TAYYİB OKİÇ
HAYATI ÇİLEYLE YOĞRULMUŞ BOŞNAK BİLGİN
Enbiya YILDIRIM
lkemizde İslami ilimlerin akademide gelişmesine ve sistemleşmesine Muhammed isimli üç misafir hoca büyük katkı sunmuştur: Bunlar Muhammed Tanci, Muhammed Hamidullah ve Muhammed Tayyib Okiç’tir.
Yazımızda ele alacağımız Okiç Hoca, 1902 yılında Bosna’da doğdu. Sekiz yaşına kadar doğduğu yerde yaşadı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Bosna-Hersek’i işgaliyle başlayan on yıllık direnişin sonunda, İstanbul medreselerinde okumuş bir bilgin olan babası, Meşihat-i İslamiyye üyeliği ve Reisülulema muavinliği göreviyle Saraybosna’ya tayin edildi. Yeni şehre taşınmalarının ardından Muhammed ilk eğitimini alıp Okruzna Medresesi, daha sonra da İslam Hukuku ve İlahiyat Mektebinden mezun oldu. Ardından Zagreb Üniversitesinde Latin dili ve edebiyatı imtihanlarını vererek buradan da diploma aldı. Ardından aynı üniversitenin Hukuk Fakültesinde başladığı eğitimini Belgrad Hukuk Fakültesinde tamamladı. Babasının yönlendirmesiyle yoluna devam ederek Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden keza Şark Dilleri Okulundan Arap, Türk ve Fars dili ve edebiyatı diplomalarını da aldı. Burada zamanın meşhurları Louis Massignon gibi hocalardan dersler okudu. Söz konusu Edebiyat Fakültesinde doktora tezini de tamamladı lakin babasının ağır şekilde rahatsızlanması üzerine Saraybosna’ya dönmek zorunda kaldı. Tezini bitirmesine rağmen yayımlayamadığı için doktor ünvanını kullanamadı. Paris’te tezinin bulunduğu bina 2. Dünya Savaşı yıllarında zarar gördüğü için çalışmasına daha sonraları ulaşılamadı. Son derece idealist bir öğrenci olan Muhammed Hoca, Paris’teki tahsili sırasında bir süre Tunus Zeytune Üniversitesi Arap dili ve edebiyatı bölümünde ihtisas yaptı ve Tahir bin Aşur gibi büyük üstatlardan dersler aldı. Tüm bu eğitim süreci arasına iki küsur yıllık öğretmenliği de sığdırdı. Buraya kadar yazdıklarımız nasıl bir azimle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yetmiştir.
Arapça, Türkçe, Farsça yanında Avrupa dillerini iyice öğrenen Okiç, 1934-1941 yılları arasında Üsküp’teki Kral I. Aleksandr Büyük Medresesinde hadis ve tefsir okuttu. 1939 yılında da Belgrad Üniversitesi’nde şarkiyat, Yugoslav tarihi, Sırp-Hırvat dili ve edebiyatı tarihi alanlarında hocalık yapmaya başladı. 2. Dünya Savaşı esnasında, 1941 yılında Üsküp’ten Saraybosna’ya gitti. Bir buçuk yıl kadar da Belgrad büyükelçiliğimizde sekterlik ve tercümanlık yaptı. Belgrad’ın Almanlar tarafından işgalinin ardından elçilik çalışanlarıyla birlikte sekiz ay süreyle Almanya’nın çeşitli şehirlerinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Bu sürgün dönemi bombardımanlar ve ağır şartlar altında çok sıkıntılı geçmesine rağmen sonraları dertlerini anlatmaktan hep kaçındı. Bunun yerine komünizm ile faşizmin fenalıklarını anlatma yolunu tercih etti.
1945 yılında Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesi sebebiyle diğer elçilik mensuplarıyla birlikte bir İsveç vapuruna binerek -Alman denizaltılarının bombalama riski nedeniyle- Kuzey Afrika sahilleri boyunca bir ay süren yolculuktan sonra Almanya’dan Türkiye’ye geldi. Sonrasındaki iki yılı tam anlamıyla sefalet içinde geçtikten sonra üç yıl boyunca armatörlük ve benzeri özel kurumlarda çalıştı. İstanbul’daki Başbakanlık arşivinde de bir profesör adına deşifre ve istinsah işi yaptı. Arşivdeki çalışmaları pek çok belgeye ulaşmasını sağladı ve bunlardan, ileriki çalışmalarında yararlandı.
Ankara günleri
Beş yılın sonunda 1950’de, dekanın davetiyle Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde sözleşmeli olarak göreve başladı ve kendisine hadis alanında profesörlük ünvanı verildi. Burada Temel İslam Bilimleri başkanlığına getirilerek hadis ve tefsir bölümlerini kurdu. 1969 ders yılına kadar fakültedeki görevine devam etti. Bu arada, 1964-1971 yılları arasında, on beş günde bir gidip iki gün dersler vermek suretiyle Konya Yüksek İslam Enstitüsünde hocalık yaptı.
Ankara İlahiyattaki görevi, patlak veren başörtüsü olaylarında öğrencileri organize ettiği suçlaması, keza kendisiyle uğraşanların çok olması nedeniyle sözleşmeye aykırı olarak sonlandırıldı. O da mahkemeye vererek davayı kazandı. Lakin kendisine ne tazminat verildi ne de fakülteye iade edildi. Çünkü davayı kazandıktan sonra başlama dilekçesi vermesi gerektiğini bilmiyordu ve bu durum kendisine söylenmedi. Tam tersine hocayı uzaklaştırmak için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Burada görevliyken dediği bir söz yaşadıklarını özetlemekteydi: “Değil bıyık bırakmak, yüzümde bir kılın bulunmasına bile tahammülleri yok.” Bunu derken elini suratına götürerek küçücük kıl tarifi yapar ve yüzü başka bir şekil alır.
Fakülteden ayrılmasının ardından 1971-1973 yılları arasında maddi açıdan çok zor günler geçirdi. Dostlarının destekleriyle ayakta kalabildi ve çalışmalarına zar zor devam edebildi. 1973-1977 arasında da geçimdeki sıkıntılarını aşabilmek için Erzurum Yüksek İslam Enstitüsünde hocalık yaptı. Burada da rahat bırakılmadı ve dindarlığı nedeniyle bazı gazetelerde aleyhinde yazılar çıktı.
Şeker hastası olan Hoca 1977 yılında ara tatilde Erzurum’dan geldiği Ankara’daki evinde hastalandı. Kapıya gelen postacı içerideki ayak seslerini duymasına rağmen kapının açılmaması üzerine durumu fakültesine bildirdi. Evine gittiklerinde, kapıyı postacıya açmaya gelen Hoca’nın yere yığılmış olduğunu gördüler. Derhal hastaneye kaldırdılar ancak birkaç gün komada kalan Hoca kurtarılamayarak vefat etti. Komünizme karşı olması sebebiyle Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanmış, ülkemize geldikten sonra yurduna bir daha dönememişti. Vefatı nedeniyle Yugoslavya elçiliğinden çok zor alınan izin sonrasında özel araçla ülkesine götürülerek Saraybosna’da defnedildi. Kütüphanesi, İzmirli bir hayırsever tarafından satın alınarak Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesine hediye edildi. Yabancı hoca statüsünde daha iyi bir maaş aldığından ve ülkemiz vatandaşlığına geçmesi durumunda en alt düzeyde memur maaşıyla göreve devam edecek olmasından dolayı Hoca, arkadaşlarının tavsiyesine uyup Türk vatandaşlığına geçmedi ve otuz yıldan fazla bir süre vatansız olarak yaşadı.
Kişiliği
Öğrencilerinin imanlı ve ahlaklı yetişmesi birinci önceliğiydi, onların her sorunuyla ilgilenen ve hocalığı sadece dersle sınırlandırmayan Tayyip Hoca, devlet dairelerinde öğrencilerinin işlerini halletmekten, nikâhlarında şahitlik yapmaya varıncaya kadar talebe sevdalısı bir insandı. Ayrıca o, başta asistanlar olmak üzere yüzlerce gencin yetişmesine, ufuklarının açılmasına vesile olmuştur. Ona dair hatıralarını anlatan talebelerinin, ilmiyle âmil, beş vakit namazını kılan kâmil bir mümin olduğunu söylemeleri dikkat çekicidir. Demek ki o vakitler namaz kılmak ayırt edici, dikkat çeken bir hususiyetti. Nitekim Hocamız evine giden öğrencilerle birlikte cemaatle namaz kılar, ayağındaki aksama nedeniyle imameti onlara yaptırırdı.
Mezhep düşmanlığı veya fanatikliği yoktu. Hepsini İslam’ın geniş dairesi içinde bir bereket olarak görürdü. Bununla birlikte ilmî meseleler tartışılırken inandığı şeyleri dobra dobra söyler, hiç çekinmezdi. Müsteşriklerin çalışmalarında tarafsızlıktan söz edilemeyeceğini belirtir, bunun oranının kişiden kişiye değiştiğine dikkat çekerdi.
Son derece sistemli çalışır, yapacağı işleri bir kâğıda yazar, bitenleri siler, bitmeyenleri ertesi güne bırakırdı. Ayrıca çalışmalarını tasnif ederek ayrı ayrı zarflarda biriktirirdi. Çok zeki bir insandı ve geçmiş zamanlardaki hadiseleri teferruatına kadar hatırlardı.
Hocamız kendisini ilme adadığından hiç evlenmemişti. Bu, onun değerli zamanının bir kısmını çamaşır, mutfak ve ev temizliği gibi işlere ayırmasına sebep olmuştu. Eline geçeni kitaba yatırdığından dolayı da geçimini her zaman kıt kanaat sağlamış ama hiçbir zaman hâlinden şikâyet etmemişti. Son derece nazik bir insandı ki kendisine yazılan mektupları asla cevapsız bırakmaz, verdiği sözü de mutlaka yerine getirirdi.
Hz. Peygamber bizim için ne ifade eder?
Kur’an’ı her mümin gibi baş tacı yapan Okiç Hoca, Resulüllah hususunda şöyle derdi: “Hz. Peygamber emir ve nehiy hususunda vahye tabi olduğundan [yani: “Ben ancak bana vahyolunana tabiyim.” (Ahkaf, 46/9.), dediğinden], onun emir ve nehiylerine itaat, Allah’ın emir ve nehiylerine itaat sayılır. O (hadis), Kur’an’dan sonra, genel anlamda İslam dini öğretisinin, özel anlamda ise İslam hukukunun kaynağıdır. Bazen o, Kur’an’daki anlaşılması zor ve kapalı yerleri ayrıntılı olarak açıklamaktadır, bazen ise Kur’an’daki normları tamamlar-doldurur bazen de İslam öğretisinin tek ve en önemli kaynağı olabilir. Bunlar, Kur’an’ın sükût ettiği dinî, hukuki ve diğer konulardaki meselelerdir. (örneğin fıtır sadakası, vakıflar ve diğer kurumlar gibi…) Hadis hiçbir surette Kur’an-ı Kerim’e muhalif değildir.”
Onun açıklamalarını göz önünde bulundurduğumuzda şunu anlamaktayız. Hadis:
1.Dinin temel kaynağıdır.
2.Kur’an’ın neyin kastedildiği net anlaşılamayan hükümlerini açıklar.
3.Kur’an’ın koyduğu temel prensiplerin detaylarını belirler. Yani sınırlarını beyan eder.
4.Kur’an’ın hüküm koymadığı meselelerde müstakil olarak hüküm koyar.
Eserleri
Farklı coğrafyalarda birikim kazanan, tek bir çizgide eğitim almayan, uluslararası pek çok bilimsel kuruluşa üye olan, kongrelerde sunduğu tebliğlerle tanınan ve birkaç dil bilen Okiç Hoca çalışmalarında objektif kalmayı başarmıştır. Bu da araştırmalarının değerini artırmıştır. Dar çerçevede okuma yapan ve sadece hakikati kendi okuduklarından ibaret sananların, onun gibilerin eserlerini okumaya büyük ihtiyaçları vardır. Bu durum insana hoşgörü kazandırdığı gibi bildiklerinin esasında çok sınırlı olduğunu da öğretir.
Türkiye’nin en iyi İslam ve Balkan bilginlerinden biri olan Hocanın eserleri hadis ilimleri, Kur’an tefsiri ve Balkan incelemeleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. 104 çalışması tespit edilmiş olup bunlar Türkçe, Boşnakça, Arapça ve Fransızca neşredilmiştir. Bu eserlerde çok geniş bir perspektif, derinlemesine bir bakış görürüz. “İslamiyet’te İlk Nüfus Sayımı”, “Hz. Peygamber Döneminde Kur’an-ı Kerim Öğretimi” makalelerinden bazılarıdır. Ansiklopedi madde yazarlığı da yapan Okiç’in kitaplarından bir kısmı şunlardır:
1. Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler: Türkiye’de yazdığı ilk kitap olup hadis ilmi konusunda ülkemizde kaleme alınan ilk eserlerdendir. Kendisinden sonraki araştırmalara da kaynaklık etmiştir. Aslında bu kitap, daha sonra yazmayı düşündüğü ama gerçekleştiremediği geniş bir kitabın birkaç bahsinden ibarettir. Sünnet ve hadis terimleri hakkındaki açıklamalarla başlar ve devamında sahabiler, bilgin sahabiler, tabiiler, etbau’t-tabiin, hadislerin alınması ve rivayet edilmesi, hadis için yapılan seyahatler, tıbba ait hadisler, hadis mecmuaları gibi konuları içermektedir.
2. Kur’an-ı Kerim’in Üslub ve Kıraatı: Kur’an’ın tarzı, onun musiki ile ilgisi, okunma şekilleri ve kaideleri ile onu okurken ve dinlerken riayet edilecek hususlardan bahsetmektedir.
3. İslâmiyet’te Kadın Öğretimi: Okiç Hoca’nın neşrini görmeden vefat ettiği bu eseri; kadının İslam’daki konumu ve değeri, anne ile çocukları arasında olması gereken karşılıklı sevgi ve yardımlaşma, kadının okuması, âlim sahabiler, sonraki devirde yetişen Müslüman âlim kadınlar, Türkiye’de İmam Hatip Liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde okuyan kızlar ile ilgili istatistiki verilerden söz etmektedir. 1978 yılında basılan kitap alanındaki ilk eserlerdendir.
4. Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı
Meseleleri: Ders notlarından oluşmaktadır. Hoca’nın teksir hâlinde kalmış olan “Apokrif Hadisler Üzerine Vaki Olan Harici Tesirler” başlıklı çalışmasını da içermektedir. Tefsir kısmında ise tefsir ilmi ile ilgili etraflıca bilgi vererek bazı yerlerde ayrıntıya girmektedir.