ÖMRE BEREKET
SILA-İ RAHİM
Hilal KOÇ HANCI
Din Hizmetleri Uzmanı
Cuma namazında hutbe irat edildikten sonra “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90) ayet-i kerimesi okunur. Hutbede Kur’an’ı Kerim’den bir bölüm okunması Hz. Peygamber’in okumasına dayandırılır. Uygulama, Hz. Peygamber’in vefatından sonra farklı sure ve ayetler okunmasıyla devam eder. Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz döneminde zikrettiğimiz ayetin tercih edilmesiyle bu ayetin okunması günümüze ulaşan bir gelenek hâlini alır. Tefsir kaynaklarının tamamına yakınında bu ayet-i kerimenin iyilik ve kötülük konusunda Kur’an-ı Kerim’in en kapsamlı ayeti olduğu ifade edilmiştir. Bazı müfessirler, Kur’an’dan başka bir bölüm bulunmasa bile sadece bu ayetin insanlık için yeterli olabileceği görüşündedirler. Ayetin muhtevasına baktığımızda insanlığa öğüt olarak üç emrin, üç de nehyin hatırlatıldığı görülür. Emirler “adl, ihsan, îtâ”; nehiyler ise “fahşâ, münker ve bağy”dir. Günümüze ulaşan en eski tefsirin müellifi Mukâtil b. Süleyman, “adl”i, tevhid; “ihsan”ı, insanları affetme; “îtâ-i zi’lkurbâ”yı, yakınlık sebebiyle akrabaya hakkını verme; “fahşâ”yı, büyük günahlar; “münker”i, şirk; “bağy”i de zulüm olarak açıklar. Ebüssuûd Efendi ise bu ayetin tefsirinde tevhid inancının adl ile tevhid sözleşmesine sadık kalınmasının ihsan ile ifade edildiğini söyler. Peygamber Efendimizin ihsanı, Allah’ı görüyormuş gibi davranmak diye tanımladığını düşündüğümüzde ayet-i kerimedeki üçüncü emir daha çok dikkat çeker: Tevhid ve tevhidin hâl ve davranışa yansımasının akabinde zikredilen “akrabanın hakkı” nedir, nasıl verilir?
İnsan, yaşadığı toplumun bir parçası olarak en yakından uzağa toplumun tamamına karşı çeşitli sorumluluklara sahiptir. Yaşantısını keyfî bir şekilde devam ettirmesi söz konusu olamayacağı gibi uyum ve düzenin sağlanması da birtakım değerlerin ve ahlaki erdemlerin gözetilmesiyle mümkündür. Bu noktada insanın ailesi, akrabaları, yakın ve uzak komşuları ve diğer insanlarla ilişkileri İslam ahlakının temel konuları arasında yer almıştır. Nahl suresindeki ayetin üçüncü emrinin akraba hukukuna dair olması insanın çevresine karşı sorumluluk sahibi, sosyal bir varlık olduğunu hatırlatır.
Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede akrabalık ilişkilerine dair hükümler yer alır. Hz. Peygamber’in uygulamaları da genel çerçeveyi oluşturur. Nisa suresinin birinci ayetinde “...Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının…” ifadesi, akraba ile ilişkileri kesmekten insanları men eder. Bu sebeple âlimler, İslam ahlak kitaplarında “sıla-i rahim” tabiriyle yer alan akrabalık hukukuna riayet etmenin hükmünün farz olduğunu ifade etmişlerdir. Fıkıh kitaplarında zekât ve sadakanın ifası konusunda “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak ne harcarsanız o; ana baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.’” (Bakara, 2/215) ayetinin mucibince önceliğin yakın akrabaya verilmesi gerektiği tafsilatlı bir şekilde anlatılır. Hatta herhangi bir kırgınlıktan dolayı ihtiyaç sahibi yakınlardan yardımı esirgemenin uygun olmadığı Hz. Ebu Bekir’in akrabası Mistah’a yardım etmemeye yemin etmesi üzerine nazil olan Nûr suresinin 22. ayetinde bildirilir.
İyi ve kötü günde yan yana olma temennisiyle kıyılan nikâh ile kadın ve erkek arasında oluşan bağ ve muhabbet Allah’ın rahmetinin tecellisidir. Akrabalık ilişkileri bu rahmet ve muhabbete atıfla sıla-i rahim ifadesi ile anılır. Toplumsal ilişkilerde rahmet ve muhabbetin en önemli göstergesi, sevgi duyulan kişinin hâlinden ve ihtiyacından haberdar olmaktır. Bu bağlamda akrabaları ziyaret etmek, onların hâl ve hatırlarını sormak, ihtiyaçları olup olmadığını öğrenmek, sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşmak, gerektiği durumda nasihatte bulunmak edep ve öğüt kitaplarında sıla-i rahim kapsamında ele alınır.
Akrabalık ilişkilerini muhafaza etmenin Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin de hayatının her safhasında dikkat ettiği bir davranış biçimi olduğunu söylemek teoride kolaydır. Ancak sosyal ilişkilerin gitgide zayıfladığı günümüzde, sıla-i rahimin de bundan nasibini aldığını söylememiz gerekir. Özellikle Sanayi Devrimi’yle başlayan, bütün toplumlarda da peyderpey kendini gösteren sosyal değişim, insanların yaşam biçimlerini ve önceliklerini etkilemiştir. Eskiden hısım akraba herkesin birbirini tanıdığı daha küçük yerleşim yerlerinde akrabalık ilişkileri daha iyiydi. Şimdi büyükşehirlerde okul, ev, iş arasında mekik dokuyan insanlar kapı komşularını bile tanımadan yaşama durumunda kalıyor. Herkes büyük bir koşturmanın içerisinde. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan şehir ahalisi, değil akrabalarını ziyaret etmek, ev halkıyla kaliteli vakit geçirmekten bile mahrum. Bunun yanı sıra ailelerin kendine has yapıları da akrabalık ilişkilerini etkiliyor. Kimi ailelerde kurulan çok yakın ilişkiler birtakım sorunları beraberinde getiriyor.
Yaşanan iletişim kazaları ve yanlış anlaşılmalar zamanında çözüme kavuşturulmadığında kırgınlıklar uzun süreli küslüklere dönüşebiliyor. İnsanlar için hayatın her alanında çeşitli zorluklar, farklı imtihanlar söz konusudur. Akrabalar arasında yaşanan birtakım sıkıntıları da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kul hakkının farkında olmadan en çok ihlal edildiği ilişkiler yakın akraba ilişkileridir. Hak ihlallerinin önlenmesi, karşılıklı iyi niyete dayanan sağlıklı bir iletişim ile mümkündür. Sağlıklı iletişimin temeli çocukluk yıllarında atılır. Aile ortamında adaletle hükmedilmesi, çocuklar ve ebeveyn arasında sevgi ve saygının muhafazasını temin eder. Bir ağacın dalları gibi çekirdek ailede filizlenen sevgi ve saygı, büyükanne ve büyükbaba, hala, amca, dayı, teyze ve onların çocuklarıyla kurulan ilişkilere de yansır. Büyükbabalarından nasihatler dinleyen, aynı avluda ip atlayıp top koşturan, akşam olunca bir sofrada yemek yiyip büyükannelerinden masal dinleyerek uyuyan çocuklar ilerleyen yaşlarında kendilerine çok iyi gelecek anılar biriktirmiş olurlar. Bunlar bir nevi sosyal bağ sermayesidir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) annem diyerek hayırla yâd ettiği hanımlar; dadısı Ümmü Eymen, yengesi Fatıma bint Esed, sütannesi Halime ona çocukken ihtimam gösteren çocukluk hatıralarında güzel izler bırakmış kimselerdi. Hz. Peygamber bulduğu her fırsatta hissettiği vefa duygusunun gereği onları ziyaret edip onlara ikramlarda bulunurdu.
Birlik ve beraberliğin kıymeti, insanın kendini kalabalıklar arasında yalnız hissettiği zamanlarda anlaşılır. Aidiyet duygusu, insanın ruhsal ihtiyaçlarından biri olduğu için kişinin sevdiği, güven duyduğu, koşulsuz iyilikte bulunabileceği, gerektiğinde yardım talep edebileceği bir toplulukla bağ kurmasını zorunlu kılar. Sıla-i rahim bu ortamı oluşturur ve insanı köklerine bağlar. Modern zamanlarda yalnızlaşan, yalnızlaştıkça ister istemez bencilleşen insanların şifası; vefa ve kadirşinaslık ile bezenmiş ilişkiler kurmaktır.