1935 YILINA KADAR
VEFAT EDEN BİR CAMİ GÖREVLİSİNİN YERİNE YENİ
TAYİN NASIL YAPILIYORDU?

Dr. Mehmet BULUT
DİB Emekli Başkanlık Müşaviri

Günümüzde cami görevlileri, yani imam-hatip ve müezzin-kayyımlar devlet memurudurlar; diğer devlet memurlarının sahip olduğu özlük haklarına sahiptirler. Belli bir hizmet süresi sonrasında, belli şartlarda emekliye ayrılırlar ve memurlara özgü diğer sosyal haklardan da faydalanırlar. Ancak geçmiş yıllarda cami görevlileri veya o yıllardaki genel adlarıyla hayrat hademesi söz konusu olduğunda durum farklıdır. Şöyle ki bir defa 1965 yılına kadar, Vakıflar İdaresinden yani sonuçta devletten maaş almalarına rağmen hayrat hademesi yine de memur kapsamında değildir. Bir önceki yazımda da belirtildiği gibi tarihî teamül ve Cumhuriyet döneminde de 1965 yılına kadar imamlık bir memuriyet değil, sivil bir hizmet olarak telâkki edilmiştir. Memur olmadıklarından cami görevlilerinin ücretleri genel bütçeye, eski ifadesiyle muvazene-i umumiyeye dâhil değildir. Hâlbuki kuruluşundan itibaren Diyanet İşleri Reisliğinin merkez teşkilatı personeli ve taşrada müftüler ve müftülük görevlileri devlet memurudurlar ve diğer devlet memurlarına tanınan haklara sahiptirler.
Sözü edilen yıllarda hayrat hademesinin devlet memuru statüsünde olmayışından kaynaklanan mağduriyetleri olmuştur. Bunların biri adli konularda yaşanan mağduriyetlerdir. Bu cümleden olarak hayrat hademesi suç işlediği zaman devlet memurlarının lehinde olan bir kısım ayrıcalıktan yararlanamamıştır.
Süreçte imam-hatiplere reva görülen ve sonuçta onların mağduriyetini intaç eden hususlardan ikincisi ise onların emeklilikleri meselesiyle ilgilidir. Birincisi, yaşları bir hayli ilerlemiş olsa da vefatlarına kadar imamet görevlerini sürdürmek durumunda kalmalarıdır. Öte yandan bir imam, görevini yapamayacak düzeyde yaşlanmış veya iyileşemeyecek bir hastalığa düçar olmuşsa aşağıda ayrıca değinileceği gibi sürekli izine, o zamanki tabiriyle “mezuniyet-i daime”ye sevk edilmekte, bu durumda imamlık görevi onun adına vekil tarafından yürütülmektedir.
Yazımızın da esas konusunu teşkil eden ikinci mağduriyet ise imam-hatibin vefatıyla ortaya çıkmaktadır ve aslında bu da bir bakıma emeklilikleriyle ilgilidir. Bir hayrat hademesinin vefatı durumunda, aşağıda sözünü edeceğim nizamnameler çerçevesinde cami göreviyle ilgili şöyle bir süreç işlemektedir: Vefat eden görevlinin bir erkek evladı yoksa açılan hizmet için talipliler mutat imtihana tabi tutulmakta ve boşalan hizmet başarılı olan kişiye tevdi edilmektedir. Bu durumda merhumun eşinin ve varsa kız evlatlarının tamamen muhtaç kalmaları söz konusu olabilmektedir. Vefat eden görevli, geriye yetişkin erkek evlat bırakmış ve yapılan ehliyet sınavında bu evladın imamet hizmetine liyakati sabit olmuşsa babasının görevi, prensip olarak bu yetişkin evlada verilmektedir. Yetişkin evladın bu göreve getirilememesi hâlinde varsa hizmetin yetişkin olmayan çocuklara belli şartlarda intikali söz konusu olmaktadır. Şöyle ki merhumun erkek çocuğu veya çocukları henüz küçük yaşta (sağîr) ise bugün anlamakta zorluk çekeceğimiz bir yöntem uygulanmakta, görev “niyabet” yoluyla sürdürülmektedir. Küçük yaştaki oğulların birden fazla olması hâlinde niyabeten görev yaşça büyük olanın hakkıdır. Buna göre, esas cihet/görev sahibi çocuktur; naip, onun adına bu hizmeti sürdürmektedir. Uygulamaya göre çocuk belli bir yaşa gelinceye kadar cami hizmeti bu şekilde ifa edilmekte, aralarında başka türlü bir anlaşma yoksa o görev için öteden beri verilen ücret, cihet sahibi küçük yaştaki evlatla naip arasında eşit paylaşılmaktadır.
İşte bir görevlinin vefatı sonrasında bir cami hizmetinin, vefat edenin küçük yaştaki çocuğuna niyabetle şartlarını taşıyan başka bir kişiye verilmesi keyfiyeti hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde çıkartılan tüzüklerde çok geniş olarak anlatılmıştır. Bu sistemin işleyişini ortaya koyan ve süreçte hayrat hademesi için tanzim edilmiş nizamnamelere aşağıda işaret etmek istiyorum.
Konuya ilişkin nizamnamelere değinmeden önce, meseleyi tavzih açısından, ancak ayrıntıya girmeden hatırlatmak isterim ki Reisliğin kuruluşunu da öngören 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun asıl konusu, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin kapatılmasıdır; hâliyle bu, bir teşkilat kanunu değildir. Çok sade bir teşkilat kanunu Reisliğin kuruluşundan on-on bir yıl sonra 1935 yılında çıkartılabildi. Teşkilatın görev ve çalışmalarını düzenleyen bir tüzük de 1937’de hazırlandı. Bu bilgiyi şuna dikkat çekmek için arz ettim: 1935 yılına kadar Başkanlığın bir teşkilat kanunu ve 1937’ye kadar kurumun merkez ve taşra personelinin görev ve çalışmalarını tanzim eden bir tüzüğü olmazken hayrat hademesi için 1928’de bir tüzük çıkartılmıştı. Bunun sebebi, yukarıda da değindiğim gibi imam ve hatipliğin memurluk kapsamında olmayan sivil bir hizmet sayılması, hâliyle Reislikten ayrı, vakıf müesseseleri kapsamında mülahaza edilmelidir. Hâl böyle olunca onların idari işlemleri için özel mevzuat hazırlanmıştır. Bu tarihe kadar cami görevlilerinin seçim ve tayin gibi idari işlemleri Osmanlı döneminde yine sırf hayrat hademesi için 1913’te hazırlanmış olan Tevcih-i Cihat Nizamnamesi çerçevesinde yürütülmüştü. Esasen Cumhuriyet döneminde bir konuya ilişkin yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar Osmanlı devletinde mer’i olan mevzuat hükümleri geçerli olmuştur; bu keyfiyet devletin bütün kurumları için geçerlidir. Camiler ve cami görevlilerinin idaresinin 1931 yılında Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredilmesi üzerine, idari yetkinin değişmesine bağlı olarak 1928 tarihli nizamname 1935 yılında güncellenmiştir. Şunu da belirtmeliyim ki 1928 ve 1935 tarihli nizamnamelerin içeriği, bir Osmanlı mevzuatı olan ve yukarıda sözünü ettiğim 1913 tarihli düzenleme ile büyük ölçüde aynıydı.
İşte, hem Osmanlı dönemi mevzuatı olan Tevcih-i Cihat Nizamnamesinin hem de Cumhuriyet döneminde ilk defa 1928 yılında çıkartılan Cami Hademeleri Nizamnamesinin temel konusunu “evlâda meşrut hizmetler” çerçevesinde, vefat eden cami görevlisinden boşalan hizmetin, görevlinin geride bıraktığı erkek çocuklarına nasıl intikal edeceği teşkil eder. Nitekim 1928 tarihli nizamnamenin 14-16. maddelerinde, cami görevinin küçük evlada intikali konusuna açıklık getirilmiştir. Yukarıda bu süreç özetle sunulmuştur. Aynı nizamnamenin 10. maddesinde, “evlada meşrut hizmetlerde evlat İlahiyat Fakültesi veya İmam ve Hatip Mektebi mezunu olduğu veya imtihanda bu kabil hizmetler için ehliyetini ispat eylediği takdirde babasına ait hizmet evlada verilir.” denmiştir.
Bu nizamnamenin 16. maddesine göre, küçük yaştayken başka bir şahıs niyabetiyle ilmî hizmetlere tayin edilmiş kişiler, mesleğe ait tahsilde bulunmak ve muvazzaf askerliğini tamamlamış olmak şartıyla 24 yaşına kadar görevi bizzat yerine getirmek üzere müsabaka imtihanı istemek durumundadırlar. İmtihan talebinde bulunup açılan imtihanda başarılı olması hâlinde, bu yaşa kadar niyabetle yürütülmüş hizmet onun asli görevi hâline gelmektedir. 15 yaşına girdiği hâlde tahsilde bulunmayanların veya tahsilde bulunduğu hâlde 24 yaşına kadar müsabakaya girmeyenlerin veya imtihanda diğerleriyle en az eşit derecede puan alamayanların hizmetleri müsabakada kazanan diğer adaylara verilmektedir. Ancak müsabaka ile tayin edilmiş naipler imtihandan istisna edilerek çocuktan boşalan hizmet onlara verilmektedir.
Görüldüğü gibi dönemin mer’i mevzuatına göre, çocuk yaşlarında da olsa vefat eden görevlinin erkek evladı bulunması hâlinde, bu görev başkalarına asaleten verilememektedir. Altını çizerek bir kez daha ifade edeyim ki günümüz şartlarında bu sistemin anlaşılmasında zorluk çekilebilir. Ancak hayrat hademesi için emeklilik gibi bir sosyal güvencenin bulunmadığı dönemlerde vefat eden cami görevlisinin geride kalan eş ve çocukları nispeten bu yolla gözetilmeye, kısmen de olsa onların mağduriyeti bu yolla azaltılmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte, ücretin yarısı çocuğa yarısı naibe verildiği için, bilhassa az ücretli cami imamlıklarında, yine de her iki tarafın maddi mağduriyeti söz konusu olmuş, bundan mütevellit bu tür görevlere talip bulmakta da zorluk çekilmiştir.
Verilen izahattan anlaşılabileceği gibi niyabetle tayin uygulaması, vakıflara bağlı camilerdeki cami görevliliği için söz konusudur.
Sözü edilen nizamnamelerdeki evlada meşrut görevlere ilişkin detaylı hükümler uygulamada kaldığı sürece, Diyanet İşleri Reisliğince tavizsiz bir şekilde dikkate alınmıştır. Reislik Müşavere Heyeti, il ve ilçelerden gelen tevcih işlemlerini incelerken vefatla boşalan camilere görevli tayininde bu hususa son derece itina etmiş, vefat edenin küçük yaşta çocuğu varken görevin başkasına tevcihini öngören teklifleri geri çevirmiştir.
Niyabetle hizmet yanında süreçte bir de hastalık ve yaşlılık gibi bir sebeple uhdesindeki hizmeti yürütemeyecek durumdaki kişilerin görevlerinin vekâletle yürütülmesi mevzubahistir. Emekliye ayrılmak gibi sosyal bir güvenceleri bulunmadığından hayrat hademesi, başta da belirttiğim gibi sağlığı elverdiği müddetçe vazifeye devam etmek durumundadır. Hastalık veya ileri derecede yaşlılık dolayısıyla hizmet edemeyecek duruma gelenlerin -ki ilgilinin bu durumunu tabip raporuyla belgelemesi gerekmiştir- görevi iptal edilmemekte, bunun yerine hizmet vekil tarafından sürdürülmektedir. Hizmeti vekâleten yürütme, yazının başından beri üzerinde durduğum niyabeten görevden farklıdır. Bu ikisinin benzer yönü, hizmetten alınan ücretin asıl görevliyle paylaşılmasıdır. Niyabeten tayinde olduğu gibi vekâleten tayinde de o cami hizmeti için belirlenmiş ücretin yarısı hizmet sahibine, yarısı vekile ödenmektedir ki ücreti zaten az olan camiler için iki tarafı da tatmin etmekten uzaktır.
Camilerin ve cami görevlilerinin Vakıflar Umum Müdürlüğüne geçmesinden sonra hazırlanan 1935 tarihli Cami Hademesi Nizamnamesinin 10. maddesiyle meşrut olmayan hizmetlerin başkasına niyabetle verilmesi usulü kaldırılmıştır. Bunun yerine vefat eden hayrat hademesinin muhtaç kalan çocuklarına Evkaf Umum Müdürlüğünce “muhtacin” tertibinden maaş bağlanması kararlaştırılmıştır. Aynı maddedeki hükme göre, bağlanacak maaş, bu tertipten verilen maaşların en yüksek derecesinde olacak, muhtacin maaşı hakkındaki hükümlere uygun olarak, on dokuz yaşını bitirinceye kadar verilmeye devam edecektir. Yalnız vefat edenin yetişmiş oğlu veya oğulları cami görevi için açılmış müsabaka imtihanına girerek kazandıkları numara diğer isteklilerle eşit olursa üstün tutulurlar.
Muhtacin maaşının, Vakıflar Umum Müdürlüğü bütçesinde yer alan bir ödenek ve geçimini kendi başına sağlaması mümkün olmayan ve bu nedenle hayat boyu şu veya bu şekilde desteğe ihtiyacı olan kişilere sadaka kabilinden verilen bir para olduğu düşünüldüğünde, vefat eden hayrat hademesinin eş ve çocuklarına reva görülen muamelenin mahiyeti kendiliğinden anlaşılacaktır.
Şöyle bitireyim: Bütün ekonomik sıkıntılara rağmen memur kesiminin nispeten refah içinde olduğu 1930-40’lı yıllarda memurlara sağlanan imkânların cami hizmetlilerinden esirgenerek onların maddi sefalet içinde bırakılması, uzun yıllar bu hizmet erbabının içinde bir ukde olarak kalmıştır. Cami hizmetlilerini de memur kapsamına alıp hem kendilerini hem de vefatlarında eş ve çocuklarını mağdur etmemek gibi bir pratik yol varken bu yapılmamış, anlatmaya çalıştığım karmaşık bir mevzuat uygulanmıştır. Din hizmetlilerinin bu ve benzeri birçok mağduriyetinin giderilmesi için aradan daha çok zaman geçmesi, 1970’li hatta 1980’li yıllara gelinmesi gerekmiştir.
Günümüz din hizmetlilerinin tahdis-i nimet kabilinden seleflerinin maruz kaldıklarını bilmeleri de önemli olmalıdır.