HAYATI KUŞATAN
DEĞERLER SİSTEMİ
GÜZEL
AHLAK
Mustafa IRMAKLI
DİB Strateji Geliştirme Başkanı
İnsanın varlık âlemindeki en temel farkı, bir değerler sistemine sahip olması, hayata ve varoluşa dair bir anlam örgüsü kurabilmesidir. Yaratılışı itibarıyla sahip olduğu kabiliyetler ve akıl gibi büyük bir nimetle donatılması da onun söz konusu özelliği sebebiyledir. Bu, diğer canlı türlerinde var olan bazı öğrenilmiş davranış şekillerinden ya da genetik reflekslerden tamamen farklı bir durumdur. Çünkü insan mevcut bilgiyi ve birikimsel tecrübeyi kullanarak yeni bilgiler üretebilen, kavram oluşturabilen, teknoloji geliştirebilen ve kendine özgü bir anlam çerçevesinde ahlaki tercihler yapabilen bir varlıktır. Dolayısıyla anlamsız ve gelişigüzel bir davranış tercihi, esasında insanın sahip olduğu temel özellikler ve yeteneklerden uzak kalışın talihsiz bir örneğini göstermektedir. Özünün farkında olan insan, değerler sistemini seçerken ve hayata dair bir anlam ve ahlak tasavvuru oluştururken din, kültür, ideoloji, bilim gibi pek çok unsurdan etkilenebilir veya doğrudan onlardan birini referans olarak kullanabilir. Böyle bir vasatta ise onun değerler sisteminin düzeyi, dış dünyaya verdiği tepkilerle ölçülecektir.
İslam’ın gayesi insana varoluşun anlam ve hikmetini, güzel ahlakın önemini ve gereğini öğretmektir.
İnsanı en güzel şekilde yaratan ve üstün özelliklerle donatan Allah, seçtiği peygamberler ve gönderdiği vahiyle ona hakikatin yolunu apaçık göstermiştir. Tüm peygamberler, Allah’tan aldıkları vahiyle tevhidin, adaletin ve güzel ahlakın tesisi için mücadele etmiştir. Hak-batıl mücadelesinin ekseni de zalimlere karşı hukuku, yeryüzünü ifsat edenlere karşı insani değerleri savunmaktır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim’de de açıkça ifade edildiği üzere İslam, Allah’ın insanlığa en büyük nimetidir. Zira İslam’ın getirdiği ilkeler her şeyden önce insan için dünyada huzur, onur ve güveni; ahirette ise ebedî kurtuluşu temin eden bir hayat tarzı ortaya koymaktadır. Yani İslam aynı zamanda güzel ahlakın kendisi ve teminatıdır. Haddizatında ahlak ile insan birbirinden ayrılmaz bir bütünlük ifade eder. Etimolojik olarak, “huylar, seciyeler, mizaçlar” gibi anlamlara gelen ve hulk kelimesiyle ifade edilen ahlak kavramının, aynı zamanda insanın ruh ve beden bütünlüğünü ortaya koyması oldukça dikkat çekicidir. Dolayısıyla salt ahlak kavramını pozitif olarak ele alıp “insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzu ve iradesiyle iyi davranışlarda bulunması ve kötülüklerden uzak durması” şeklinde tanımlayanlar olmuştur. En yalın hâliyle ve mücerret bir bakışla dış dünyaya yönelik tepkileri karşılayan ahlak kavramı, söz konusu tepkilerin referanslarına göre “iyi” ya da “kötü” sıfatı almaktadır. Bu bağlamda kaynağı İslam olan davranışlar hayata güzel ahlak olarak yansımaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, Müsned, II, 381) buyurmaktadır. Bu beyanından açıkça anlaşılmaktadır ki aileden sosyal hayata, ticaretten siyasete, devletten diplomasiye kadar sevgili Peygamberimizin her alanda getirdiği ilkelerin, örnekliğinin ve mücadelesinin temelinde güzel ahlakı egemen kılmak vardır. Kur’an-ı Kerim de “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) ayetiyle onu övmekte ve en güzel örnek (Ahzâb, 33/21) olarak müminlere tanıtmaktadır. Nitekim Mekke’de Müslümanların zor yıllarında, Yesrip’ten gelen bir gruba Akabe denilen yerde İslam’ı anlatan Peygamberimiz, onlardan, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan ve iftiradan uzak durmak, güzel işlere karşı çıkmamak ve kendisine itaat etmek” (Buhari, İman, 11) üzere söz almıştı. Aynı şekilde Peygamber Efendimizin davetiyle cahiliyenin karanlığından kurtulup hakikatin aydınlığına kavuşan sahabenin, kazandığı güzel ahlakı gösteren diğer tarihî bir vesika da Habeşistan’a hicret esnasında kayda geçmiştir. Habeşistan kralı, huzurundaki Müslümanlara, yurtlarını niçin terk ettiklerini sorunca muhacirler adına konuşan genç sahabi Cafer b. Ebu Talip şöyle demişti; “Ey hükümdar, biz cehalet içinde yaşayan bir topluluk idik; putlara tapıyor, kötü işler yapıyorduk. Akraba ve komşuluk haklarına riayet etmiyorduk. Kuvvetli olanımız zayıfı eziyordu. Biz toplum olarak bu durumda iken Allah Teâlâ bize acıdı; lütfederek içimizden, soyu, iffeti, şerefi hepimizce bilinen birini peygamber gönderdi. O, bizi Allah’a ibadete çağırıyor, putları terk etmemizi söylüyordu. Bize, doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, kan dökmekten sakınmayı; fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, iftira etmekten uzak durmayı bildiriyordu. Allah’a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyordu. Biz de ona inandık, getirdiği dine uyduk. Bundan dolayı içinde yaşadığımız toplum bize düşman kesildi. Bu sebeple hicret ederek ülkenize geldik.” (İbn Hişam, es-Sîre, 1/336)
İslam düşüncesinde iman, ibadet ve ahlak bir bütündür.
Hz. Peygamber, “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlakı en güzel olanıdır.” (Ebu Davud, Sünnet, 15) buyurarak iman ve ahlak arasındaki güçlü ilişkiyi beyan etmektedir. Yine bir seferinde o, arka arkaya yemin ederek üç defa; “Vallahi iman etmiş olmaz.” buyurmuş, orada bulunanlar; “Ey Allah’ın elçisi, bu iman etmiş olmayan kimdir?” diye sorunca Peygamberimiz, “Kim olacak; komşusu haksızlığından, kötülüğünden güven içinde olmayan kimse.” diye cevap vermiştir. (Buhari, Edep, 29) Aynı şekilde ibadetlerin gayesi ve neticesi de insanı ahlaki açıdan olgunlaştırmak, iyi işlere yöneltmek, kötülüklerden uzak tutmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de namazın kişiyi kötü işlerden ve davranışlardan alıkoyan (Ankebût, 29/45), zekâtın günahları, kötü duyguları temizleyen (Tevbe, 9/103) yönüne dikkat çekilmektedir. Peygamber Efendimizin; oruç ibadeti ile ilgili olarak, “Kim ki yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah Teâlâ o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına (yani oruç tutmasına) değer vermez.” (Buhari, Savm, 8) buyurması bu konuda en çarpıcı ikazlardandır. Bir başka açıdan Peygamberimiz Müslüman’ı tarif ederken “Müslüman, dilinden, elinden Müslümanların selamette kaldığı (zarar görmediği) kimsedir.” (Buhari, İman, 4; Müslim, İman, 14) buyurmak suretiyle Müslüman’ın ayırıcı vasfının ahlaki çizgisini ortaya koymuştur.
Ahlak, belli zamanlara ve davranışlara indirgenemez.
Teorik bir çerçevesi olmakla beraber ahlak bir davranış biçimi olarak hayatın içinde ortaya çıkar. Kişinin sahip olduğu ahlakın niteliği hayatın içindeki söz, tavır ve davranışlarından belli olur. İslam bir hayat teklifidir. Hayatın her alanını kuşatan bir düşünce ve davranış biçimini ortaya koyar. Söz konusu hayatın en belirgin vasfı ise güzel ahlaktır. Yani İslam tüm ilke ve hükümleriyle güzel ahlakı öğretir. Kur’an-ı Kerim güzel ahlakın kitabıdır. Peygamber Efendimiz hayatı boyunca güzel ahlakı anlatmış, onun mücadelesini vermiş ve sünnetiyle en güzel örnekliğini göstermiştir. Dolayısıyla ahlakın alanı belli zamanlarla ve mekânlarla sınırlandırılamaz. Ahlak, tüm zamana ve mekâna rengini veren bir değerler bütünü olarak ele alınmalıdır. Örneğin kutsal mekânlarda ve kutsal kabul edilen zaman dilimlerinde iyi davranış, dua ve ibadetler öne çıkarken söz konusu zaman ve mekânın dışında gelişigüzel, duyarsız ve sorumsuz bir davranışı tercih etmek ahlak ve hayat bütünlüğünü parçalayan derin bir çelişkiyi ifade eder. Bilakis İslam düşüncesinde camilerin, mescitlerin, mabetlerin esas işlevlerinden biri, hayatın içinde yıpranan, örselenen duygu ve davranışların onarılarak güçlendirilmesidir. Yani camiler bir nevi sosyal hayatı daha iyi hâle getiren mekânlar olarak da öne çıkmaktadır. Bu yönüyle ibadet ve ahlak bütünlüğü cami içinde ve cami dışındaki davranış bütünlüğü ile sağlanır. Esas olan ibadet anında hissedilen Allah’ın huzurunda olduğu hakikatini ibadetten sonra muhafaza etmektir. Göğsünü kıbleye dönüp istikametini belirledikten sonra aklını, kalbini, davranışlarını Kâbe’nin temsil ettiği değerlerden ayırmamaktır. Nitekim ibadet kavramı formel ibadetlerin yanında Müslümanca bir hayatın gereği olarak doğru niyet, ihlas ve samimiyetle yapılan tüm davranışları kapsamaktadır. Aynı şekilde ahlak sınırlı davranışlara da indirgenemez. Nasıl ki zina vb. fuhşiyat apaçık şekilde gayriahlaki davranışlarsa aynı şekilde iftira, yalan söylemek, kul hakkı yemek, kamu malını haksız kullanmak vb. de apaçık gayriahlaki davranışlardır. Yani hayatın her alanına dair İslam’ın belirlediği ilkeleri ihlal etmek aynı zamanda İslam ahlakını ihlal etmektir.
Modern zamanların değerler açısından en büyük krizi hayatı atomize etmektir.
Ahlakın ya da dindarlığın ölçüsünü, hayatın bütünü üzerinden değil de bazen kıyafetler, bazen ritüeller, bazen kültürel öğeler, bazen belli davranışlar üzerinden belirlemek insan-ı kâmil algısını zedeleyeceği gibi yanıltıcı sonuçlar da ortaya çıkaracaktır. Örneğin kapitalist bir hayat tercihi üzerine iliştirilmiş İslami görüntüler İslam ahlakını temsil etmez. Verilen sadakalar hatta zekâtlar, tefecilik üzerine kurulan bir hayatı temize çıkarmaz. Davranışları güzelleştirmeyen ibadetler sıradan bir ritüele dönüşme riski taşır.
Allah, Kur’an-ı Kerim’de güzel ahlakın ideal örnekleri olarak müminlerin vasıflarını sayarken hayatın can alıcı noktalarına işaret eder. Örneğin; onların hiçbir karşılık beklemeden yetime, yoksula, darda kalana, ihtiyaç sahiplerine Allah rızası için yardım ettiklerini anlatır. (İnsân, 76, 8-9) İsrâ suresinde ortaya koyduğu ilkelerle Müslüman ahlakının temel parametrelerini belirler. Buna göre anne babaya iyi davranmak, akrabaya duyarlı olmak, sözü güzel söylemek, israftan kaçınmak, zinaya yaklaşmamak, haksız yere cana kıymamak, yetim malına el uzatmamak, ahde vefa göstermek, ticarette ölçü ve tartıyı düzgün yapmak, hile yapmamak, bilmediği şeyin ardına düşmemek, doğruluğunu araştırmadan bir bilgiyi/haberi paylaşmamak, kibirlenmemek, tevazu sahibi olmak (İsrâ, 17/23-38) gibi davranışlar temel birer hüküm olmakla beraber güzel ahlakın göstergesi olarak da öne çıkmaktadır. Ahlakın hayatı kuşatan bir değerler sistemi olduğu ve sadece şekle indirgenemeyeceği gerçeği, tüm vasıfları, anlamları ve boyutlarıyla şöyle ifade edilmektedir: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır…” (Bakara, 2/177) Bu meyanda sevgili Peygamberimizin; “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.” (Buhari, İman, 6) hadis-i şerifi Müslüman ahlakının en güçlü yönünü beyan etmektedir.
Diğer yandan güzel ahlak, esasında konuşulacak bir edebiyat nesnesi değil, yaşanacak bir hayat tarzıdır. Tüm değerlerin alabildiğine konuşulduğu ve âdeta bir retorik malzemesine dönüştürüldüğü zamanlar, insanlık adına en vahim talihsizliği ve tükenmişliği ifade eder. Ahlakın indirgendiği, ölçülerin parçalandığı, değerlerin hayatın dışına itildiği, riya ve gösterişin egemen olduğu, imajın hakikati gölgelediği toplumlar yozlaşmaya ve çökmeye mahkûmdur. Diğer yandan dirilişin, huzurlu insan ve sağlıklı toplum inşa etmenin yolu, gönül, zihin ve davranış zemininde güzel ahlakı yaşamak ve savunmaktan geçer.