KENDİNDEN KAÇIP
KENDİNE VARMAK

Sema BAYAR

İnsan neyden, kimden kaçar? Kötülükten mi, ötekinden mi, kaderinden yahut kederinden mi? Gittiğin yere götürdüğün şey yine kendinse ve düşüncelerin her dem seninleyse varılan yerin ehemmiyeti nedir? Kaçmak bir yüzleşme imkânı sunduğunda, kendine dışarıdan bakabilme yetisini geliştirdiğinde değerlidir. İşte o zaman insan kendinden kaçar ve yine kendine varır. Ruhu, düşünceleri hâlden hâle girer, olgunlaşır. Mevlana der ki:
“Kardeşim, sen düşünceden ibaretsin.
Geriye kalan, et ve kemiksin.
Gül düşünür, gülistan olursun.
Diken düşünür, dikenlik olursun.”
Bizi biz yapan şey düşüncelerimizdir. O düşünceler ki fikre dönüşür, davranışa dökülür, karakterimiz olur. O hâlde değişim düşüncede başlar. İnsanoğlu sadece yaşadıklarının değil, yaşadıklarına yüklediği anlamın da toplamıdır. İnsanın fikrî mülahazalarına yön veren şey ise sahip olduğu değerler silsilesidir. İçinde yaşadığı topluma, geçmişine, onu var eden millî ve manevi değerlere yabancılaşan insan sağlıklı bir düşünce sistemi geliştiremez. O vakit içine düştüğü ikilem onu boğmaya, ruhunu sıkıştırmaya başlar. Sahici olanı sahte ilgilerle yatıştırmaya çalışsa da boşunadır. Bu durumda kaçış kaçınılmazdır.
Kaçmak tefekkür imkânı sunar. Düşünceyi berraklaştırır. Onu yapay gündemlerin elinden kurtararak saflaştırır. Dolayısıyla kaçış düşüncede başlar. Değişim de öyle. Ardından eylemlerde kendini gösterir. Mevlana’nın da dediği gibi, gül düşünen gülistan olur, kötülük düşünen ise önce kendi etini kanatır.
Kendinden kaçma çoğu zaman tebdilimekân ile güçlendirilir. Eskiler tebdilimekânı ferahlık kapısı olarak görürler. Masivayı terkte hikmet vardır, derler. Ataullah İskenderi “Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak. Düşün! Mademki içinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse sana feyz vermiyor; terke mâni olan ne?” diye sorar insanoğluna. Öyle ya insana lazım olan şey ya tahammül ya seferdir.
İnsanın anlam arayışına mercek tutan, onun kalbini masaya yatıran, hâlden hale geçişlerini satırlara taşıyan edebiyat, kaçış öyküleriyle doludur. Kaçış öykülerinin merkezinde kendinden ve yaşadığı muhitten hoşnutsuzluk vardır. Refik Halit Karay’dan Peyami Safa’ya, Onat Kutlar’dan Yakup Kadri’ye Türk edebiyatının değerli kalemleri insanın kendine yabancılaşmasını, kaçış ve yüzleşme konularını işlemiştir. Onat Kutlar’da bu kaçış bazen bir dost evine bazen bir harabeye bazen de bir ağaç dibinedir. Refik Halit Karay için Anadolu’yadır. Peyami Safa, öykü ve romanlarında yabancılaşan insanın izini sürerken Fatih ile Pera’yı karşı karşıya getirir. Kahramanları mekânı kuşanmıştır. Şinasi, Fatih’in çocuğudur. Nişanlısı Neriman ise Beyoğlu’nun yaşantısına özenir. Beyoğlu; ışıltılı balolar, şık kıyafetler demektir. Beyoğlu en çok da Macit’tir. Neriman adım adım kendine yabancılaşır, onu var eden değerlere neşter vurur. Şinasi’yi alaturka bularak Macit’e yaklaşır. Fakat en nihayetinde öykündüğü yaşam içine sinmez, sinemez. Dönüştüğü kişilik onu korkutur. Pera’nın çirkin yüzünü bırakıp Fatih’e, başladığı yere döner. Kendinden kaçar ve aslını bulur.
Safa’nın bir aile özelinde ele aldığı yozlaşma Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’sinde bütün bir cemiyeti kuşatır. Hikâyenin merkezinde yer alan Leyla, Avrupai bir eğitim almış, Anadolu’nun değerlerinden uzak yetiştirilmiştir. Yaşadığı ortam onu anbean bir bataklığa çeker. Öyle ki en sonunda sinirleri bozulur ve doktorun tavsiyesiyle tebdilimekân eyler. Kendine ve İstanbul’a dışarıdan bakabilme yetisini sağlık sorunları sebebiyle gittiği Avrupa’da kazanır. Sürdürdüğü yaşamın tuhaflıklarını ancak o yaşamdan uzaklaşınca fark eder. İstanbul’a döndüğünde o eski Leyla değildir, olgunlaşmış, kendini bulmuştur.
Mustafa Kutlu ise “Görülen Geçmiş Zamanın Aşırı Uçları”nda, yaşadığı hayata, muhitinde gördüğü yozlaşmaya tahammülü kalmayan İlhan’ın öyküsünü anlatır. İlhan, huzursuz gönlünü neyle ve nasıl teskin edeceğini bilemez. Bulunduğu ortam onu boğmaya, bir cendere gibi sıkıp ruhunu ızdırap içinde bırakmaya başlar. Yaz gelmiş, başta ailesi olmak üzere içinde yaşadığı muhit işret âlemlerine kendini kaptırmıştır. İlhan, her türlü ahlaki zafiyetin alkışlandığı o âlemlerden uzaklaşır. İnsanın baktıkça bakası geldiği o engin deniz bile içindeki fırtınaları dindiremez. “Bütün bir yaz bir kez olsun plaja inmemiş, denize girmemişti(r).” Sadece geceleri el ayak çekilince kıyıya inip içindeki karanlığı o uçsuz bucaksız denizin karanlığıyla yarıştırır.
Cemiyetten uzaklaşmış, evin arkasındaki tahta kulübesine kapanmıştır. Seferi uzak diyarlara değildir ama muhitiyle arasına tahta perdeler çeker. Kulübesine sığınır. O kulübede güvercinler uçurur. Burgaçlara sıkışan ruhunu kanatlandırır uçan her güvencinde. Göğe saldığı her kuş onu sımsıkı saran zincirlerden bir parça koparıp maviliğe karışır. Seferi kendine, kendi iç dünyasına, en çok da geçmişinedir. Aradığı huzur, görülen geçmiş zamanın içinde saklıdır. Babaannesinin hatırasında, onun beyaz başörtüsünde, dualı ağzında...
Birbirinden zahirde kopuk, batında sıkı sıkıya bağlı sahneler geçmişten huruç eder. İlk hatırada babaannesi vardır. İlhan, babaannesiyle birlikte caminin kadınlara ayrılmış bölümüne girer. Etrafı saran hoş kokuyu anımsar. “Sesin kelimelere, kelimelerin özgü manalara dökülmesi bir ramazan boyu sürer gider...” Caminin o hoş kokusunu bir kez daha duyumsar.
Bir başka hatırasında Hasan saklıdır. Ak tülbendi ile sarılı başında yalnız gözleri görünen gelin, babaannesine yoğurt bırakmaya gelmiştir. Yanında Hasan vardır. Babaannesi onu eve buyur eder. Hasan, çocukluk arkadaşı, al yüzünden sağlık ve saflık fışkıran çocuk. İlhan onunla oyunlar oynardı. Hasan’ın babası faytoncuydu. Bazen birlikte faytona biner, ahırlara gider, samanların arasında eğlenirlerdi. Yine ramazan düşer İlhan’ın aklına. Babaannesiyle gittikleri teravih namazından onları Hasan’ın babası alırdı. İlhan babaannesinin çarşafına sarınır, yarı uykulu yarı uyanık eve dönerdi. Şimdi ne köy eski köydür ne de İlhan o eski İlhan. Yollar asfalt, otomobiller gelip geçiyor. Etrafta gazinolar, boylu boyunca uzanan plaj, bakımlı lüks evler... İlhan artık camiden uzak, ruhsuz ve neşesiz...
Yıllar önce çocukluğunda yaşadığı yaz ramazanlarını düşünür İlhan. Ramazan bütün bir yılı gezip dolaşmış, yine yaz aylarına misafir olmuştur. Ramazan yine ramazandır, mevsim yine yaz ama eksik bir şey vardır. İlhan büyümüş, geçen zaman içerisinde çocukluğun masumiyetinden, o saf düşüncelerden uzaklaşmıştır. Yasak olan, günah olan ne varsa onunla tanışmış, düşünceleri eylemlerini belirlemiş, kendini bir bataklığın içerisinde boğulurken bulmuştur. İlhan, ramazanı eski neşvesine kavuşturacak, hayır ramazanı değil, kendini o eski gönül huzuruna erdirecek şeyi arar. Bir dal, uzanacak bir ip... O eksiğin izini çocukluğunda sürer. Yine camidedir. “Bazen caminin tavanından sarkan lambalara, lambaların ışığında garip gölgelerle bezenen tavan tahtalarına, bunların oymalarına, sonra duvarlara, duvarlardaki yazılara, mihrabın tam ortasındaki mermer çerçeveye takılır” gözü. Bükülen boynunu, uykunun aşağı çektiği kirpiklerini babaannesinin dizinin dibinde sükûnete erdirir.
Sahi babaannesi ne zaman ölmüştü? Evin arkasındaki meyve bahçeleri ne vakit kuruyup o yemyeşil fundalık çalılarla kaplı bir harabeye dönmüştü. Ruhu da böyle miydi? Babaannesi onun hayatından çekilince gönlünü coşturan o pınar kurumuş, yüreği bakımsız bir bahçe gibi çoraklaşmıştı.
Babaannesinin hatırasını bir başka hatıra takip eder. Babaannesi dünya mihnetini tamamlamış, bu dünyadan göçüp gitmiştir. İlhan artık genç bir delikanlıdır. Bütün yaz bisikletiyle köyü dolaşır. Hafızası onu bir kez daha camiye götürür. Bu defa üç kişi belirir hatırasında. Caminin yıkılmış bahçesini tamir eden üç âdemoğlu. İlhan aralarına katılır. Kerpiç taşır, duvar örer; sofralarına oturur sohbetlerine dâhil olur.
İlhan’ın zihninden sökün eden bu hatıra da neyin nesidir? Babaannesi yoktur bu hatırada ama cami vardır, cami duvarını tamir eden Allah’ın adamları vardır. Semaverde çay vardır. Onarılan cami duvarı vardır. Sanki taş taş ördüğü o cami duvarı değildir de yıkılan gönül evidir İlhan’ın. Gönül evi mamur edildi mi, mekân da zaman da gerçek anlamına erişir. Ramazan yine ramazan olur. İlhan çocukluğundaki o saflıkla yeniden buluşur.
Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer kitabının “Görülen Geçmiş Zamanın Aşırı Uçları” öyküsü hem kaçışın hem de kavuşmanın hikâyesini anlatır. Kendinden kaçan insan nihayetinde kendine varır. Onun kaçışı başka diyarlara değil çocukluk ülkesinedir. Babaannesinin attığı tohumların yeşerme zamanı gelmiştir. Yıllar içinde kaybettiği benliğini yeniden bulma, özüne dönme, gönül ülkesini mamur etme vakti gelmiştir. Debelendiği bataklığa uzanan dal geçmişinde saklıdır. O dala tutunur İlhan. Öyle bir tutunur ki geçmişine yaptığı seferden muzaffer olarak döner. Bütün o hatıraların harcını babaannesi karmıştır. Mevsimlerden ramazandır. Mekân ise camidir.
Kutlu, kaleme aldığı İlhan karakteri üzerinden kendine yabancılaşan, kökleriyle bağını koparan insanın ızdırabını anlatır. Kendi değerleriyle arasına duvarlar ören ve başkası olma arzusuna kapılmış insana spot ışıklarını çevirir. Üzerine bir türlü oturmayan yabancı hikâyeleri kuşanan insanın düştüğü yapmacık ve gülünç duruma işaret eder. Sadece İlhan değil, diğer öykü karakterleri de benzer bir açmazın içindedirler. Fakat henüz içinde bulundukları çürümeyi tam olarak idrak edememiş kendilerini oyuna kaptırmışlardır.
Kaçış öykülerinin karakter özelinde okura teklif ettiği şey yüzleşmedir. Görmek için gerekli mesafeyi bu kaçış sağlar. Zira bir şeyi tanımlamak ondan belli bir miktar uzaklaşmayı hatta çemberin içinden çıkmayı gerekli kılar. Murat edilen ise farkındalıktır. Kendini bilmek, hayatı anlamak ve istikameti tayin etmek. Kendinden kaçıp yine kendine varmak...