YOĞURTLU EKMEK, KAKAOLU KEK

Şerife DOĞAN

Sokakları çocukların oyun oynama seslerinin doldurduğu, kapı önlerinde minderde oturan teyzelerin mahalleye göz kulak olduğu, ikindi vakti komşunun demlediği bir demlik çaya mahallelinin eşlik ettiği, komşunun komşudan emin olduğu güzel yıllardı. Birbirine benzeyen fedakâr, merhametli, cömert Anadolu ailelerinden oluşan sımsıcak bir mahalleydi benim çocukluğumun geçtiği yer.
Çocukken en yakın arkadaşım, beraber aynı okula gittiğimiz Feray’dı. Onların evi ile bizim ev arasında beş ev vardı. Okuldan dönüş yolunda önce Feray’ın evi geliyordu. Feray’ın annesi Şehriban Teyze her gün okul çıkışında beni de davet ederdi evlerine. Şehriban Teyze çok güzel, çeşit çeşit kurabiyeler yapardı. Elmalı, fındıklı, üzümlü kurabiyeler... Bizim evimizde daha yöresel yemekler yapıldığı için kurabiyenin tadı bana çok farklı gelirdi. Bu nedenle Şehriban Teyze’nin ev davetini seve seve kabul ederdim. Şehriban Teyze de mutluluğumu fark etmiş olacak ki sık sık yinelerdi davetini. Mis gibi kokan kurabiyelerin tadı hâlâ aklımda. Feray’la dışarıda saatlerce evcilik oynar, zamanın akışının farkına bile varmazdık. Bazen halamın kızı Elvan bazen de arkadaşım Tülay eşlik ederdi bize. Halam fabrikada çalışıyordu. Evin tüm sorumluluğu küçücük yaşında Elvan’a kalmıştı. Her fırsat bulduğunda camdan bakar, biz neredeysek oraya gelirdi. Tülay’ın da çok kardeşi vardı. Onların bakımında annesine yardım ediyordu. Ama Feray ve ben ailelerimizin son çocuklarıydık, evle ilgili pek sorumluluğumuz yoktu. Kışın okuldan gelip dersleri bitirince koşarak birbirimizin kapısına giderdik. Yaz mevsimlerinde daha da rahattık, tüm gün bizimdi. Oyunlarımızı en çok Asiye Abla’nın balkonunun altında oynardık. Mahalleyi rahatça gören ama aynı zamanda kuytuda kalan bir yerdi.
Mavi gözlü, beyaz tenli, çalışkan bir Karadeniz kadınıydı Asiye Abla. Hırçın akan Karadeniz’den almıştı sisli bakışlarını. İki küçük erkek çocuğu vardı. Biz oynarken yanına çocuklarını alıp az ilerimize otururdu. Çocukları oyuncaklarla oynarken Asiye Abla da bizimle sohbet ederdi. Uzun uzun memleketini anlatırdı; bulut denizlerini, çağlayan derelerini, sis dağlarını, sık ağaçlarla örülmüş ormanlarını, gizli saklı köşelerdeki mağaralarını, yemyeşil yaylalarını... Yaz mevsimi geldi mi yaylaya hayvanları götürme maceralarını, sürüden kuzu kaybetmelerini, koyunlardan gelen çan sesinin dağların sesi ile birleşince ne kadar güzel olduğunu anlatırdı. Öyle hayran hayran dinlerdik ki her defasında tekrar tekrar anlatmasını isterdik. Kararsız Karadeniz havasının ikliminde yaşadıkları serüvenleri, hele amcasının balık avlama maceraları ne kadar heyecanlı idi. Belki de o günlerde atıldı içime coğrafya sevgisi. Doğayı, iklimleri, yağmuru, rüzgârı, denizi hep çok severim. Yaşamın ritmini mevsimlerin belirlediğini o yıllarda keşfetmiştim. Benim memleketim çorak Anadolu toprağının hâkim olduğu tipik bir İç Anadolu şehriydi. Asiye Abla’nın anlattığı yerler bana masal diyarı gibi gelirdi. Dinlerken gözlerim açılır, hayretler içinde kalırdım. Öyle ya çocukluk hayretlik makamı değil midir zaten.
Asiye Abla biz geleceğiz diye sabahları önce balkonun altını süpürürdü. Evinin işlerini bitirip yanımıza gelirken mutlaka yiyecek getirirdi bize. Bazen köyden gelen yoğurdu ekmeğimize sürerdi bazen kakaolu kek yapardı. Ekmeğini yemediğimiz gün yoktu neredeyse. Biz akıp giden zamanda tadına doyamadığımız oyunlar oynardık balkon altında.
Asiye Abla’nın eşi Hüseyin Abi de tebessümle karşılardı bizi. İşten gelirken elinde hep bir poşet olurdu, hiç eli boş gelmezdi evine. Gelir gelmez çocuklarını alır, mahallede gezdirirdi. Bizi görünce hemen durur, sohbet ederdi. Küçük yaşımıza rağmen bize birer yetişkin gibi davranırdı. Bu da çok hoşumuza giderdi. Öyle ya çocukken büyümek en büyük hedefti.
Üçüncü sınıftan dörde geçtiğimiz yaz tatilinde Asiye Abla bir bebek bekliyordu. Temmuz ayının sıcağında yine dışarıda oyun oynuyorduk Feray’la. Mavi gözlerinin içindeki sisle bizimle sohbet ediyordu Asiye Abla. Öyle hüzünlü bakışları vardı ki uzaklara doğru dalıp dalıp giden. O yaz babam çalıştığı fabrikadan yıllık iznini alınca annemle beraber köye gitmiştik. Köyde dedemlerin tarla işlerine yardım ediyorduk ama ben sürekli arkadaşlarımı özlüyordum. Köyden döner dönmez arkadaşlarla buluşup kaldığımız yerden devam ettik.
Kış mevsiminin soğuğunun iyice hissedildiği kasım ayının sonu gibiydi. Annemle halam Asiye Abla’nın doğum için hastaneye gitmesini konuşuyorlardı. Asiye Abla’nın annesi birkaç gün sonra gelebilecekmiş. Annem o gün hastanede Asiye Abla’ya refakat edecekti, fabrikada çalışan halam da ertesi gün yani cumartesi refakat edebileceğini söylüyordu. Annem hızlıca hazırlandı, hastanenin yolunu tuttu. Biz o akşam yemeğe halama gitmiştik. Annem evde olmazsa halama giderdik. Annemin eli de her daim halamın çocuklarının üzerindeydi. Akşam olduğunda şiş gözlerinden halamın ağladığını anladım. Bir şeyler yolunda gitmiyordu. Meğer doğumdan sonra aniden tansiyonu yükselen Asiye Abla’yı yoğun bakıma almışlar. Ertesi sabah Asiye Abla’nın evi mahşer yeri gibi kalabalıktı ve bu durum hiç hayra alamet değildi. Tek başıma gitmeye yüreğim yetmedi, koştum Feray’ı çağırdım. Sıkıca birbirimizin eline yapıştık, korka korka eve doğru yürüdük. Dış kapılar açıktı, içeriden ağıt sesleri geliyordu. Asiye Abla üç çocuğunu bırakıp buğulu mavi gözlerini dünyaya kapatmıştı. Yüzünü hep tebessümlü gördüğümüz Hüseyin Abi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Feray’la birlikte bir köşede yer bulduk kendimize. Şimdi Asiye Abla ölmüş müydü? Peki, ama nasıl olur? Ne olacaktı şimdi? Çok gençti daha, ufak çocukları vardı…
Ölümle ilk karşılaşmam Asiye Abla ile olmuştu. Asiye Abla’nın doğan bebeği yaşıyordu, annesinin Karadeniz şivesindeki ağıtları yıllarca gitmedi kulağımdan da yüreğimden de. Hüseyin Abi üç çocukla hayatta tek başına kalmıştı. Küçük bebeğin yanında birkaç ay kendi annesi kaldı. Sonra da Asiye Abla’nın her daim temiz, düzenli olan evini yavaş yavaş topladılar. Bir sabah Asiye Abla’nın evinin önüne kamyon geldi ve tüm aileyi, eşyaları alıp Karadeniz’e götürdü. Giderken tüm mahalle yine kapıdaydı. Yolluklar hazırlanıp ellerine verildi. Gözyaşları içinde yolcu edildiler.
Biz Feray’la derin bir boşluğa düşmüştük. Artık balkonun altına hiç gitmiyorduk. Kısa süre içerisinde Asiye Abla’nın evine başkaları gelip taşındı. Şimdi anlıyorum ki bizi oraya çeken Asiye Abla’nın sıcaklığıymış. Yıllarca anıldı Asiye Abla mahallede, hiç unutulmadı. Ara ara haberler de geldi memleketinden. Doğar doğmaz yetim kalan kız çocuğu gayet iyiymiş, büyüyormuş. Adını Elif koymuşlar, rahmetli annesi daha karnındayken Elif’im diye severmiş. Diğer çocukları okula başlamış.
Çocukluk ait olduğun toprak gibidir. Gönlünü, aklını, ruhunu hiçbir zaman terk etmez. Çocukluğumun geçtiği mahallede Asiye Abla’nın oturduğu ev hâlâ durur. Her gittiğimde hep bakarım, kimler geldi kimler geçti bu mahalleden diye. Bir demlik çay etrafında sohbet eden mahalleliden eser yok şimdilerde. Çocukluk arkadaşlarımdan kimi çok uzaklarda kimi hâlâ aynı yerde. Feray gurbete gitti gelin olarak, Elvan anneanne oldu, Tülay hâlâ aynı mahallede oturuyor, ben de ailemden uzakta bir yerde yuva kurdum.
Çocuklukta oynadığımız oyunlar hafızamda capcanlı duruyor. Küçük kızım evcilik oynarken dikkat kesilirim, acaba bizim zamanımızdan benzerlikler var mı diye. Arkadaşlarına özel ilgi, alaka gösteririm. Basit ikramlar hazırlarım ki o çocukların hafızasında tatlı bir hatıra bırakayım. Yediğim yoğurtlu ekmeğin, tepside yapılan kekin tadını bir daha hiç yakalayamadım. Bir çocuğun hayatına dokunmak işte tam olarak böyle bir şeydi. Sohbet etmek, ona alan açmak, bir çocuğun hayatını nasıl etkiler Asiye Abla’da gördüm.
Karadeniz deyince dilime “Oyy Asiye” türküsü, gönlüme hüzün gelir. Asiye Abla’nın anlattığı çocukluk anılarını düşünürüm. Günler ayları, aylar yılları kovalarken hayat denen bu koşuşturmacaya devam ediyoruz. İşte hayat aslında bu kadar kısa idi, ölümün zamanı, yaşı yoktu. Yaşamın kendisi bir emanetti ve o emaneti ne zaman teslim edeceğimizi bilmiyorduk. Çocukluk, yüreğinde taşıdığın bir sızı, seni sen yapan yer. Hayatımda kimsenin fark edemediği kırılma anı olmuştu Asiye Abla’nın ölümü. Ölümün soğuk yüzü ile erken karşılaşmam dünyadaki her şeyin fâniliğini çok iyi göstermişti. Geride iyi şeyler bırakmak lazım, güzel şeyler… Bir çocuğun kalbinde sevgi, bir komşunun hatırasında hoşluk... Asiye Abla zamana dokunmuştu ve zamanın dokunduğu hiçbir şey hafızadan gitmezdi. Uzun bir şimdiyi yaşadığım bugünlerde çocukluk hatıralarıma sımsıkı sarılıyorum ki yolumu kaybetmeden menzile varayım. Yaşamın ritmine mevsimlerin etkisini izliyorum. Hayat, bir ağacın yapraklarının dönüşümü gibi değişerek ilerliyor ve ömrümüzün hazanı giderek yaklaşıyor. Hayatımıza yön veren çocukluk bahçemizin, yaş aldıkça kıymeti artıyor. Geçmişimizle geleceğimiz kucaklaşabiliyorsa mutluluğu yakalıyoruz. Zamanı unuttuğumuz anlar çocukken sokakta oynadığımız yıllardı. Öyle derinden mutlu olurduk ki her şeyi unuturduk. İnsan yaşam boyunca doğduğu büyüdüğü yerden kopsa da aklı daima o filizlendiği, boy verdiği topraklarda oluyor. Yaş alıp hayatın koşturması azalınca geçmişi daha sıkça hatırlıyorsunuz. Her çocuğun kalbi kendinden daha büyüktür. Mutlu bir geleceğe ulaşmak için geçmişimize bakmamız yeterlidir.