HELAL KAZANCIN ÖNEMİ
Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
Sosyal bir varlık olan insanoğlunun hayatını devam ettirebilmesi için çalışması kaçınılmazdır. Ancak insanın yaratılış amacı sadece dünyayı mamur etmek olmadığı için hem dünyasına hem de ahiretine çalışmalıdır. (Bakara, 2/201; Kasas, 28/77.) Nitekim peygamberler de diğer insanlar gibi çalışmış, kimileri de birer meslek sahibi olmuştur. Malum olduğu üzere Hz. İdris terzilik, Hz. İsa marangozluk, Hz. Musa çobanlık, Hz. Davud ise demircilik ile uğraşmış olup ilk defa zırh yapan kişiydi. Hz. Peygamber de çobanlık ve tüccarlık yapmıştır.
Yüce Allah çalışmanın önemiyle ilgili şöyle buyurmaktadır: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.” (Necm, 53/39,40.) Bu ayet genel olup insanların hem dünyası hem de ahireti için çalışması gerektiğine işaret etmektedir. Çalışmanın önemine binaen Yüce Rabbimiz cuma namazı eda edildikten sonra Müslümanların hemen işbaşı yapmalarını şöyle emretmektedir: “(Cuma günü) namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 62/10.) Böylece Rabbimiz, bizlere hem ibadet etmemizi hem de rızkımızı kazanmak için çalışmamızı emretmektedir. Buna göre kendimizin ve ailemizin rızkını kazanmak için çalışmak da ibadet kadar değerlidir. Ancak bu durum; namaz, oruç, zekât ve hac gibi temel ibadetlerin yerine geçmez. Dolayısıyla hem ibadetlerimizi yerine getirmeli hem de helal rızık peşinde koşmalıyız.
Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabıyla sohbet ederken ihtiyaç sahibi bir Medineli gelir ve ondan bir şeyler ister. Allah Resulü (s.a.s.) “Evinde bir şey yok mudur?” diye sordu. Adam: “Evet, bir kısmını elbise olarak, bir kısmını da sergi olarak kullandığımız bir örtü, bir de içinden su içtiğimiz bir tasımız vardır.” dedi. Resulullah (s.a.s.) “Git onları bana getir.” dedi. O da onları alıp getirdi ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tavsiyesi üzerine müzayede neticesinde iki dirheme satıldı. Dirhemleri adama vererek dedi ki: “Bir dirhemle çocuklarına yiyecek al, diğer dirhemle de bir balta satın al ve bana getir.” Adam baltayı getirince Hz. Peygamber (s.a.s.) baltaya bir sap taktıktan sonra adama: “Al götür onunla odun kes sat (geçimini sağla), seni on beş güne kadar görmeyeyim.” buyurdu. Adam da gidip odunculuk yapmaya başladı ve Hz. Peygamber’in yanına on dirhem kazanmış; bir kısmıyla giyecek bir kısmıyla da yiyecek almış olarak döndü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) adama şöyle dedi: “Böylesi senin için kıyamet gününde yüzünde dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır. Yalnızca, şu üç kişi dilenebilir: Çok fakirlik çeken, ağır bir borç altında bulunan ve kan bedelinin altında ezilen.” (Ebu Davud, Zekât, 26 [1641].) Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin urganı/ipi alıp (dağa giderek) bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır.” (Buhari, Müsakat, 13 [2373]; Müslim, Zekât, 107 [1042].)
Yüzsüzlük yapıp dilenciliği alışkanlık ve âdeta meslek hâline getirenlerin ahiretteki durumu Resulüllah (s.a.s.) tarafından şöyle tasvir edilmiştir. “İnsanlardan dilenip duran kişi, sonunda kıyamet gününde (Allah’ın huzuruna) yüzünde bir parça bile et kalmamış vaziyette gelir.” (Buhari, Zekât, 52 [1474]; Müslim, Zekât, 103 [1040].) Hadiste tasvir edilen durum zahirî anlamda olabileceği gibi böyle bir kimsenin zelil olup kıyamet günü Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkacak yüzünün olmayacağı şeklinde de anlaşılabilir. (Nevevi, Müslim Şerhi, 7/130.) Hz. Peygamber (s.a.s.) Veda Haccı’nda Arafat vakfesindeyken ridasını (ihramının üst parçasını) kaba bir şekilde isteyen bir bedeviye verdikten sonra şöyle buyurmuştur: “Dilenmek; zengin, güçlü kuvvetli, sağlam kimseye helal değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya borç altında ezilen kimse için helaldir. Malını artırıp zenginleşmek için insanlardan dilenen kimsenin kıyamet günü yüzünde tırmalama izi ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Artık dileyen az dileyen çok istesin.” (Tirmizi, Zekât, 23 [653].)
Günümüzde dilencilik olgusu maalesef öyle bir hâle gelmiştir ki Sevgili Peygamberimizin sert uyarılarda bulunduğu, “muhtaç olmadığı hâlde istemek” boyutuna yaklaşmıştır. Ancak dilenen kişinin gerçekten muhtaç olup olmadığı bilinmediği için söz konusu kişiye yardım edilmeyecekse bile azarlanmamalı. (Duha, 93/10.), fakat gerçek muhtaçları bulmaya gayret edilmelidir. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.), “Yoksul, bir iki hurma veya bir iki lokma verilip gönderilen kimse değildir. Asıl yoksul, (ihtiyaç sahibi olsa da insanlardan bir şey istemeyen) iffetli kimsedir.” buyurmuş ve ardından “...Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler...” (Bakara, 2/273.) ayetini hatırlatmıştır. (Müslim, Zekât, 102 [1039].) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) işaret ettiği ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor: “(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (Bakara, 2/273.) Bu ayet ve hadislerde toplumdaki muhtaçlar dilenir hâle gelmeden onlara sahip çıkılması gerektiği ifade edilmektedir.
Yazımıza Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un, çalışmanın önemi ve yanlış tevekkül inancı hakkında uyarı ve hikmet yüklü dizeleriyle son vermek istiyoruz.
“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!” (Mehmet Akif Ersoy, Safahat, TBMM Yayınları, 2021, s. 609.)
“Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak? Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.” (Age, s. 366.) “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası: Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!” (Age, s. 404.)