GEÇMİŞİN İZİNDE
OKUL YILLARI

Seher MERİÇ

Şimdiki çocuklar pek sevmese de benim en sevdiğim yerdi okul. Hele benim gibi öğrenmeye doymayan bir çocuk için okul, bir bilgi şelalesiydi. Okumaya olan merakımı, heyecanımı belki de babamın okuma sevdasından aldım, bilemiyorum. Babam sadece ilkokulu okuyabilmiş. O zamanın kısıtlı imkânları hayallerine veda ettirmiş onu. Dozer operatörü olarak adını sanını bilmediğimiz ücra köylerin yollarını yapmış. Ama her zaman en çok sevdiği şey kitaplar olmuş. Şimdi bile evde kocaman bir kütüphanesi var. Yazıyor, çiziyor ve okuyor.
Okul çok özel ve kıymetliydi benim için. Canım annem her sabah erkenden kalkar, kahvaltımızı hazırlardı. Sonra belimize kadar uzanan saçlarımızı örerdi. Üç kız kardeştik ve bu iş epey zahmetliydi. Kurdelelerimizi takar, bizi okula uğurlardı.
Her sabah ortanca ablamla beraber okula giderdik. Servise filan binmez, yaz kış yürürdük. Kış oldu, kar yağdı diye hiçbir okul kapanmazdı. Bir elimizde okul çantamız, diğer elimizde beslenme çantamız olurdu. Annem hepimizin beslenme çantalarını özenle hazırlardı. Benim beslenme çantamı da annem dikmişti. Hiç unutmam; ağız kısmı, renkli bir iple toplanırdı. Aslında minik bir çuval gibi düşünebilirsiniz. Bir de su mataralarımız olurdu. Eğer mataramızı evde unutursak musluk suyu içerdik. Öyle pet şişede su filan almazdık
Sınıfım 1/D idi. Öğretmenimin adı Türkan Tuncer’di. Orta yaşlarda, genellikle döpiyes giyen, gözlük takan, uzun boylu bir hanımdı. Bu yaşımda bile güzellikle hatırlıyorum onu.
O zamanlar kocaman gelse de küçücükmüş sınıflarımız. Sınıflar bizim dünyamızdı; okul ise galaksimizdi. Sınıfın duvarındaki mevsimler tablosu geldi aklıma. Kapıdan girince hemen sağdaki duvarı kaplayan, dört mevsimi gösteren bu tabloya uzun uzun bakmayı severdim. Diğer duvarda paltolarımızı astığımız askımız vardı. Fazla çanta ve eşyalarımızı kimsenin hakkına girmeden asardık. Çünkü öyle öğretilmişti bize.
Sınıfa girince ders başlamadan defter-kitaplarımızı çıkarır, kalemlerimizi sıranın üzerinde kalem koymak için oyulmuş yuvalara koyardık. Kalemlerle ilgili ilk aklıma gelen hatıram kırmızı kalemlerdir. Şimdi öyle hem dört çocuk okut hem de onlarca kalem al gibi bir bütçemiz yoktu. Annem sene başında hepimize birer adet kırmızı kalem alırdı. Onu bütün sene kullanırdık. Kalemtraş ile açtıkça küçülse de arkasına bir çubuk bağlayarak yine o kalemi kullanırdık. Silgiler de bir adet alınır, dörde bölünür ve kaybolmaması için içinden ip geçirilerek boynumuza asılırdı.
Kitaplarımızı ve defterlerimizi satın aldıktan sonra muhakkak kaplardık. Hemen hemen her evde olan, iki A4 kâğıdı büyüklüğünde, ön sayfalarında çok güzel doğa manzaraları olan takvimler olurdu. Kuşe kâğıttan mamul bu takvimlerin arka yüzleri bembeyazdı. Bu kâğıtlarla kitap ve defterlerimizi kapladıktan sonra kapağın sağ alt köşesine etiket yapıştırırdık. Etikette, adımız, soyadımız, sınıfımız ve dersin adı yazılırdı.
Çocukluğumda hiçbir şey israf edilmez, dönüştürülür ve tekrar kullanılabilir hâle getirilirdi. Mesela annem, babamın gömleğinin yakasını ters yüz ederdi. Bizler de bir önceki ders yılından artakalan defterlerin boş sayfalarını toplar, beyaz zamkla yapıştırıp yepyeni bir defter yapardık. Bildiğiniz minik cilt ustaları olmuştuk. Diş macunu kutularını renkli kâğıtla kaplayarak kalem kutusu yapardık.
Resim derslerimizi bazen bahçede yapardık. Ah, ne büyük keyifti. Sınıftan başka bir yerde, hem de bahçede ders yapmak. Belki de o yüzdendir, ben de şimdi öğrencilerimle uygulama derslerini dışarıda yapıyorum.
Müsamereleri de anlatmadan olmaz. Herhâlde o zaman da çok konuşkan bir çocukmuşum ki öğretmenim beni hep sunucu yapardı. Çocukken sahip olduğum nadir fotoğraflardan biridir: Elimde mikrofon, kısa saçlarım, beyaz üzerine kırmızı puantiyeli elbisem ve uzun beyaz çoraplarımla sahnedeyim.