Örneğin, bir toplumda ahlak kuralları, o toplumun tarihsel ve kültürel birikimlerinden etkilenir ve bireylerin günlük yaşamlarında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirler.
Etik ise daha çok felsefi bir disiplindir ve belirli durumlarda nasıl davranılması gerektiğini sorgular. Etik, evrensel prensipler ve soyut ilkeler üzerine kuruludur. Mesela tıp etiği, doktorların hastalarına karşı nasıl davranması gerektiğini belirlerken iş etiği, iş dünyasında dürüstlük ve adalet prensiplerini ortaya koyar. Etik, ahlaktan farklı olarak belirli bir toplumun dışında genelgeçer kuralları ve ilkeleri ele alır.
Bu iki terimin doğru kullanımı da önemlidir. Ahlak genellikle kişisel ve toplumsal değerlerle ilgilidir ve bireylerin günlük yaşamında uyulması gereken normları kapsar. Etik ise daha evrensel ve mesleki bağlamlarda kullanılır ve belirli mesleklerde doğru davranış kurallarını tanımlar. Bu ayrımı yaparak, ahlaki ve etik kavramlarını daha doğru ve yerinde kullanabiliriz.
Etik ve ahlak, insan davranışlarını yönlendiren temel prensiplerdir. Ancak bu prensipleri belirleyen ne olmalıdır?
Etik ve ahlak, insan davranışlarını yönlendiren temel prensiplerdir; bu prensiplerin belirlenmesi karmaşık ve çok boyutlu bir süreçtir. Bu sürecin merkezinde insanın doğası, toplumun kabulleri, kültürel normlar ve zamanın getirdiği değişimler yer alır.
İnsan doğası, etik ve ahlaki prensiplerin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. İnsanların temel ihtiyaçları, duyguları, akıl yürütme yetenekleri ve empati gibi doğal eğilimleri, ahlaki ve etik kuralların oluşumunu etkiler. Toplum, bireylerin ahlaki ve etik davranışlarını büyük ölçüde şekillendirir. Toplumsal normlar, gelenekler ve yasalar, bireylerin neyin doğru veya yanlış olduğu konusundaki algılarını belirler. Bunun dışında din, felsefi düşünceler, ekonomik koşullar ve politik yapılar da etik ve ahlaki prensiplerin belirlenmesinde etkili olur.
Bu prensipler evrensel midir yoksa kültüre ve zamana göre değişir mi?
Bazı etik ve ahlaki prensiplerin evrensel olduğu kabul edilir. Örneğin, haksız yere cana kıymanın yanlış olduğu, dürüstlüğün ve adaletin değerli olduğu gibi prensipler, çoğu kültürde ve zamanda kabul görmüştür.
Etik ve ahlaki prensipler, kültürel ve tarihsel bağlamlara göre de değişiklik gösterebilir. Örneğin, bir toplumda kabul edilen bir davranış, başka bir toplumda kabul görmeyebilir. Benzer şekilde, tarihsel süreçte değişen ekonomik, sosyal ve politik koşullar, ahlaki normların ve etik anlayışların değişmesine yol açabilir.
Günümüzde, yasal düzenlemelerin insanları sadece cezai sonuçlardan korkarak değil, gerçek ahlaki değerlerden kaynaklanan sorumluluk duygusuyla da hareket etmeye teşvik etmesi gerektiği düşüncesindeyim. Sizce hukukun ötesindeki ahlaki sorumluluk duygusunu güçlendirmek için insanların ve dolayısıyla toplumların gerçek ahlaki değerlere daha fazla önem vermesini sağlamak için neler yapılabilir?
Bu dünyada en temel sorunun insan olmak ve insan olmanın da şahsiyet sahibi olmak ya da kişilik oluşturmak anlamına geldiğini fark edersek insan olmanın esasen şahsiyet inşasına dönüştüğünü görebiliriz. İslam düşüncesinde şahsiyetin inşası ne doğuştan gelen değişmez bir güçtür ne de toplumun bir hediyesidir. Onu meydana çıkaran belli ruhi dönüşümler vardır. Bu dönüşümler şu şekilde ifade edilebilir: “Bilme”, “eyleme”, “süjeler arası ilişkide bulunma, yani yaşama” ve “sorumluluk sahibi olma ya da yayma süreçleri”. Elbette bu sıralama bir tercihi gösterir ve felsefi ekollere ya da filozoflara göre değişebilir.
Şahsiyetin bilgisel inşası, olguları manalarıyla idrak etmeyi ve bunlar hakkında hüküm verecek bir zihniyetin oluşmasını işaret eder. Kişi, zihniyet sayesinde varoluşu idrak edebilmek için bir perspektif, bir çerçeve inşa etmek zorundadır. Çünkü sınırsız sayıdaki olgu ve olayları sınırlı imkânlarla kuşatmak ya da kavramak ancak onları bir çerçeve, bir perspektif içinden idrak etmekle mümkündür. Bu şekilde olgu ve olaylar şahsiyette bütünlüklü ve anlamlı hâle gelirler. Kişi, hazır bulduğu ya da oluşturduğu zihniyet ile yöneldiği olgu ve olayları anlamlandırır; onlara karşı davranışlarını ve tepkilerini oluşturur. Bununla beraber zihniyet, birtakım inançların, kavramların ve temsillerin benimsenmesi ya da takip edilmesi olarak anlaşılmamalıdır. O, her dem yenilenen bir süreç olmalıdır. Bu, düşüncenin eskiyi koruması ile yeniyi üretmesi arasındaki diyalektiği gündeme getirir. Eğer fikrî yeteneğimiz kavramları yeni durumlara göre anlamlandırıp üretebiliyorsa, bu durumda zihniyet geçmişi gelecek ile irtibatlandırabilir ve yeni manalar üretebilir. Şahsiyetin bilgisel inşası, duygu, zihin ve iradenin birlik ve bütünlük arz eden bir yapı hâline gelmesidir.
Şahsiyetin eylemsel inşası, değerlerin yaşama pratiğinde tezahür etmesidir. Eylem sadece insanda vardır. Bilgi sorununda olduğu gibi eylem probleminde de süje-obje ikiliği kendini gösterir. Bu ikilik hem zıt hem de tamamlayıcıdır. Onlar zıttır çünkü süje olan şey obje, obje olan ise süje olmaz. Aynı zamanda tamamlayıcıdır çünkü süje olmazsa obje, obje olmazsa süje olmaz. Bu çift özelliğinden dolayı onların aynı zamanda kavranması imkânsızdır. Her eylemde hem arzu hem arzu edilen, hem ihtiyaç hem ihtiyaç duyulan, hem hüküm hem hükmolunan şey vardır. Her eylemde bu çift karakter ve onların aynı zamanda kavranma imkânsızlığı dikkatimizi onlardan ya biri ya öteki üzerine çevirerek onu meydana çıkarmaya bizi zorlar. Eylemle değeri şimdi ve varolana dönüştürürüz. Bunun anlamı, insani ruhun yaratıcı etkisinin zamanda gösterilmesidir. Bu etki, şimdide geçmiş ile geleceğin birleştirilmesidir.
Şahsiyetin ilişkisel inşası yaşamlarımızda tezahür eder. Yaşamak, değerler ve inançlarımızı başka benlerle girdiğimiz ilişkilerde gerçekleştirmek demektir. Değerler elbette süjeler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar. Zira değer, yalnızca iradi mücadele içinde ötekinin tanınmasıyla başlamaz; aynı zamanda ahlaki bir özne olarak konumuyla uyumlu bir şekilde onun düşünceleri, planları ve amaçları olduğu gerçeğini tanıma veya tasdik ve buna saygı duymayla başlar. Değerlere sahip bireyler arasındaki ilişkiler olmaksızın ahlaki fail olmak mümkün değildir. Zira şahsiyetin asıl anlamı, kendisini zaman içerisinde, geçmiş ve geleceğe doğru, bireysel değil, toplumsal olarak yayabilmesindedir. Yalıtılmış benlik anlamsızdır, çünkü toplumsal bağlamı dışındaki bir ben’in hiçbir anlamı yoktur. Birey olarak özerk olsak da benlerimiz, parçası olduğumuz topluluklarca şekillendirilir. Birey, “kim” ve “ne” olduğunu, ancak ilişkiler ağında ortaya koyabilir. Bu nedenle şahsiyetimiz ya da kim olduğumuz, eylem ve niyetlerimizde ortaya çıkan ve başka benlerle ilişkide olduğumuzda gerçekleşen ahlaki bir ilkedir. Şahsiyet yaşam boyunca başka benlerle girdiğimiz ilişkilerde oluşan bir yapıdır. Bu, sabit ve tamamlanmış değil; aksine daima oluşum sürecinde olan bir yapıdır. Bu yapı değerlendirmelerimiz sonucu gerçekleştiği için tüm değerlendirmelerimiz, değerlendirdiğimiz şeylerden çok kendimizin ne olduğunu ortaya koyar. Bu yüzden umursadığımız ya da değer verdiğimiz şey, ne tür bir insan olduğumuzu gösterir; tüm seçimlerimiz ve değerlendirmelerimiz de bizi biz yapan şey olur.
Şahsiyetin sorumluluk aşaması; sorumlu olma, sorumluluk alabilme kapasitesiyle alakalıdır. Sorumluluk, esasen yaşamın anlamı ile derinden alakalı; tüm bilgi ve inanç düzenlerinden önce gelen bir zemini seslendirir. Bu yüzden ahlaki fail olmanın en genel ve en kesin şartı sorumluluk fikridir. Ahlaki fail olabilmenin süreçleri olan bilme, eyleme ve yaşama ancak sorumluluk fikriyle tamamlanır. Zira bir amacın gerçekleştirilmesi ya da olumsuzluğun giderilmesi sorumlulukla gerçekleşir. Sorumluluk, tam anlamıyla özgür seçmeye dayanan bir istem olarak tarif edilir. Bu istem, elbette bir bilinç işidir. Bilinci sayesinde sorumlu kişi yükümlülüğünü yük olarak taşımaz. Onu bir gereklilik, bir itme kuvveti olarak görür. İnsanın içinden gelen bir itme kuvveti, harekete geçirici kuvvet ve sonsuzluğa atılmak isteyen aktif bir irade olarak düşünmeyi doğurur ve insan düşündükçe yapacağı eylemler karşısında kendisini daha fazla sorumlu hissetmeye başlar. Bu çerçevede tam bir sorumluluk kişinin hem kendisine hem de başkalarına karşı eylemlerindeki sorumluluğunu kapsar ve tek kişilik bir zeminde gerçekleşse de bütün insanlığa açılır. Ahlaki fail olmanın en temel şartı olarak sorumluluk, bir bilinç işi olduğu kadar aynı zamanda bir gönül işidir. Her sorumlu sorumluluğunu sevinç içinde gerçekleştirir. Zira hiçbir sorumluluk kaba bir akılcılıkla sonuna kadar götürülemez. Her sorumluluk, geleceğe açılan bir yönelim olmakla bir umudun ışığında heyecanlarla kendini gerçekleştirir. Sorumlu olmak gündelik bir eğilim değil; aksine yaşam boyu süren birbirleriyle örgütlenmiş amaçlarında gerçekleşen; amaçlar değişse de yükümlülüğün sürdüğü bir etkinliktir.
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Celal Türer 1963’te İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini İstanbul’da tamamladı. 1987’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1987-1993 yılları arasında Elazığ ve Sivas’ta öğretmenlik yaptı. 1993 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi oldu. 1997’de “William James’in Ahlak Anlayışı” çalışmasıyla doktor ünvanını aldı. 1998’de Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalına yardımcı doçent olarak atandı. Oklahoma State Üniversitesi Felsefe Bölümünde “Pragmatizm” ile ilgili araştırmalarda bulundu. Mayıs 2004’te doçent oldu. Kaliforniya Üniversitesinde “Dinî Çoğulculuk” ve Southern Illinois Üniversitesinde “John Dewey” ile ilgili araştırmalarda bulundu. 2010 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalına profesör olarak atanan Türer’in çalışma alanı, “pragmatizm, ahlak ve İslam düşüncesi”dir.