TAŞLIK

Mehmet AYCI

Sokağa oradan geçerek çıkardık.
Misafirimizi orada karşılar, yerine göre orada ağırlardık.
Sabah kahvemizi bir meyve ağacı altındaki sedirde orada içerdik.
Çocuklarımız mekânın çok katmanlı dünyasının o katmanında sokağa hazırlanır, sokaktan geldiklerinde oradan geçerek eve hazırlanırlardı.
Duvarları sarmaşıklı, aşılabilir, engin de olsa evin kale duvarlarıydı.
Duvarın içyüzü diplerine mevsim çiçekleri ekilir, narin ve ince bir iç kale duvarıyla çevrilirdi.
Taşın, asil ve sıcak yüzü ayaklarımızı da ayaklarımızın sesini de ısıtır, o sesten ev içindekiler gelenin kim olduğunu tanırlardı.
Yıkandığında zemin taşlarının gözleri ilk oluşlarını hatırlarcasına ışıldardı.
Bu Türk mimarisine özgü avluyu, Türkçenin o nefis “yapım eki” mi mimariye eklemişti yoksa Türk mimarisi mi onu eve eklediği gibi Türkçeye eklemişti, bilinmez.
Taşlı olan yer taşlıktı kuşkusuz, ancak mimarideki taşlığın taşlık oluşu sadece bir mimari seçim değil, bir seçimin de mimarisiydi.
Oraya avlu dendi.
Hayat dendi.
Sonra sivil Türk mimarisi unutulunca taşlık da unutuldu.
Eski edebî metinlerde ve sözlüklerde kaldı.
Bir gün oradan çıkıp yapının eki olacağı rüyasıyla yaşıyor.