BİR AHLAK İLKESİ KÖTÜLÜĞÜ
İYİLİKLE SAVMAK
Dr. Kübra ÇİÇEKLİ
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُؕ اِدْفَعْ بِالَّتٖي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمٖيمٌ
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcacık bir dost oluvermiş!”
(Fussilet, 41/34)
Normlardan oluşan yaşam dinî, ahlaki ve dünyevi parametrelerce de kabul gören kurallar ve kaideler bütünüdür. Bunlar içerisinde belki de diğerlerine göre nispeten daha az denetlenebilen, bu dünyada takdir edilebilen ahlak, üzerinde en çok durulması gereken unsurdur. Her şeyin kurallara ve kanunlara bağlandığı modern dünyada, ahlaklı olmanın referans değerinin yasalara uymak olduğu zannedilir. Hâlbuki yasaların el atamadığı kör noktalarda toplumla, çevreyle kurduğu ilişkilerde ahlak aracılığıyla insan nefsi terbiye edilir. Dolayısıyla çoğunlukla insan ilişkileri ile kendini var eden ve resmî sınırlar içinde kesinlik gösteremeyen flu bir alana çekilen ahlaki davranış, sınırları Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş, kötülüğe karşı iyiliğin öne çıkma serüvenidir. Hayat seyrinde mütekâmil olmak, nefsin aşırılıklarını kontrol altına almayı, hırsları, gururu, egoyu törpülemeyi; samimiyeti, ihlası, iyi niyeti, diğerkâmlığı baki kılmayı gerektirmektedir. İnsanı eşrefi mahlukat yapan, kulu cennete sokan bu hâl, kızgınlık esnasında sabretmeyi, cahillerle muhatap olduğunda tahammülü, kötülüğün karşısında affetmeyi gerekli kılmaktadır. Allah böyle yapan kullarını her iki dünyada da nasiplendirir. Dünyada şeytanın şerrinden muhafaza eder, düşmanlarını ona boyun eğdirip düşmanı yaptığından utandırır. Böylece onlar sanki onun dostu olurlar. (Taberî, Cami’u’l-beyân, 7/265) Ahirette ise cennetine koyar. Çünkü Allah, cennete giren kullarının vasıflarını “...bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcayan, öfkelerini yenen, insanları affeden…” (Âl-i İmrân, 3/134) olarak sıralamaktadır.
İyilik ile kötülüğün âdeta yarıştığı bu dünyada Allah’ın “Sen kötülüğü en güzel olan şekilde sav.” buyruğu ile aslında insana en yakınları ile kurduğu ilişkide güzel geçinmek, sıkıntılarına katlanmak ve onların kusurlarını görmemek öğütlenmektedir. (Kurtubî, Ahkâmü’l-Kur’ân, 15/340) Öyle ki kötülüğe iyilikle karşılık vermenin insan nefsine oldukça ağır geldiğini ancak mükâfatının da büyük olacağını Allah, “Kötülükleri iyilikle önlemeyi ancak sabredenler yapabilir. Onlara da hayırdan büyük pay verilir.” (Fussilet, 41/35) diye bildirmiştir. Kastedilen büyük pay ise cennettir. (Kurtubi, 15/343)
Yaradan’ın kötülüğün karşısında iyiliği tavsiye etmesi aslında imtihana tabi kula, dünya sahnesinde en büyük sınavının yine kendisi, nefsi olduğunu gösterirken öte yandan sınavda başarılı olması için nelere çalışması gerektiğini de anlatmaktadır. Bu nedenle kötülüğe karşılık veriş şeklimiz nefsimizin bulunduğu mertebenin bir yansımasıdır. İyiliğe aynıyla mukabele herkes tarafından yapılırken kötülüğe iyilikle karşılık vermek ise seçkin güzel ahlak sahibi kimselerin yapacağı evsafta bir eylemdir. Öyle ki Allah, tavsiye ettiği güzel eylemleri yapanlar için “Güzel iş yapanlar (karşılık olarak) için daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir.” (Yûnus, 10/26) buyurarak insanın bu mukabele ile herhangi bir zillete maruz kalmamanın ötesinde hem dünya hem ahirette kendisine kıymet biçtirdiğini ifade etmektedir.
İnsanın çevresiyle kurduğu ilişkide hâl dilinde iyiliği baki kılması, nefsinin bulunduğu mertebe ile ilintilidir. Nefs-i emmare kişiyi kötülüğe sürükleyen iyilik ve kötülük bilincinin olmadığı en aşağı mertebedir. Cenab-ı Hak “ve her ne zaman Rabb’i onu imtihan ettiğinde” (Fecr, 89/15) cahil ve zalim olan nefs-i emmarenin cahillik ve dünya sevgisi ile zulüm, kibir ve eğlenceye, mal ve makama meyil, hırs gibi şehvani ve cismani tabiatı ile öğüt ve nasihatten fayda görmeyeceğini bize söylemektedir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 9/205) Artık hatalarının farkına varıp pişman olan nefis bir üst mertebeye çıkar ve nefs-i levvame olur. Öyle ki Allah levvame olan yani kendini kınayan nefse (Kıyâmet, 75/2) nedameti dolayısıyla çok önem vermiş ve yemin etmiştir. Bu seviyede kişi yanlışın farkına varıp pişman olabilme potansiyeline sahipken Allah’ın emirlerine bazen uyar bazen uymaz, işlediği günahlara üzülürken sevaba sevinir. Davranışlarının mana âleminde karşılığının yavaş yavaş farkına varmaya başlayan kul; kim olduğunu, dünyadaki amacını, ne için var edildiğini idrak edip yaşamdaki hatalarına, eksikliklerine, yaptığı iyilik ve güzelliklere vâkıf oldukça Rabb’ine yaklaşır. Derinleşen, derinleştikçe kendini bilen insan, Rabb’ini bilmiş olur. Allah’ı bilen ve anan nefis artık kendini huzura ve sükûnete erdirecek mertebeye doğru ilerlemektedir. Çünkü Yaradan’ın buyurması ile bilir ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. (Ra’d, 13/28) Bu huzur ve sükûnet ruhta, kalpte yerleşince nefis mutmain olur. Cenab-ı Hakk’ın “Ey nefsu’l-mutmainne” diye hitap ettiği; Allah’ın, kedisine Rab olduğuna kesin olarak inanmış ve bundan dolayı O’na yönelmiş nefis, ihlas sahibidir. Ve nefis yaptıklarının karşılığını göreceğine şüphesiz inanmaktadır. Bu inanç ve Rabb’iyle olan birliktelikle kul, O’ndan geleni huzur ile karşılar. Yaratıcı’sından razıdır. Kendisine takdir edilen her şeyi itaatle kabul eder, sorgulamaz, kıyaslamaz, itiraz etmez. Allah’ın ondan razı olmasından çok önce aslında o Rabb’inden razı bir şekilde huzura çıkmıştır. (Kurtubi, 19/103) Yaratıcı’sının ona takdir ettiği hayattan memnun olmayan kişi şikâyet için bulduğu sebeplerle söylenirken her türlü eksikliğe, aksiliğe rağmen hoşnutlukla razı olmuş nefis, bir üst mertebeye çıkmış nefs-i radiyye olmuştur. Artık ona kötülük yapan herkes, Rabb’inden razı olduğunu göstermenin bir vesilesidir. Yaradan’a ulaşmadaki büyük resmi gören nefsin, bizzat kötülük yapana değer atfetmeyerek kötülüğe iyilikle muamele etmesi Rabb’iyle ülfetinde kendisine düşen vazifeyi tezahür ettirdiğini anlatır. Böylelikle bütün benliği ile Allah’a teslim olan kuldan Allah razı olur. Bu hâlde olan kullar için Yaradan’ın çağrısı açık ve nettir: “Ey imanın huzuruna kavuşmuş nefis, Sen O’ndan hoşnut (razı), O senden hoşnut (razı) olarak Rabb’ine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl, cennetime gir.” (Fecr, 89/27-30)