YALIN GELDİM YALIN GİDECEĞİM

Gülşen ÜNÜVAR

Dinle özü yalın!
Nice zamanların üzerinden nice vakitler, nice sular, nice rüzgârlar geçti. Nice kelebekler bilmem kaç kanat çırptı yetişebilmek için ânâ. Kaç karınca önündeki bilmem kaç kışı düşünerek koşturdu durdu, yük taşıdı yuvasına. Kaç kuş göç etti, göçten döndü bilmem kaç kere. Bulutlar gitti gitti geldi; gökyüzü bir aydınlandı, bir karardı, şu yorgun göz kapaklarım kim bilir kaç kez açıldı açıldı kapandı. Belki bin, belki bir soluğa sığdı geçti gitti şu anlattıklarım. İşte şimdi yine vazifemin başındayım; kalem ile kâğıt önümde, satır satır dökülecek kelimeleri derlerim zihnimde. Olduğu gibi dökmek isterim aslında sana içimi ama ne kadar çok söylesem o kadar azalır etkisi. Korkarım sıkmaktan, yormaktan, bıktırmaktan. Öyle ya okuyanın, dinleyenin de bir tahammülü olur. Ne yapar eder tahammülümü artırırım dediğini duyar gibiyim evlat. Deme! Sözün yararı olmaz çok söylemekle. Ya da söze şaşırıp çok dinlemekle.* Her şey kıvamında, kararında ve hatta zamanında güzel. Kararını iyi tutturmak lazım zerdenin.

Sana hâl hatır bile sormadan mektuba başladım ya gel şimdi de bir tatlı tarifi vereyim tam olsun. Zordur zerde tatlısının kıvamını tutturmak. Allah muhafaza, fazla kaçırıverirsen nişastayı, taş gibi kalır. Cimrilik edip az tutarsan pirincini, cıllık cıllık oluverir. Ne yapana faydası olur o vakit ne de yiyene. Ayıp olmasın diye kendini zorlar da son kaşıkta tat alma umudu ile tahammülüne yaslanırsan hem zerdenin zerdeliğine, hem de özünün özüne kıymetsizlik yüklemiş olursun. Tatlının tadı kaçtığı gibi yiyenin de yapanın da tadı kaçtı biz laflarken. Ekşidi yüzler, buruldu ağızlar, kıvrıldı burunlar; niyetler bozuldu. Kıvamını kaçırınca ne keyif kaldı ne tat, ne tahammül kaldı ne şad! Söz de böyledir evlat, kararında değil ise keyifler kaçar, sıkıntı başlar. Ne demiş bilenler; Dilim kendini tutamadı, çok söyledi. Sözüm eksilmedi, değeri eksildi.* Bırakalım değeri ile kalsın söz. Bırakalım herkes zerdesini ağız tadı ile yesin, tatlı söylesin, tatlı dinlesin.
Mektubuma ha başladım ha başlayacağım, evladın hatırını ha sordum ha soracağım derken sabahı ettim. Dışarıda gün doğmak üzere. Doğudan güneş başını kaldırdı. Dünyanın her tarafı kuğu rengine döndü. Melek yüzü gibi parladı dünya. Gökyüzü kâfur saçılmış gibi oldu.* Güneş miydi gözümün aydığı yerleri bu kadar muhteşem kılan, yoksa sana yazıyor olmak mı bilemedim evlat. Buralarda böyle güzel böyle şahane bir sabah başladı. Dilerim senin gönlün de iklimin de sabahın da böyle, bu kadar aydınlıktır. Dilerim doğan her günü bir nimet, aldığın her nefesi bir servet, gördüğün her güzelliği bir dövlet bilesin. Yaşam denen yolu ve yolculuğu ancak bu şekilde değerli kılabiliriz çünkü. Ahlanıp vahlanmakla ömrümüzü heba edeceğimize, bize bahşedilmiş nefesi hayırla harcayalım derim ben. Bazen de tam tersi olur insanda; nimeti daim, serveti kaim, dövleti salim beller. Ne yaparsa yapsın tükenmeyecek gibi gelir etrafındaki variyetler. Bağlanır dünya malına, şatafata, gösterişe… Bak bakalım sonra çıkabiliyor mu işin içinden? Ölümü aklına getiren insan böyle bu kadar bel bağlar mı dünyalığa? Bağlamaz elbet, kaptırmaz kendini akan suyun coşkusuna. Güzellikleri fark edebilme meziyeti ile onları daim kendisinin zannetme hissi… İşte bu iki durum arasındaki mesafenin ayırdına vardığın vakit, dünyadan nasıl gelip geçilmesi gerektiğinin idrakine ulaşmışsın demektir. Sana da naçizane budur öğüdüm; gör ama hep de göreceğim zannına kapılma. İstemem ki kimse şu cümleyi kurmasın, yolun sonuna gelip de eyvahın ele geçmeyeceği vakitlerde uyanıp; Yalın gelmiştim, yalın gideceğim yere. Neden kendimi dünyaya bunca ısıttım.*
Isıtma evlat! Kendini, gönlünü, özünü ısıtma bu dünyaya. Geçici olan bu âleme ısıtma, ısınma. Bak geldi geçiyor ömrüm, ilk günkü gibi yalın mı bilinmez gönlüm. Gösterişsiz kalmak için harcadım ben bunca vaktimi ama bilmem eriştim mutlu sona bilmem erişmedim. Sadelik belledim dünyadaki cismimin mekânını. Sade yedim, sade giydim, sade gezdim. Sade dedim diyeceğimi, lafı dolandırmadan dağ tepe, lafazanlık etmeden anlatmaya çalıştım meramımı. Kısa ve öz tuttum nasihatlerimi. Gösterişten uzaktı hayata baktığım mütevazı pencerem. Ne gördüysem onu anlattım mesela, ne eksik ne fazla. Ama bakış var bakış var; sen dersin dağ, ben derim ulu bir yükselti, üstünde yeşilin her tonundan ağaçlar, onların arasında gizlenen yaşamın süsü hayvanlar, renkten renge boyanmış, rüzgârla dans eden otlar, taşlar, kuşlar… Sen dersin esvabımdaki ipekler nasıl da parlar, nakış nakış oyalar, tokalar, kınalar. Ben derim bir metre kumaş ile bir çift çarık, yetti de arttı bana dünyalık.
Daima sadelikten yana ol evlat! Kandıramasın seni dünyanın şatafatı. Sade geldiğin yere sade döneceğini aklının bir köşesinde sak tut. Sevmelerin, düşüncelerin, yorumların, yiyip içtiklerin, giyip gezdiklerin, kendine dost yaren bellediklerin, bakışın, gülüşün ve hatta gidişin bile yalın olsun. Bak o zaman nasıl hafifleyeceksin. Zihninde güzelliklere daha fazla yer açılınca nasıl da nimet belleyeceksin tek bir nefesi.
Çok söyledim, çok dinledin evlat. Gel daha fazla incitmeyelim tahammülün izzetini. Yalınca kal, hoşça kal. Selametle…
*Kutadgu Bilig