HUKUK, ÖZGÜRLÜK
VE AHLAK
Ali Necip ERDOĞAN
Özgürlük için öncelikle tanımlanmış bir alan gereklidir. Söz konusu alanı sadece hukuk tanımlayabilir. Ama hukuk bu alanı bütünüyle kuşatmaz, boşluklar bırakır. İşte bu boşlukları da ahlak doldurur. Demek ki özgürlük, hukuk ve ahlak normları/kuralları olmadan anlam kazanamaz. Bu yüzden temel soru şudur: Ben özgür olduğumu kime karşı ileri süreceğim? Yani ben özgürüm dediğimde bunu onaylayacak, kabul edecek olan kim? Bu soru en küçük birimden (aile) en karmaşık yapı ve sistem olan birime (devlet) kadar geçerlidir. Özgürlük, kime ve neye karşı ileri sürüldüğüne bağlı olarak değer kazanır.
Özgürlük kavramının geçirdiği tarihsel süreç ona mümkün olan en etkili ve geniş alanı sağlamış olabilir. Çünkü neredeyse dünyanın her yerinde özgürlükler yasalarla sınırlanmış ve güvence altına alınmıştır. Düşünme ve düşündüklerini söyleme özgürlüğü artık tüm vatandaşların bilincinde olduğu bir haktır. Modern dünyada bir kişinin “ben” diyebilmesinin en önemli şartı Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış bir devletin vatandaşı olmasıdır. Özgürlüğün ilk şartı vatandaşlıktır. Bir ülkenin vatandaşı değilseniz varlığınızın mekânsal zorunluluğu tehlikeye girer ve özgürlüğünüz tanım dışı kalır. Özgürlük üzerine düşünen çok sayıda düşünür ve felsefecinin ittifak ettiği tek husus, özgürlüğün çok sayıda tanımının olduğudur. Kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanım üzerinde ittifak sağlanamamıştır. Özgürlük, Batı merkezli bir kavramdır ve Batı’da kişinin (aslında bireyin) kilisenin ve kralın etkisinden çıkmış olmasını ifade eder. Bu yüzden “birey” tanımlaması yapılmıştır. Kişi hak ve özgürlükleri kişinin tekilliği üzerinden tanınmıştır. Sözlüklerin tanımına göre birey, “kendine özgü nitelikleri olan ve bunları yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert” olarak tanımlanmaktadır. Sosyolojik tanımı ise “toplumu oluşturan ve topluluk içinde bağımsız bir varlığı olan, düşünsel, duygusal, iradi nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri” şeklindedir. Özgürlüğün tanımı ise, “herhangi bir koşulla sınırlanmama, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumu”. Felsefi olarak özgürlük kavramı, “insanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi iradesine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu” biçiminde tanımlanmaktadır. Görüleceği üzere “birey”, “özgürlük” tanımı içinde işlevsel hâle geliyor. Çünkü birey sosyolojik olarak toplum içinde belirleniyor ve felsefi olarak da her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi iradesine ve düşüncesine göre davranabiliyor. Demek ki kişi, bir ülkenin vatandaşı olacak ve davranışları bir topluluk tarafından belirlenecek.
O zaman yukarıdaki soru, ben özgürlüğümü kime karşı ileri süreceğim, sorusu vatandaşlık nedeniyle devlete karşı ileri sürülebilir, birey olmakla da içinde yaşanılan topluma karşı ileri sürülebilir. Devlet, bireysel hak ve özgürlükleri yasalarla hem tanımlamış hem de sınırlamıştır. Toplum da ahlaki değerler ve ilkelerle bireyin davranışlarını hem tanımlamış hem de sınırlamıştır. Şu hâlde kişi, yasaların tanımlayıp sınırladığı özgürlük alanını genişletmek için çaba sarf edebilir, bir de toplumun ahlaki değerlerini ve ilkelerini esnetmek, daha geniş bir alan kazanmak için çaba sarf edebilir.
Özgürlük talebinin kime ve neye karşı ileri sürülebileceğine bağlı olarak değer kazanacağını söylemiştik, şimdi de “nasıl” ileri sürüleceği önem kazanmış oldu çünkü daha geniş bir alan kazanmak için bir yol bulmak gerekecek. Özgürlük, bir şeye karşı çıkmanın yolunu bulmakla ilgilidir, bir yol-yöntem-metodoloji-usul geliştirmekle genişletilebilir. Zira düşünme özgürlüğü bugün zaten kısıtlanamayacak kadar etkin ve yaygındır. Düşündüğünü söyleme özgürlüğü de büyük oranda mümkündür. Dolayısıyla düşünmeyi ve düşündüklerini söylemeyi sağlayacak “özgün” bir yol yöntem bulmak özgürlük alanını daima genişletecektir. Hem hukuk hem de felsefe böylece bulunmuş bir yönteme asla kayıtsız kalamaz. Zaten tarihsel süreçte özgürlükler alanının genişletilmesinde başlangıçta dinin sonra da bu iki disiplinin etkili olduğunu görüyoruz.
Günümüzde ne kadar iletişim aracı varsa hepsini kullanarak düşüncelerimizi söylüyoruz. Bunlardan en etkili olanı da sosyal medya araçları. Hakaret edilmediği sürece herkes sosyal medya hesaplarından her konuda istediği, düşündüğü her şeyi dile getirebiliyor. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar özgürlük alanı genişletilmiş durumda. Fakat genişleyen bu özgürlük alanı düşüncenin zayıflamasıyla sonuçlanmış gibi duruyor. Sosyal medyayla genişleyen ifade özgürlüğü alanı koza oluşmasını yani düşüncenin derinleşmesini zorlaştırıyor. Elbette bunu özgürlük alanı daraltılsın, böylece düşünce de derinleşsin anlamında söylemiyoruz. Genişleyen özgürlükler alanının böyle bir yan etkiye sebep olduğunu söylüyoruz. Bu önemli çünkü herhangi bir kişi, “içinden geldiği gibi” söylediğini, düşündüklerini ifade ettiğini ileri sürdüğünde şu soruyla karşılaşacaktır: İçinden gelen, içine nereden geliyor? Yani düşünme fiili için gerekli olan argümanlar sana (zihnine, aklına, içine) nereden geliyor? Bu da zorunlu olarak “kaynağın bir fonksiyonu” olabileceğimiz sonucunu doğurur ki özgürlük kavramı kaynağın ne olduğuyla değer kazanır. Örneğin inanç ve iman esaslarını merkeze alan biri hem bu dünya hem de öbür dünya için bazı ilkeleri benimseyip ilgili ritüelleri icra ettiğinde kendini özgür olarak kabul edecek; sadece dünyaya yönelik olan da o dünyanın ilkelerini benimseyip ritüellerini icra ettiğinde kendini özgür kabul edecektir. Yani ilki kul olmayı özgürlük sayarken ikincisi kulluktan kurtulmayı özgürlük sayacaktır.
Akıllı telefonla birlikte dijital dünyaya hapsolan insan, kendisine sunulanlarla özgürlük alanı inşa edebiliyor. Bu bir yönüyle özgürlük olsa da bir yönüyle “sunucuya” bağlılıktır. İlgi ve beğenileri varyasyonel olarak çoğaltan yapay zekâ tabanlı dijital dünya kişiyi “kendisine” hapsetmek üzeredir. Bu tıpkı sayısız adacıklardan birinde kendine zindan inşa etmek gibidir. Tekil dünyaların özgürlüğü. Halbuki özgürlük, diğerleriyle anlam ve değer kazanan bir kavramdır. Hem birlikte inşa edilmeli hem de hem de bu birlikteliğin içinde tekillik var olmalıdır.
Kapitalizm ve küreselleşme nihai olarak da dijital dünya, kültürel farklılıkları ortadan kaldırarak tek tipleşen insan modeli inşa etmiştir. Modern dönemle birlikte şair ve yazarlar kendi imge ve metaforlarını üreterek modern edebiyatı var ederlerken ortak imge ve metaforlar da tıpkı kültürler gibi çözünerek seyrelmiş hatta dağılmış durumdadır. Toplumsal yapıyı ayakta tutan birçok mitolojik ve dini anlatılar da bireysel inşaların kurbanı olmuştur. Sürekli “seçerek” tüketen birey, özgürlük kavramını araçsallaştırmış gözükmektedir. Çünkü birçok felsefecinin ileri sürdüğü gibi “Farklı hayat biçimlerinin varlığı, kendi hayatımızı sorgulamamızı sağlar. Eğer tek bir hayat biçimini biliyorsak başka bir yaşam biçimini hayal edemeyiz. O zaman özgür olduğumuzdan nasıl söz edebiliriz?” Bir de “Sunulanlar arasından seçim yapmak özgürlük müdür?” Görüleceği üzere başka hayatların varlığı özgürlük için zorunluluktur ama aynı zamanda “tüketilmekle” özgürlüğün anlam kaybı demektir. Bütün hayat biçimlerinin tüketildiği bir sona ulaştığımızda özgürlük için başka tanımlar bulmak zorunda kalacağız, zira “tercih” anlamını yitirecek. Toplumsallığı parçalayarak bireysel özgürlük alanları inşa etmek yerine toplumsallığa katkı sağlayacak ve geliştirip genişletecek yol ve yöntemler bulduğumuzda özgürlüğe hak ettiği değeri vermiş olacağız.
Bireysel özgürlüğümüz adına toplumsal yapıyı parçalamak akla uygun değildir. Tam sözün burasında Farabi’nin hürriyet kavramına eklediği “erdemli olmak” zorunluluğu kişinin içinde yaşadığı topluma karşı ileri süreceği “özgürlük alanını genişletme talebini” geçerli ve anlamlı kılacaktır. Erdemli biri, toplumun aleyhine talepte bulunmayacağına göre hem toplumu değiştirip dönüştürecek hem de kendini değiştirip dönüştürecektir. Şu hâlde özgürlük kavramı için olmazsa olmaz kavram “erdem”dir. Çünkü erdemli yani faziletli olmak, fiillerin kaynağının “aşkın” olana bağlanması anlamına da gelmektedir. İster inanç ve iman esaslarına göre eyleyen birey olsun isterse dünyevi esaslara göre eyleyen birey olsun her fiil daima “aşkınlık” barındırmalıdır. Bu da “öteki”nin varlığına saygı ve hürmet anlamına gelir.
Bir de Gazali’nin özgürlük tanımına yaptığı katkıya temas etmek gerekir. Gazali özgürlük tanımına, tutkuların esaretinden kurtulmayı ekliyor. Kişinin kendisinden de özgürleşmesini ifade eden bu ekleme toplumsal yapıya erdemli olmaktan sonra en büyük katkıyı sağlayacak olan eklemedir. Çünkü kişi “kendi tutkularının esaretinden” ya onları gerçekleştirerek ya da onları faydalı olacak şekilde yönlendirerek kurtulacaktır. Erdemli birinin tutkuları haz merkezli değil fayda merkezli olacaktır, o zaman tutkularını gerçekleştirdiğinde faydalı bir iş yapmış olacak; eğer bu tutkuları zararlı ise onları faydalı olan alanlara yönlendirmek zorunda kalacaktır ki bu da yine topluma fayda sağlayacaktır.
Bir de İbni Miskeveyh’ten bahsetmek gerekir ki o da, “’Hür ve erdemli insan nefsini ve mânevî kişiliğini, bayağı insanların saldırısından korur; aynı şekilde yine nefsini ve kişiliğini kralların hazinelerinin tamamına bile değişmez.’ diyerek gerçek hürriyetin içi boş bir şeref ve efendilik iddiası değil, küçültücü ve erdemsiz davranışlardan sakınarak öncelikle insanın kendi onurunu korumasını sağlayan bir erdem olduğuna işaret eder.” (Mustafa Çağrıcı, TDV İslam Ansiklopedisi, “Hürriyet”, c.18, s.502-505)
Özgürlük daima şu üç disiplinle ilgilidir: Hukuk, felsefe, ahlak. Özgürlüğü bireysel ve toplumsal bir değer olarak görüp kabul ettiğimizde her üç disiplini de zorlayan ve bu disiplinlerin alanlarını genişleten bir kavram olarak buluruz. Yani özgürlük kavramı bu üç disipline de çok büyük katkılar sağlamış, onların gelişip dönüşmesine etki etmiştir. Özgürlük tek başına bir “değer” olarak değil bu üç disiplinle birlikte bir “değer” olarak var olur. Bir nevi bu üç disiplinin işletim sistemi gibidir. Bu yüzden genel bir “özgürlük” tanımı yapmak yerine bu disiplinlerle bağlantılı olarak yapılan tanımlar anlamlı ve kıymetli olacaktır. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü söyleme özgürlüğü, irade özgürlüğü, hareket özgürlüğü gibi ayrımlar da daima hukuk, felsefe ve ahlak disiplinleriyle anlam kazanacaktır.