HZ. PEYGAMBER’İN KARAKTER İNŞASINDAKİ ROLÜ
Doç. Dr. Yaşar AKASLAN
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Allah (c.c.), insanları en güzel surette (ahsen-i takvim) ve temiz fıtrat üzere yaratmıştır. Bu durum, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dilinde “Her doğan, İslam fıtratı üzere doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenâiz, 92) şeklinde yer bulmuştur.
Rabb’imiz zamanla ve çeşitli vesilelerle tevhid akidesinden uzaklaşarak bozulan karakterleri onarmak için tertemiz kalabilmiş kişilerden peygamberler seçip onları, dejenere olan şahsiyetleri yeniden inşa etmek üzere vazifelendirmiştir. Bu bağlamda “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun…” (Rûm, 30/30) diye hitap ettiği buyurarak Resul-i Ekrem’i bu elçilerden biri kılmıştır. Peygamber Efendimiz de bahsedilen zor yükü omuzlayarak yozlaşan insanları ve toplumları asıl kimliklerine davet etmek üzere görevlendirildiğine “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l Halk, 8) sözüyle işaret etmiştir.
Tarih boyunca peygamberler temiz fıtrattan uzaklaşmış toplumlara gönderilmiştir. Bu çerçevede Allah Resulü’nün başlıca görevi kirlenip bozulan fıtratları yeniden asli hüviyetiyle buluşturmaktır. Muhatap olduğu Arap toplumunun ne derece kokuşmuş olduğunu, doğup büyüdükleri Mekke’den Habeşistan’a (Etiyopya) hicret etmek zorunda bırakılan muhacirlerin temsilcisi Cafer b. Ebu Talib’in Habeşistan necaşisine söylediği şu sözler gözler önüne sermektedir: “Ey hükümdar! Biz cehalet içinde yaşayan bir toplumduk. Putlara tapar, leş yer, fuhuş yapardık. Akraba ile münasebeti keser, komşuluk haklarına riayet etmezdik. Kuvvetli olanlarımız zayıfları ve kimsesizleri ezerdi. Biz toplum olarak bu hâlde iken Allah bize acıdı da lütfedip içimizden birini peygamber olarak gönderdi. Soyu, iffet ve şerefi hepimiz tarafından bilinen birisini... O, bizi Allah’a ibadete çağırdı. Atalarımızın asırlardır taptıkları ağaç ve taş parçalarını terk etmemizi telkin etti. Bizi doğru söylemeye, emanete ve akrabalık bağına riayet etmeye, komşularla güzel geçinmeye, kan dökmekten sakınmaya; fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten uzak durmaya çağırdı. Yalnızca Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emretti. Namaza, sadaka ve iyiliğe, oruca davet etti. Biz de ona inandık, getirdiği dine uyduk. Allah tarafından getirdiklerini tasdik ettik. Onun haram dediğini haram bildik, helal dediğini helal kabul ettik. Bundan dolayı içinde yaşadığımız toplum bize düşman kesildi. Bu sebeple hicret ederek ülkenize geldik.” (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, 1/362)
Görüldüğü üzere Cafer b. Ebu Talib, Cahiliye Dönemi’nin hâl-i pürmelalini özetlerken âdeta şu ayetin açıklamasını yapmıştır: “Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden; onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)
Tertemiz fıtratını muhafaza etmiş olan, aynı zamanda vahiyle terbiye edilen Hz. Peygamber, bu durumu “Beni Rabb’im terbiye etti ve en güzel şekilde terbiye etti.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 1/12) şeklinde dile getirmiştir. Resûlullah, içine doğduğu toplumun bozulmuş karakterini yeniden inşa etme misyonunu yüklenmiş, bu hususta hayret edilesi çaba sergilemiştir. Cenab-ı Hakk’ın, yaşadığı topluma ve sonraki nesillere örnek şahsiyet olarak gösterdiği Peygamberimizi “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) buyurmak suretiyle üsve-i hasene/en güzel örnek (Ahzâb, 33/21) kılması tam da meselenin bu yönüne işaret etmektedir. Resul-i Ekrem de müminlere olan düşkünlüğü, sevgisi, şefkati, hoşgörüsü, alçak gönüllülüğü, güler yüzlülüğü, nezaketi, adaleti, dürüstlüğü, fedakârlığı, sabır-sebatı, affediciliği, vakarı, cesareti, dost ve düşmanlarına olan tutumu gibi pek çok meziyetiyle erdemli bir ömür sürmüştür. Peygamber olmadan evvel bile onun herkesçe takdir edilen örnek ahlakı Hz. Hatice validemizin dilinden şöyle ifade edilir: “Allah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen, akrabalık bağlarını sıkı tutar, doğru söz söyler, bakıma muhtaç olan kimselere yardım eder, elinde avucunda olmayana verir, misafiri ağırlar ve haksızlığa uğrayanlara destek olursun.” ((Buhari, “Bed’ü’l-Vahy”, 33)
Allah Resulü, temel misyonu olan şahsiyet inşasında birçok ilke gözetmiştir. Bu prensiplerden biri de nezakettir. Kendisinden yaşça büyük küçük fark etmeksizin herkese kibar davranmış, kalp kırmadan ve yumuşak bir üslupla iletişimde bulunmuştur. Öyle ki kıyamet günü Allah katında insanların en şerlisinin, dünyadayken kötülüğünden korunmak için insanların terk ettiği yahut karşılaşmak ve konuşmaktan kaçındığı kimse olduğunu (Buhari, Edeb, 28) belirtmiştir.
Peygamber Efendimizi daima muhatabının durumunu dikkate alarak anlayış ve kolaylık prensibiyle hareket eden biri olarak görmekteyiz. Örneğin bir ramazan günü işlediği hatadan ötürü pişmanlık duyup panikleyen ve yakınlarına danışarak çözüm yolu arayan Seleme b. Sahr’a oldukça sert tepki gösterilmişti. Hayli üzülmüş bir vaziyette merhamet peygamberine durumunu anlattığında Seleme’nin hatasına kefaret olabilecek en makul çözümü Resul-i Ekrem sunmuştu. Bunun üzerine Seleme çevresindekilere “Ben sizde dar görüşlülük ve anlayışsızlık; Allah Resulünde ise hoşgörü ve anlayış buldum.” (Ebu Davud, Talak, 16-17) demişti. Öte yandan Peygamberimiz, yapılan önemli bir hatadan haberdar olduğunda kusuru işleyeni rencide etmeksizin ve isim zikretmeksizin “Bazı kimselere ne oluyor ki…” şeklinde cümleye başlar, söz konusu yanlış davranıştan bahsederdi. Hasılı, şahıslar üzerinde değil olaylar üzerinde duran Hz. Peygamber’in bu metodunun modern dönem eğitim-öğretiminde en ideal yöntem olduğundan söz edilmektedir.
Son derece hoşgörülü olan ve bu özelliğini eğitim sistemine yansıtan Hz. Peygamber’i “güzel ahlakın bedene bürünmüş hâli” şeklinde tavsif etmek mümkündür. Kur’an, Hz. Peygamber’in çevresine karşı anlayışlı olmasını “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi...” (Âl-i İmrân, 3/159) şeklinde dile getirmektedir. Resul-i Ekrem’in bu yönüne, ashab-ı kiramdan Muaviye b. Hakem es-Sülemî’nin yaşadığı olay güzel bir örnek teşkil etmektedir. Rivayete göre Allah Resulü’nün arkasında saf tutup namaz kıldıkları sırada sahabeden biri hapşırmıştır. Cemaat, “Yerhamükallah” diyerek mukabele eden Muaviye’ye rahatsız eden gözlerle bakmış, tedirginleşen Muaviye’nin “Neden bana öyle bakıyorsunuz?” sorusu üzerine ellerini dizlerine vurarak onu susturmak istemişlerdir. Duruma öfkelenmesine rağmen sükût etmek zorunda kalan Muaviye yaşadığı hadiseye dair şu sözleri dile getirmektedir: “Resûlullah namazı bitirince bana o kadar iyi davrandı ki… Gerek ondan önce gerekse sonra kendisinden daha güzel bir öğretmen görmedim. Allah’a yemin ederim ki beni ne azarladı ne dövdü ne de bana hakaret etti. Sadece, namaz kılarken dünya kelamı konuşulmayacağını, namaz ibadetine uygun olan sözün tesbih, tekbir ve Kur’an kıraati olduğunu söyledi.” Şefkat peygamberinin, namazı neden düzgün kılmadığı hususunda Muaviye’ye çıkışmaması gönülleri nasıl fethettiğini göstermektedir. Görüldüğü üzere Hz. Peygamber son derece müşfik davranmış, mescitten ve namazdan soğumaya neden olabilecek herhangi bir tavırda bulunmamıştır. Bir başka gün mescidi kirleten bir bedeviyi kızmaksızın uyarmış (İbn Mâce, Taharet, 78), duruma öfkelenip bedevinin üzerine yürüyen arkadaşlarını ise şu ifadelerle sakinleştirmiştir: “Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı değil!” (Tirmizi, Taharet, 112) Bu bağlamda Peygamberimiz herhangi bir konuda birini görevlendirdiğinde ona “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz! (Buhari, İlim, 11) telkininde bulunurdu. Kendisi de Hz. Aişe’nin belirttiğine göre herhangi bir konuda muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhari, Menâkıb, 72)
Söz ve davranışlarında daima itidal üzere olan Resûlullah gereksiz yere konuşmazdı. Başkası söz aldığında ise konuşanı saygı çerçevesinde dinlerdi. Bulunduğu mecliste ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, sıkıldığını hissettirecek herhangi bir imada bile bulunmazdı. Muhatap kim olursa olsun hüznüne ve sevincine eşlik ederdi. Bu çerçevede kendisine yeni bir gömlek alınan küçük kız çocuğuna (Ümmü Hâlid) “Çok güzel! Gömleğini güle güle giy!” (Buhari, Cihad, 188) buyurmuş, üzerindeki yeni elbiseyle mutlu olan çocuğun sevincine hem ortak olmuş hem de çocuğun seviyesine muvafık şekilde mutluluk belirten kelimelerle sevincini izhar etmiştir. Yine Enes b. Mâlik’in kardeşi Zeyd’in (Ebu Umeyr), kendisiyle oynadığı “Nuğayr” denen serçeye benzer küçük bir kuşu vardı. Nuğayr öldüğünde Zeyd çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Peygamber Efendimiz küçük Zeyd’i hem teselli etmiş hem de onunla şakalaşmıştı. Çocuk, Resûlullah’ın gösterdiği ilgiye çok sevinmişti. (Buhari, Edeb, 112) Örneklerden anlaşılacağı üzere Peygamberimiz, çocuklarla iletişiminde de ümmetine örneklik teşkil etmiştir.
Peygamberimiz, insanları bıktıran uzun konuşmalar yapmaz, usandıran işlerden uzak durulmasını ümmetine ısrarla vurgulardı. Nitekim bir gün sahabeden biri “Ey Allah’ın Resulü! Filanca kimse namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki sırf bu yüzden sabah namazına gitmiyorum!” şeklinde şikâyette bulunmuştu. Namazı uzatan kişiye hiddetlenen Hz. Peygamber çevresindekilere şöyle buyurmuştu: “İçinizden bazı kimseler insanları nefret ettiriyor. Hanginiz cemaate namaz kıldıracak olursa namazı kısa tutsun! Zira cemaat arasında zayıfı, yaşlısı, hastası, işi-gücü olanı vardır.” (Buhari, İlim, 28) Bu konudaki uygulamasını da Resûlullah şöyle dile getirmektedir: “Uzun müddet kıyamda kalmak niyetiyle namaza dururum. Ancak bir çocuğun ağlamasını duyduğumda annesine zahmet vermemek için derhâl kısaltırım.” (Buhari, Ezân, 65)
Tüm bu zikredilenler etrafında Peygamber Efendimizin İslam ümmetinin bireysel ve toplumsal açıdan karakter inşasındaki rol modelliğini en güzel şekilde ifa ettiğini ve örnekliğini hem sözleriyle hem de lisanıhâliyle gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Temiz fıtrata göre yaşayıp sahabeyi bu çerçevede eğitmesi ve onları sonraki nesillere örnek şahsiyetler olarak miras bırakması, kendisine olan minnettarlığımızı her daim gündemde tutmaktadır.