Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ:

“Yüce Allah, insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim) yaratmış ve yaratılmışların en hayırlısı (hayru’l-beriyye) olabilecek potansiyelle donatmıştır. Öyleyse insan, âdetullah ve sünnetullah kanunlarına uyduğunda en güzel hâlini korur ve potansiyeline ulaşır…”

Söyleşi
Mustafa BERK

Kâinatta sebep sonuç ilişkisine matuf olarak meydana gelen olayları anlamlandırmak için ortaya çıkan kavramlardan biri olan “sünnetullah” bize ne söyler? Sünnetullah kavramını nasıl tanımlamak gerekiyor?
Aslında sünnetullah kavramı modern zamanlarda âdetullah yerine kullanılır olmuştur. Kâinatta meydana gelen olayları ifade eden asıl kavram âdetullahtır. Âdetullah, sebep sonuç ilişkisi içerisinde cereyan eden, uzaydaki hareketlerden dünyadaki en küçük titreşime kadar evrende tekrarlanan / periyodik olağan olaylardır. Günümüzde tabiat kanunları veya doğa kuralları diye ifade edilen budur. Buna göre âdetullah, düzenli sebep sonuç ilişkisinin adıdır. Yüce Allah’ın iradesiyle sebep sonuç ilişkisinin bozulması veya birinin bulunmaması, mucize veya keramet gibi olağandışı bir olay anlamına gelir. Buna kelam edebiyatında hârikun li âdetillah (âdetullahı bozan) olaylar denilir. Bu kavram Türkçemize harikulade şekliyle yerleşmiştir. Söz gelimi Hz. İsa’nın babasız doğması veya Hz. Musa’nın elindeki asanın yılana dönüşmesi sebepsiz sonuçtur. Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması ise sonucu gerçekleşmeyen sebeptir. Sünnetullah ise Yüce Allah’ın kullarına yönelik muamelesidir. Âdetullahta olduğu gibi bunda bir değişme olmaz, zira Yüce Allah mümin kuluna kâfir, kâfir kuluna da mümin muamelesi yapmaz. Herkese layık olduğu şekilde muamelede bulunur.
Yüce Allah’ın toplum hayatını düzenlemek üzere koyduğu kanunları ifade eden sünnetullah, Kur’an’da ve hadislerde nasıl geçmektedir?
Sünnetullaha sosyal ve beşerî yasalar denilir. Bu yasaların varlığı ve işleyiş biçimi şu ayetlerde açık bir şekilde ifade edilmiştir: “Bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda olanı değiştirmez.” (Rad, 13/11.); “Allah’ın kelimelerinde bir değişme söz konusu değildir.” (Yunus, 10/64.); “Kim zerre kadar iyilik işlerse karşılığını kim de zerre kadar kötülük işlerse karşılığını görür.” (Zilzal, 99/7-8.); “Bu, Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur; Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamayacaksın.” (Ahzab, 33/62.); “Bazı insanlar, ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada güzellik ver.’ derler. Onlar için ahirette bir nasip yoktur. Bazıları da ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada güzellik, ahirette güzellik ver, bizi cehennem azabından koru.’ derler. İşte bunlar, kazandıklarından pay sahibi olanlardır.” (Bakara, 2/200-202.)
İslam âlimleri kavramsal karışıklığı önlemek için tabiata konulan kanunlara âdetullah, beşerî ve içtimai kurallara ise sünnetullah demişlerdir. (Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, Dımaşk ts. s. 207.) Söz gelimi, verdiği nimetlere şükreden kuluna Yüce Allah’ın sevap vermesi sünnetullahtır. Geçmişte bazı kavimlerin zulümleri sebebiyle helak edilmeleri de sünnetullahtır. Ancak onlara verilen ceza ölmeleri değildir, çünkü ölüm âdetullah gereği bütün canlılar için geçerlidir. Onların cezası küfür ve zulüm üzere ölüp cehennemi hak etmeleridir. Şehitler ise tam tersine iman ve ihsan ile ölüp cenneti hak etmektedirler. Şehidin cennetle ödüllendirilmesi de sünnetullahtır. Peygamberlerin gelişinin ve ilahi kitapların indirilişinin en temel hikmeti, sünnetullah denilen ilahi kanunları insanlara hatırlatmak, öğretmek ve hayata geçirmenin yol ve yöntemini göstermektir. Buna karşın âdetullah denilen tabiat olayları akıl ve tecrübeyle öğrenilebilir, ilahi kitaplar bunlara işaret eder ve arkasındaki yaratıcı gücü hatırlatır.
Âdetullah adı verilen tabiat kanunlarıyla evrendeki eşsiz düzenin belli bir gayeye hizmet ettiği ayetlerde öne çıkan mesajlardandır. O eşsiz düzenin belli başlı gayeleri nelerdir, kısaca söz edebilir misiniz?
Yüce Allah, görüneniyle ve görünmeyeniyle (şâhit ve gâib) evreni yaratmış, hikmeti ve adaleti doğrultusunda işleyiş kanunları belirlemiştir. Hem yaratma boyutunun hem de yönetme boyutunun kendisine ait olduğunu, “Yaratma da yönetme de O’na aittir.” (Araf, 7/54.) ayetiyle bildirmiştir. Bazılarının iddia ettiği gibi Yüce Allah evreni başıboş veya kendi kendine işleyen otomatik bir yapı olarak bırakmış değil, aksine evrene yönelik sürekli tasarrufta bulunduğunu, “O, her an yaratma hâlindedir.” (Rahman, 55/29.) ayetiyle bildirmiştir.
Evrendeki bu düzen Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin yanında ilim, hikmet, adalet ve kudret gibi sıfatlarına işaret etmektedir. Nitekim “Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra tekrar gözünü çevir de bak; kusur arayan göz aradığını bulamadan bitkin olarak dönecektir.” (Mülk, 67/3.) ayeti tam da evrendeki eşsiz nizam ve intizama dikkat çekmektedir.
Öte yandan insan başta olmak üzere bütün canlılar hayatiyetlerini sürdürebilmek için düzenli bir ortama ihtiyaç duyarlar. Ayların, günlerin ve senelerin sürelerinin belli olması; dağların, ovaların ve nehirlerin yerleşik bir konumda bulunması insan zihninde bir düzenlilik bilincini oluşturur ve yaşamayı kolaylaştırır. Eğer bu düzenlilik olmazsa vakti tayin edemeyiz, mekânları karıştırırız, hatta evin yolunu bulamayız. Nitekim nadiren gerçekleşen sel, deprem ve tufan gibi doğa olaylarının alışılmış düzeni nasıl bozduğu; sosyolojik, psikolojik ve çevresel sarsıntılara nasıl yol açtığı bilinen bir gerçektir. Bir yönüyle bu olaylar bize hayattaki ve tabiattaki alışageldiğimiz düzenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır. Hâlbuki deprem gibi olaylar âdetullah gereği tabiat olaylarıdır, ancak aralıklı gerçekleşmesi alışmayı güçleştirmektedir.
Toplumsal boyutta da düzen gereklidir. Nitekim insan hayatında sürekli çatışma ve dayanışma zıt ikilemiyle karşı karşıyadır. Toplumsal ilişkilerde ve alışverişlerde bu ikilem net bir şekilde görülür. Bu iki zıt tutum düzene konmaz ve dengelenmezse karmaşa meydana gelir. Hâlbuki insan, yaratılışı gereği sürekli bir düzen arayışı içindedir. Bu düzenin kurulabilmesi, söz konusu çatışma ve dayanışmanın sabit, sürdürülebilir ve üzerinde uzlaşılmış kurallara bağlanması gereklidir. Yüce Allah bunu bildiği için ilk insandan itibaren peygamberler vasıtasıyla sürekli düzenleyici kanunlar göndermiştir.
Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezegen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar birtakım kanunlar koymuştur: “Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti.” (Fussilet, 41/12.) ayetinin yol göstericiliğinde bilimin ve fennin ilerlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ayette belirtildiği gibi Yüce Allah kâinatı yarattıktan sonra kanunlar yükleyerek onu âdetullah denilen bir düzene kavuşturmuştur. İnsanı yaratmış ve düzenli yaşaması için peygamberler aracılığıyla ona sünnetullahı hatırlatan ilahi kanunlar bildirmiştir. İnsanoğlu bu iki kanuna uygun yaşadığı takdirde, Kur’an’da zikredilen hem dünyada hem ahirette iyiliği, güzelliği ve başarıyı elde eder. (Bakara, 2/201-202.) Sadece dünyayı isteyen ve tabiat kanunlarına uygun çalışan kişiye de çalışmasının karşılığı verilir. (Bakara, 2/200.) Çalışan milletlerin ve insanların bilimde, teknolojide ve fende ilerlemesi bunun göstergesidir. Demek ki âdetullah denilen tabiattaki kanunları tanımak ve onlara göre hareket etmek dünyevi planda başarıyı getirmektedir.
Yüce Allah, “İnsan, ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) buyurmuştur. Bunun anlamı herkesin çalışmasının karşılığının dünyada veya ahirette mutlaka verileceğidir. Nitekim Hz. Peygamber, “herkese niyet ettiği şeyin verileceğini” ifade ettikten sonra hicret üzerinden örnek vermiştir: “Kim dünya için hicret ediyorsa dünya ona verilir, kim bir kadın için hicret ediyorsa onunla evlenir. Kimin hicreti ne içinse ona kavuşur.” (Buhari, Bedü’l-Vahy, 1.) Peygamberimizin bu hadisi, yukarıdaki ayetin tefsiridir. Bununla birlikte, “Çalışmasının karşılığını ileride mutlaka görecektir.” (Necm, 53/40.) ayeti ile “Ameller niyetlere göredir.” hadisi ahiretteki değerlendirmenin, sünnetullah çerçevesinde gerçekleşeceğini bildirir. Çünkü Allah’ın muamelesi kulun niyeti ve tavrına göre olacaktır.
Söz gelimi, İstanbul güçlü inanç, sağlam irade ve Allah’ın kelimesini yüceltme niyetinin yanında, zamanına göre ileri düzeyde top teknolojisi, üstün zekâ eseri planlama, liderinden erine kadar büyük bir gayret ve çalışmayla fethedilmiştir. Fetheden komutan övülmüş, o uğurda ölenler şehit, kalanlar gazi mertebesine erişmiştir. Bu olayda âdetullaha uymak fetih başarısını getirmiş, sünnetullaha uymak ise ilahi rızayı kazandırmıştır.
Bilim ve teknolojinin baş döndürücü hızla gelişmesine paralel olarak hayatımıza giren yapay zekâ, transhümanizm gibi kavramlar ışığında fıtrata müdahaleyi nasıl yorumlarsınız? İnsanoğlunun fıtrata müdahale edecek şekildeki hoyratlığı onu nereye sürükler?
Maalesef yeni teknolojiler bireyselliği, yalnızlığı ve müstağni olmayı teşvik eden bir boyuta ulaşmıştır. İnsanların birbirlerinden uzaklaşmaları ve çevrelerinden müstağni yaşamaları, dinden ve dinî değerlerden de müstağni olmalarını beraberinde getirmiştir. Bu durum toplumda ve fertlerde zihinsel olmasa bile pratik hayatta inanç aşınmasına yol açmıştır. Ev teknolojileri komşulukları bitirirken toplu dinlenme ve eğlenme mekânları dinî mekânlara olan cazibeyi azaltmıştır. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” atalar sözü gereği modernleşen insanlar zaman içinde mescit, namaz, oruç gibi ibadetleri ya hatırlamamakta ya da önemsememektedir. Artık bazı insanlar ev, işyeri, eğlence ve gösteri mekânları arasında geçen bir hayat sarmalı içine hapsolmuş durumdadır. Öyle ki insan, teknolojinin dışında veya uzağında kaldığında eksik olacağı psikolojisine sokulmuş, hatta kendi dışında oluşan sorunların parçası hâline geldiği duygusuna kapılmaya başlamıştır.
Öte yandan sanal âlem artık gerçek âlemin yerini almaya aday görünmektedir. Bu âlemdeki arkadaşlıklar, oyunlar, eğlenceler, alışverişler hatta iş yapma biçimi ve olanağı, insanı tamamıyla gerçek hayattan koparma noktasına gelmiştir. Yüz yüze görüşmeler yerini dolaylı görüşmelere bırakırken ekran arkadaşlıkları, diğer dostlukları gereksiz hâle getirmiştir. Bu gelişme dinden uzak kesimi etkilediği kadar dindar kesimi de etkilemektedir.
Söz gelimi hırs, merak ve haz üçgeninde mitolojiyle teknolojinin birlikteliğinden fıtrata aykırı bir fantezi çocuğu üretme çabası olan transhümanizm, kilisenin baskılarına tepki olarak ortaya çıkan, maneviyattan koparılmış insanı merkeze alan hümanizmin bir üst versiyonudur. Bu aslında Samirî’nin yaptığına tapması gibi geliştirdiği teknolojinin sarhoşluğuna kapılan liberal-kapitalist zihniyetin bir yansıması; zihni ele geçirilmiş, programlanmış ve yapay zekânın güdümüne sokulmuş yarı insanlar üretme iddiasıdır. Şayet insanoğlu iradesini kendi ürettiği yapay zekâya bağlar ve bağımlısı olursa onun kölesi ve esiri olur, oyun oynuyorum derken farkına bile varmadan oyuncağı hâline dönüşebilir.
Buna karşın insanoğlu fıtri donanımını tam olarak kullanırsa dijital çağda karşılaştığı sorunların birçoğunun üstesinden gelebilir ve çözüm yolu bulabilir. Çünkü Yüce Allah insanı bütün bunları aşabilecek bir donanımda yaratmıştır. Kadın erkek fıtratının ve aile yapısının korunduğu, akıl ve iradesinin çağın değersizlik anaforuna kaptırılmadığı, ilahi bildirimlerle duyurulan hikmet, adalet ve rahmet çizgisine uyulduğu takdirde her zorluk için bir çıkış yolu bulunur. Bunun için gereken “sağlam inanç, fıtri akıl ve istikamet üzere” yaşantıdır.
Şeyh Galib’in, “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” beyiti ışığında âlemdeki kusursuz işleyişte insana düşen rol nedir? Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği değerin farkına varması için neler yapmalıdır?
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim) yaratmış ve yaratılmışların en hayırlısı (hayru’l-beriyye) olabilecek potansiyelle donatmıştır. Öyleyse insan, âdetullah ve sünnetullah kanunlarına uyduğunda en güzel hâlini korur ve potansiyeline ulaşır. Ancak bu kanunlara uymazsa aşağıların en aşağısı (esfel-i sâfilîn) çukuruna savrulur ve yaratılmışların en şerlisi (şerru’l-beriyye) konumuna düşer. (Tin, 95/4-5; Beyyine, 98/6-7.)
İlk insanlar Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaratılışında Yüce Allah bu kanunların işleyişini ve bunlar karşısında nasıl davranılması gerektiğini tecrübî bir örnek üzerinden göstermiştir: Hz. Âdem’i yarattığında orada bulunanları secdeyle imtihan etmiş, cinlerden olan İblis, emre isyan etmek suretiyle sınavı kaybetmiş ve ilahi rahmetten kovulmuştur. Hz. Âdem ve Havva ise şeytanın, “bu ağaç sizi ebedîleştirecek ve melekleştirecek” vesvesesine kapılıp yasak ağaca yaklaşmalarıyla imtihanı kaybetmişlerdir. (Araf, 7/20; Taha, 20/120.) Bu olaydaki âdetullah, tabiatın parçası olan bir ağacın insana ebedîlik ve meleklik özelliği kazandıramayacağıdır. Bu, eşyada güç arama yanılgısıdır. Bu yanılgı bugün eskiden gelen astroloji, yeni gelişen transhümanizm ile devam etmektedir. Bunalım çağında bilinç geliştirme, ruhu dinlendirme/arındırma, gelecek bilgeliği ve tasarımcılığı adıyla sunulan birçok anlayış, insanları yanıltmaktadır.
Buna göre âdetullaha aykırı bir şekilde Allah’ın belli bir işlev için yarattığı bir şeyi amacı dışında kullanmak, sünnetullah gereği imtihanı kaybettirir. Kurtulanlar Hz. Âdem ve Hz. Havva gibi pişman olup samimiyetle tövbe edenlerdir. (Bakara, 2/37.) Çünkü Allah’ın affı ve mağfireti de sünnetullahtır. Rahmet Peygamberi’nin müjdesi açıktır: “Samimiyetle günahından dönüp tövbe eden kişi, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd, 30.) Bu en büyük arınma ve fıtrata dönmedir.