ÖTEKİNİN UMUDU
Umudun Akıbeti
Bu Dünyada / In This World Filmi
İshak KOÇ
Bu dünyada…” tümleciyle başlayan cümleler genel olarak birtakım şeylerin varlığını, birtakım şeylerin de yokluğunu bildirmekle sonuçlanır. Bu dünyada hayat vardır ya da bu dünyada adalet yoktur gibi… Bu dünyada mukim olanlar vardır. Yerleştiikleri yeri benimseyen, sahiplenen, oraya kök salan; bulundukları yeri bir başkasının istifadesinden çıkaran ve gayrısını görmeyen bir yapıyı diri tutarlar. Bu durum yerlilikten sayılmaz. Aksine yerliler; yine bu dünyada toprağından koparılır, yurtlarından çıkarılır, sürgünlere yollanır. Toprağın ve yurdun benimsenişi, korunuşu, mülke dönüşüşü onlara yâr olmaz. Savunulan toprağı sulayan, üstüne edebiyat yapılan kan, yine yerlilere, ölenlere, canını feda edip özgürleşenlere aittir. Mülk sahipleri ya da daha doğru ifadeyle başkasının hakkını gözetmeksizin mülke malik olanlar can verip özgürleşemeyenlerin bulundukları topraklarda tutunamayışını, dolayısıyla çekip gitmesini, yaşayabileceği bir yer aramasını sağlamakla kaimdir! Ne alakası var diye sorulursa derhâl bu dünyada olup bitene, olup bitmeyene, olan ve bir türlü sona ermeyen haksızlıklara, adaletsizliklere dikkat kesilip başkalarının hayatına ya da başka diye nitelenen her şeyin yaşam serüvenine bakabilir. Zamanla zaten o gözlerden muhabbet yerine hayret, sevgi yerine keder, uyanıklık yerine yorgunluk dökülür.
Yine bir yol hikâyesi… Bu kez insanlığın kalbine, inananların Kâbe’sine, Hicaz cihetine doğru değil, artık standart hâle gelmiş hatta klasikleşmiş bir yönelişle dünyanın doğu cenahından batısına doğru… Çünkü bu âlemde insanların akışı ve bu alanda (sosyolojik olarak) anlaşılır kabul edilen yer değiştirmeler doğudan batıya, güneyden kuzeye, güneydoğudan kuzeybatıya, Orta Doğu’dan kenar batıya doğru cereyan eder. Bu sirkülasyon tarih boyunca devam ettiği gibi bir şekilde bugün de gerçekleşir. Arif Nihat Asya’nın “Naat”ında geçen “Mekke’de bunalırsan Medine’ye göçerdin.” ifadesi gibi değil ama insanlar yaşayabilme ihtimali kalmadığına kanaat ettikleri yeri terk edip daha müreffeh bir hayat umuduyla başka memleketlere doğru yönelirler. Zaten hicret de bir şiire konu olduğu kadar kolay değildir. Bir başka memlekete doğru yöneliş, yaşayabilme ihtimali kadar sancılıdır. Hiçbir göçmen, sınır kapısında törenlerle, derin muhabbet ve çiçeklerle karşılanmaz. Yeri geldiğinde tıpkı vatan savunmasında olduğu gibi canı gözden çıkarmayı gerektirir. Doğrusu Allah’ın arzında kişinin bir yerden bir yere geçmesi, bir başka kara parçasında yaşamak istemesi, kısaca yer değiştirmesi bu denli sıkıntılı, zor, imkânsız olmamalıdır.
Welcome to Sarajevo, Wonderland, 24 Hours, Party People gibi birçok ünlü filmiyle bilinen İngiliz yönetmen Michael Winterbottom, 2002 yapımı Bu Dünyada/In This World adlı filmle dramatik bir hicreti hikâye eder. Pakistan’daki Afgan mülteci kampından (Şamşatu Mülteci Kampı, Şubat 2002, Pakistan) bir şekilde ayrılıp Londra’ya gitmek üzere yola çıkan iki gencin macerasını anlatır. Söz konusu kampta tarih verilen dönemde 53 bin kadar Afgan mülteci kalmaktadır. İlk gelenler 1979’daki Sovyet istilasından, son gelenlerse 7 Ekim 2001’de ABD’nin başlattığı bombardımandan kaçanlardır. Kampın şimdiki akıbeti hakkında bir malumata rastlanmaz lakin 2001’den bugüne bir türlü durulmayan coğrafyanın makûs talihinden Peşaver yakınındaki mezkûr kamp da nasibini almış olmalıdır. Peşaver’de bulunan kamplardan birini gezen bir muhabir, “Şamşatu’da yaşayan ailelerin büyük bir çoğunluğu, Pakistan’a, Afganistan’da son yıllarda yaşanan kuraklık yüzünden göçmüş. En eskisi sadece altı aydır burada. Ufak çocuklar bir süre önce yaşadıkları açlığın anılarıyla bir tane mercimeği bile kaybetmemek için ellerine aldıkları ufak plastik torbalara yerlere dökülen tozla karışmış taneleri topluyorlar. Bir kap mercimek sadece bir ay için. Her evde en azından dört kişinin bulunduğu düşünüldüğünde oldukça dramatik bir miktar.” der.. (Bikem Ekberzade, NTVMSNBC, 9 Mayıs 2012) Zaten Bu Dünyada isimli film de tam olarak bu çetin ortamdan yola çıkıp batıya, başka türlü imkânsızlıklara doğru yol alır.
Cemal (Jamal Udin Torabi) ve İnayetullah (Nabil Elouahabi) Pakistan Peşaver’deki Afgan mülteci kampından Londra’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Bu yola çıkış da öyle söylendiği gibi pek kolay görünmez. Önce para bulmaları, kendilerini emanet ettikleri insan kaçakçılarına daha yolculuğun en başında ödeme yapmaları, geçecekleri her ülkenin sınırını aşınca bağlantılı insan kaçakçılarını önceden ayarlamaları gerekir. Nitekim en ufak hatada ele geçmek, hapsedilmek, en kötüsü gerisin geri gönderilmek işten değildir. Cemal çat pat İngilizce konuşabilmektedir. İnayet ise Cemal’in bakmakla yükümlü olduğu ve onun kadar yol yordam bilmeyen bir mültecidir. İki genç, Pakistan, İran, Türkiye ve Batı Avrupa hattında, Tarlabaşı’nın ara sokaklarında her an ölebilecekleri tehlikeli bir yolculuğu hemen hemen belgesel formatında oynarlar. Cemal ve İnayetullah özelinde aşılan her bir ülkenin göçmenlere, daha doğru ifadeyle hâlihazırda göçmekte olanlara bakışı sosyolojik bağlamda ele alınır. Yasaklık, kaçaklık ve kaçakçılık dışında pek bir sorun da görünmez. Lakin Türkiye topraklarından ayrılıp açık denizlere doğru yol alındığında, İnayet de dâhil pek çok mülteci, havalandırması olmayan bir konteyner içinde havasızlıktan boğularak ölür. Cemal ise hasbelkader hayatta kalmayı başarır, İtalya’ya ulaşır ve bir süre burada yaşar. Bir gün, bir kadının çantasını çalarak Paris’e gidecek bilet almayı başarır. Paris’te bir mülteci kampında tanıştığı arkadaş sayesinde Manş Denizi’ni de bir kamyonun arkasında geçer. Nihayet Londra’ya ulaştığında ankesörlü telefonla amcasını arayıp buraya kadar gelmeyi başardığını, umduğunun aksine kederle anlatır. Film, Peşaver mültecilerinin resimleriyle sona erer.
Godardvari, sırasında yedi sekiz saniye bile sürmeyen kesmeler, kaos bildiren belli belirsiz planlar, netameli ortamlar, bir omuz kamerasıyla farklı açılardan hızlı ve net görüntü alışlar vs. gerçeklik izlenimini niteliksel anlamda belgesele dönüştürür. Gerçi senaryo, her ne kadar Tony Grisoni eliyle düzenlenmiş olsa da adı geçen ikilinin yaşadığı yolculuktan alınır. Yaşamın ve ölümün gerçekliği kadar Cemal-İnayetullah ikilisinin yaşadığı macera da bu dünyaya dairdir. Hani bir yerde Yunusça tarif edilen; “Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi…” dizelerinde dile dökülen insanoğlunun kadim yolculuğu… Ömürler kısadır, sekanslar kısadır, film dahi bir insanın hayat içindeki serüveni kadar kısadır. Yahut da bir filmin içine acısı, neşesi, hikâyesiyle hayatlar sığdırılır. Orada ibadet de vardır inanç sorgusu da… Ama en önemlisi, gencecik insanların belirsiz bir umuda sarılıp yaşayabilme ihtimalinin daha yüksek olduğunu zannettiği köşelere doğru gitmek zorunda kalışıdır. Öylesine bir “gitmek” de değil, kaçarak ve kaçak olarak; sığınmak üzere, iltica etmek niyetiyle, mülteci olarak… İnsan üstüne tahakküm kurma cüretini kendinde bulanlar; ötekiler, dışlanmışlar, tutunamayanlar için yaşamı zorlaştırır, kısıtlar, imkânsız hale getirir çünkü. Meselenin makul tarafına göçmek ya da hicret denip geçilir. Abes olan zulümdür. Bölümlenmiş yeryüzü parçalarında gözünü açan her nesil kendini çoktan tanımlanmış bir savaşın, anlamlandırmak zorunda kaldığı bir yaşam mücadelesinin, karşıtları çoktan tescillenmiş bir kavganın ortasında bulur. Sonra orada yeşeren, dallanıp budaklanan her şey gibi nesiller de yontulur, törpülenir, budanır. “Sürgünlerini budayan çınar” metaforuyla anlatır kimileri bunu. (Bkz. Mehmet Efe, Sürgünlerini Budayan Çınar, İnsanlara (Şiir) Y., İstanbul 2020) Kimileri de önüne konanla iktifa edip güya kendisine ait zannettiği, kendini ait hissettiği ya da boyun eğdiği bir hayat yaşar.
Bu dünyada, özellikle post-kolonyal dönemde yerinden yurdundan edilmeleri sorgulayan bulunmaz. Tıpkı işgal edilen Filistin toprakları gibi Afganistan’da, topyekûn doğuda ve güneyde, Asya ve de Afrika kıtasında, doğduğu topraklarda yaşamak, barınmak, bulunmak insanlar için sorun hâline gelir. Zamanla bu insanların eylemleri hepten boşa çıkarılır; varlıkları sorun olur. Açlık, yokluk, yoksunluk içinde yaşama ya da doğrudan ölüme ikna olmayanlar, menzili belirsiz yollara vurur. Yolları kazasız belasız aşmak gayrimümkünse de bir şekilde o belirsiz menzile ulaşan, içinde yaşayabilmek umulan bu dünyaya uyanır. Yahut sadece “bu dünyada” bulunmak, belki mekân tutmadan, yer kaplamadan, belirtisiz ve sessizce çekilip gitmeyi gerektirir.
Filmin sonunda “Bu dünyada!” ifadesinin aslında neye tekabül ettiği anlaşılır. Kan donduran bir zorlu yolculuktan sonra nihayet İngiltere’ye ulaşabilmiş, semt lokantasında bulaşık yıkama işini kapmış Cemal’in, onları memleketten bin bir imkânsızlıkla yolculayan amcasıyla telefon konuşması, postunu dünyaya sermiş insanlar için pek anlaşılırdır:
- İnayetullah nasıl?
- Burada değil.
- Nerede, çağırsana…
- Bu dünyada değil!
Cemal bu dünyadadır. Milyonlarca Afgan, Arap, Türk, Kürt, Berberi, Germen, Anglosakson ve benzeri muhtelif ırktan, dinden, renkten, meşrepten insan bu dünyadadır. Milyarlarca yerli, milyonlarca mülteci bu dünyada…
Orijinal İsmi
In This World
Vizyon Tarihi:
17 Kasım 2002
Süre
1 saat 28 dakika
Tür
Dram
Yönetmen
Michael Winterbottom
Senarist
Tony Grisoni
Yapımı
2002 - Birleşik Krallık