KÂİNATTAKİ İLAHİ NİZAM: SÜNNETULLAH

Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı

Yüce Allah, bütün kâinatı bir düzen ve ahenk içerisinde yaratmıştır. “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 54/49.) ilahi fermanı, her varlığın kendine özgü bir işleyişi ve ona takdir edilen bir hareket alanı olduğunu bildirmektedir. Kâinattaki her şey, Allah tarafından fıtratına yerleştirilen belirli bir yasaya göre işlemektedir. Varlıkların sahip olduğu özellikler ve onlara bağlı olarak meydana gelen hadiseler, bu yasa çerçevesinde oluşmaktadır. Güneş, ay ve yıldızların hareketleri, gece gündüzün deveran etmesi, canlıların varoluş, yaşayış ve yok oluşları hep bu ilahi yasaya göre cereyan etmektedir. İslam inanç ve düşüncesinde sünnetullah kavramıyla ifade edilen bu ilahi yasa, varlık âleminde geçmişten geleceğe doğal bir süreçte akıp giden ve değişmeyen kusursuz bir sistemin varlığına işaret etmektedir.

Allah’ın kâinatı yaratıp onun varlığını sürdürmek için koyduğu fiziki yasaları ifade etmekle birlikte sünnetullah, aynı zamanda sosyal hayatın işleyişiyle ilgili olan ve neden sonuç ilişkisine bağlı bir şekilde gerçekleşen ilahi yasaları da kapsamaktadır. Nitekim Allah’ı inkâr eden, O’nun kâinat üzerindeki hâkimiyetini reddeden, indirdiği ayetlerden ve gönderdiği peygamberlerden yüz çeviren ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışan herkesin neticede aynı akıbetle karşılaşacağını haber veren ayetler, sünnetullahın sosyal yasalarla ilgili boyutuna dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Fatır suresinde değişmez bir sosyal yasadan ve bu yasanın gereği olarak haddi aşan geçmiş ümmetlerin belaya uğratılmalarından ve yokluğa mahkûm edilmelerinden bahsedilmektedir. (Fatır, 35/41-45.) Bunun öteden beri değişmeksizin uygulanıp gelen ilahi bir kanun olduğunu ifade eden Cenab-ı Hak, mutlaka dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Bilinmelidir ki en güzel şekilde ve hikmetle yaratılan insanoğlu, temiz fıtratını ancak hem tabii hem de sosyal boyutuyla sünnetullaha riayet ederek koruyabilir. Allah’ın yardımı, ikramı ve rahmeti üzere huzurlu ve güvenli bir şekilde varlığını sürdürebilmesi de bu ideali gerçekleştirmesine bağlıdır. Bununla birlikte insanın yeryüzünde iyiliği ve güzelliği hâkim kılmak gibi bir sorumluluğu da bulunmaktadır. Söz konusu sorumluluğu hakkıyla ifa edebilmek için insan, iradesini Allah’ın muradı ile buluşturmak, emir ve yasaklarına, uyarı ve tavsiyelerine riayet etmek durumundadır. Esasen bu da bütün boyutlarıyla sünnetullahın gözetilmesi anlamına gelmektedir. Aksi hâlde insan sorumluluğunu ihmal etmiş olacaktır. Böylece bireysel, toplumsal, çevresel kriz ve kötülükler, hayatın dünyevi boyutunda insanı büsbütün kuşatacağı gibi uhrevi boyutunda da onu daha büyük musibet ve felaketlere düçar edecektir. Zira gerek kâinatın gerekse toplumsal hayatın işleyişinde tesadüfe ve keyfiliğe yer yoktur. Her şey Yüce Allah’ın sınırsız ilmi ve iradesi doğrultusunda işleyen sünnetullah çerçevesinde vuku bulmaktadır. İnsanın yapıp etmeleri de bu minvalde gerçekleşmektedir.

Yüce Allah, geçmiş kavimlerin dünyevi ve uhrevi cezalara uğramalarındaki en önemli sebebin, sünnetullahın ihlali olduğunu haber vermektedir. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum, 30/41.) ayetiyle sünnetullahın ihlalinden doğacak olumsuz sonuçlara karşı bizleri uyarmaktadır. Aslında sünnetullahın ihlal edilmesinin büyük bir hüsranla neticelenmesi de yine sünnetullahın bir gereğidir. Nitekim geçmişte azgın toplulukların sapkınlık ve zulümlerinin sonucu olarak çeşitli felâketlerle yüz yüze geldiğini haber veren Kur’an-ı Kerim, bunun ilahi bir yasa olduğunu, bu yasayı dikkate almayıp inkârlarını sürdürenlerin hüsrana uğradıklarını belirtmektedir. (Mümin, 40/85.)

Esasen bugün küresel salgınlar, afetler, felaketler, bunalımlar, gıda güvenliği ve iklim sorunları gibi devasa sıkıntılar, büyük ölçüde sünnetullahın ihlal ve ihmal edilmesinin bir neticesi olarak tezahür etmektedir. İnsanlığın bu elim tablodan kurtuluşu için Yüce Allah’ın vaz’ ve beyan ettiği ölçülere riayet etmekten başka bir yol bulunmamaktadır. Dolayısıyla insan, yerin, göklerin ve bütün kâinatın yegâne sahibi olan Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına, uyarı ve ikazlarına kulak vermek, tabii, dinî ve ahlaki yasalara riayet etmek durumundadır. Tabiatı ifsat edici her bir davranıştan uzak durarak çevreyle ilişkilerini kulluk şuuru ve emanet bilinci ekseninde sürdürmek mecburiyetindedir. İnsanoğlu dünyanın ve ahiretin tehlikelerinden ancak bu şekilde emin olabilir. Nitekim her şeyi sonsuz ilmi ve kudreti ile yaratan Yüce Allah, insanlığa gönderdiği son vahiy Kur’an-ı Kerim’de değişmez ilahi yasa çerçevesinde işleyen bu muhteşem kâinatın insanlara bahşedilmiş bir nimet ve aynı zamanda bir emanet olduğunu hatırlatmaktadır. İnsanlardan da söz konusu emanete hakkıyla riayet etmelerini ve bu büyük nimetin şükrünü eda etmelerini istemektedir.

Bu bağlamda yaratılışı itibarıyla mahlûkat arasında seçkin bir yeri olan ve yeryüzünü imarla memur kılınan insanın en temel sorumluluğu, kâinatla ilişkisini emanet bilinciyle sürdürmesidir. Zira gerek kâinattaki düzen ve ahengin devamı gerekse insanın huzur ve felahı, bu bilincin kuşanılmasına ve bunun bir gereği olarak mahlûkata merhametle yaklaşılmasına bağlıdır. Bu da ancak insanın hayatını anlamlandıran, yaratıcıyla, kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini düzenleyen, dünya ve ahiret dengesini temin eden en önemli faktörün yani kulluk şuurunun güçlendirilmesiyle mümkündür. Hiç şüphesiz bu şuur insanı fıtri, kevni ve sosyal yasalara riayet ederek varoluş gayesi doğrultusunda bir duruş geliştirmeye, kendisini varlık sahnesine çıkaran Yüce Allah’a hakkıyla kulluk etmeye ve nihai hedef olarak her işinde O’nun rızasını kazanmaya yöneltecektir.