OYUN VE FİLMLERDE YAŞ SINIRI

Kübra TAŞKIRAN
Psikolog

Çocukları ekran yoluyla maruz kalabilecekleri içeriklerin olası zararlarından koruma çabası, neredeyse bu mecranın doğumu ile bir tarihlenebilmektedir. 28 Aralık 1895’te Paris’te gerçekleşen ilk sinema gösteriminden sadece on yedi yıl sonra 1912’de İngiltere’de sinema filmleri “Genel İzleyici” ve “Yetişkin” şeklinde sınıflandırılmaya başlandı. Bu genel tanımlama, zamanla hem daha ayrıntılı yaş kategorilerine dönüştü hem de dünyanın farklı noktalarında televizyon ekranlarını ve video oyunlarını da kapsayacak şekilde gelişimine devam etti. Ülkemizde ise sinema filmlerinin yaşlara göre sınıflandırılması ve yaş işaretlerinin ilk kullanımı 1986 yılında gerçekleşmiştir. Bunu Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK) televizyon yayınları için 2004 yılında uygulamaya aldığı yaş sınıflandırması ve 2006 yılında hayata geçirdiği “Akıllı İşaretler” uygulaması takip etmiştir.
Çocukların hem fiziksel dünyada hem de ekran karşısında gelişim düzeylerine uygun deneyimler yaşamalarını sağlamaya çalışmak son derece önemlidir. Özünde bu iki çabayı birbirinden farklı şekilde ele almamak gerekir. Örneğin bir dış mekân aktivitesini düşünelim. Gidilecek alanda arazi düz mü, eğimli mi? Deniz, havuz, göl, dere veya akarsu var mı? Sarp kayalıklar, derin uçurumlar var mı? Hava şartları nasıl? Aktivitemiz eksi on derecede bir dağ tırmanışı mı yoksa yirmi derecede piknik mi? Nasıl ki söz konusu aktiviteye çocuklarla katılmak mantıklı mı, mantıklıysa ne gibi hazırlıklar yapmalı, ne gibi risklere karşı hazırlıklı olmalı gibi önemli kararları verebilmek için aktivite öncesinde rehberlere, broşürlere, haritalara, internet sayfalarına başvuruyorsak ekran karşısında çıkacağımız yolculuk çocuğumuza ne derece uygun anlamak için de konunun uzmanlarının rehberliğine ihtiyaç duyarız. Akıllı işaret uygulaması sayesinde uzmanlarca belirlenen yaş uygunluk değerlendirmeleri her içerik başlangıcında âdeta bir yol uyarı işareti gibi doğrudan anne, baba ve çocuğun kendisine iletilerek bu ihtiyaç karşılanmış oluyor.
Çeşitli yaş gruplarında çocukların gelişimsel seviyelerini, duygu ve düşünce dünyalarını ele alarak konuyu biraz daha açalım. Örneğin iki yaş ve öncesinde çocukların son derece kısıtlı bir muhakeme yeteneği vardır. Hayata dair temel bilgileri deney ve gözlemlerine dayanarak basit çıkarımlar yoluyla edinirler. Bu dönemde sağlıklı gelişebilmek için dokunmak, koklamak, atmak, tutmak, en önemlisi de insanlarla bire bir iletişim içinde olmak hayati öneme sahiptir. Ayrıca duyular yoluyla edinilen yeni verilerin bilgiye dönüşmesi için üzerlerinde sakince düşünmeye dolayısıyla zamana ihtiyaç vardır. Bir nesnenin görüş alanı dışına çıktığında varlığını sürdürdüğü bilgisi bile bu evrede çok büyük bir aydınlanmadır. Dolayısıyla bu dönemde çocukları hiçbir gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamayan bilakis düşünme süreçlerini bozguna uğratan ve muhtaç oldukları gerçek deneyimlerden mahrum kalmalarına sebep olan ekranlardan tamamen uzak tutmak, çocukların yemek ve uyku ihtiyaçlarını sağlamak kadar değerlidir.
Çocuklar iki altı yaş aralığına geldiklerinde muhakeme yetenekleri her ne kadar görece ilerlemiş olsa da henüz kendilerini tam merkezinde zannettikleri dünyayı sadece somut seviyede algılayabilmektedirler. Ne görüyor, ne duyuyorlarsa elle tutulur, gözle görülür seviyede gerçektir; asla kendisinden uzak veya alakasız değildir. Zihni bu şekilde çalışan biri için ağzından salyalar saçarak insanlara saldıran bir canavarın, kurşunların havada uçuştuğu bir film sahnesinin veya gerçek savaş görüntülerinin ne demek olduğunu düşünün: O canavar her an karşısına çıkabilir, filmdeki katiller de ölümler de gerçektir ve savaş her an kendisini yaralayabilir. Bu, içinde yaşadığını düşündüğü son derece güvensiz korku dolu dünyanın, çocuğun zihni ve duyguları için ne derece yorucu ve yıpratıcı olduğu aşikârdır.
Dünyanın merkezinden ayrıldığı yedi-on bir yaş aralığında ise çocuk, yeni edindiği mantıksal düşünme becerisi sayesinde, her gördüğünü olduğu gibi alıp âdeta doğa kanunları gibi doğru kabul etmekten büyük ölçüde kurtulmuştur. Ancak henüz somut düşünme sınırlarından çıkamamıştır. Artık hayranı olduğu kahraman uçabildiği için kendisinin de uçabileceğine inanmayacak kadar hayat deneyimi vardır ama maruz kaldığı ahlaki yönden sorunlu davranışları örnek alma noktasında hâlâ risk altındadır. İleride kişiliklerini oluşturacak değer yargıları için gerekli olan nesnel gerçeklik temelinin bu dönemde atıldığı düşünüldüğünde olumsuz örnek teşkil eden davranışlara maruz kalmaktan korunmalarının, doğru ile yanlışı ayırt edebilme becerilerinin gelişiminde nasıl bir öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Çocuklar on bir yaşına geldiklerinde ise soyut ve farazi düşünce becerileri gelişir. Artık canavarlara inanmaz, ölen oyuncuların rol yaptıklarını bilirler. Doğru ile yanlış, iyi ile kötü hakkında temel düzeyde bilgiye de sahiptirler. Ancak muhakeme yetenekleri tam olarak gelişmemiştir. Bunun yanında, duygularıyla hareket etmeye meyilli, dürtü kontrolü noktasında zayıf oldukları bir dönemden geçmektedirler. Bu dönemde, çocukları duygularını manipüle edecek, hazır olmadıkları yaşam deneyimlerine yönlendirecek, kendilerine veya çevrelerine zarar verici davranışlara teşvik edebilecek her türlü tahrik unsurundan korumak gerekmektedir. Aksi takdirde anlık dürtülerle örülü, tehlikelerle dolu, amaçsız veya kötü amaçla kullanılabilir bir hayat akışına kapılmaları riski söz konusudur.
Çocukların geçtikleri gelişimsel evrelerin özellikleri düşünüldüğünde, onları her türlü olumsuz etkiden korumanın önemi açıkça görülmektedir. Üstlendikleri bilgilendirici ve uyarıcı rolle akıllı işaretler, sonsuz gerçekliğin üretilip sunulabildiği televizyon ekranları karşısında çocuklarımızı koruma açısından hayati bir görevi yerine getirmektedir. Ebeveynler onlar sayesinde çocuklarını gelişim düzeylerine göre hazır olmadıkları içeriklerden koruyabilmekte, çocuklar da küçük yaştan bilinçli tüketici olma şuuru kazanmaktadır.