GÜNÜMÜZDE DİN EĞİTİMİ, BAZI TESPİT VE TEKLİFLER
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Günümüzde nasıl bir din eğitimi vermemiz gerekiyor? Bu soruyu cevaplandırmak için önce nasıl bir dünyada yaşıyoruz, sorusuna cevap vermemiz gerekir. Bugün insanların hayatına yön veren hayat telakkileri, zihniyet kalıpları, düşünce akımları, ideolojiler nelerdir? Bunların pratiğe yansıma biçimleri nelerdir? İnsanımızın hayatını hangi sosyal ve kültürel faktörler etkilemektedir? Bütün bunları göz önünde bulundurarak din eğitimi uygulamalarımızla ilgili politika, plan ve projeler geliştirmeliyiz. Yoksa yapılan çalışmaların verimliliği düşer, mevzi kaybederiz, muhatap kitlemizin gittikçe azaldığını görürüz.
Bir defa şu gerçeği belirtmemiz gerekir: Müslüman topluluklar dinleriyle olan ilişkilerinde, tarihte ilk defa bu denli bir çözülme, gevşeme ve zafiyet yaşamaktadırlar. Bu durum, ne yazık ki insanın kapıldığı nefsani arzular girdabında, hırs ve tamahlar peşinde gittikçe derinleşmektedir. Bugün kitlelerin, yaşanan ruhsal çalkantılar sebebiyle hayatları tatsız, tuzsuz ve anlamsız bir hâle gelmektedir. Neticede ebediyet iştiyakı ve ahlaki yücelme idealinden uzak insanların sayısı katlanarak artmaktadır. Eğlence tutkusundan tüketim çılgınlığına, uyuşturucu bağımlılığından şiddet taşkınlıklarına, bir sürü sorun içerisinde insanlar ömürlerini tüketmektedir.
Bugün Allah’a, Peygamber’e, ahirete inanan, ancak ezelî ve ebedî Dost’a bağlanmanın güzelliklerinden uzak, eşyanın ve dünyanın anaforuna kapılmış, ahirette vereceği hesabın farkında olmayan milyonlarca insan vardır. İnsanların büyük bir çoğunluğunun İslam’la olan ilişkisi kültürel düzeyde olduğundan, dinî hüküm ve değerleri şuurlu ve coşkulu bir şekilde yaşayamamaktadırlar. Dolayısıyla yaşantılarında belirleyici olan, daha ziyade İslam dışı hayat kodları ve telkinleridir. İletişim teknolojisindeki hızlı gelişme ve küreselleşme olguları, Müslüman bireyleri kendi kök ve öz değerlerinden kopararak yabancı dünyaların kucağına itmektedir.
İnsanların aile, akraba, millet, ülke, tarih, din, ümmet aidiyetleri günden güne zayıflamaktadır. Neticede bencil, tutkularını aşamayan, kendinden başka bir derdi, davası, ilkesi, ülküsü olmayan, yaşamak için yaşayan, adına “dünyacı” diyebileceğimiz insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Hâlbuki iki kuşak öncesinde bunların dedeleri, vatan, din mukaddesat uğruna her türlü fedakârlığı yapan hatta şehit ve gazi olan kimselerdi. Kısaca, bizim din ve iman kimliğimize, neticede millî varlığımıza kasteden çok ciddi meydan okumalarla karşı karşıya bulunuyoruz. Âdeta tsunami gibi önüne ne gelirse sürükleyip götüren dev dalgalar misali manevi bir yıkım ve tahribatın yok edici darbeleri altında günbegün insanlar kötürümleşiyor.
Bugün gençleri iyi anlamamız gerekiyor. Çünkü onlar ciddi sarsıntılar, gelgitler ve kafa karışıklıkları yaşamaktadırlar. Yüzeysel birtakım dinî bilgiler edinmenin ötesinde, insana ideal ve huzur bağışlayan bir dinî hayata adım atanların sayısı herhâlde sınırlı kalmaktadır. İslam’ın ideal değerleriyle Müslüman toplumların yaşadıkları gerçekler arasındaki çelişkiler, onları tereddüte ve kararsızlığa sevk etmektedir. Diğer taraftan dijital alandaki gelişmeler dolayısıyla dünyanın bütün fesat şebekeleri ve sapkın akımlarıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Nefisleri tahrik, zihinleri teşviş eden bütün bu akımlara karşı gençler nasıl direnecek, bütün bunların muhasebesini onlar nasıl yapacaklardır? Eğri ile doğruyu, hak ile batılı, güzel ile çirkini birbirinden nasıl ayıracaklardır?
Geçen asra kadar toplumumuz dinle ilgili söylenenlere itiraz etmeyen, teslimiyetçi bir insan tipine sahipti. Çünkü din hakikati söyler, din adına konuşan hocanın ifadelerinde de mutlaka bir hikmet vardır, anlayışı hâkimdi. Eğitim imkânları son derece sınırlı, farklı fikirlerle yüzleşmemiş kapalı toplum şartlarındaki insanların anlayışlarının böyle olması doğal bir durumdu. Bugün ise söylenenleri peşinen kabul etmeyen ve sorgulayan bir kuşakla karşı karşıya bulunuyoruz. Zira İslam ve Müslümanlarla ilgili her şeyin eğri veya doğru bütün yönleriyle tartışıldığı toplumsal vasatlarda yaşıyoruz. Dolayısıyla din konusunda buyurgan, telkin edici, anlamaya ve düşünmeye fırsat vermeyen yaklaşımlar, bir fayda vermek şöyle dursun, insanların dinden soğumalarına ve uzaklaşmalarına dahi sebep olabilmektedir.
Geldiğimiz noktada, bizim din eğitimi uygulamalarımızı, program, müfredat, muhteva, öğretici yeterlilikleri açısından yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Artık şimdilerde eğitimcilerin, dinin ne dediği yanında neden böyle söylüyor sorusuna da hazırlıklı olmaları gerekiyor. Çünkü bu çağın insanı, her konuda olduğu gibi dinle ilgili söylenenleri de kendi açısından makul bir zemine yerleştirmeden kabul etmiyor. Bunu da yadırgamamak lazımdır. Dolayısıyla din alanıyla ilgili bütün konuların, insan ve toplumlar açısından anlam, değer, hikmet, maksat ve maslahatının ortaya konması gerekmektedir.
Kur’an, ilk muhatap kitlenin -ifade yerinde ise- nabzını tuttu; düşüncelerini, niyetlerini ve eğilimlerini okudu. Vahyin başlangıcından sonuna İslam’a davette fıtrata uygun, akl-ı selime ters düşmeyen, sosyal psikolojiyi ve yaygın anlayışları dikkate alan hikmetli bir metot takip edildi. Bu bağlamda Kur’an, muhataplarına bilmediği konuların peşine düşmemelerini, dolayısıyla bilinçli ve sorumlu hareket etmelerini telkin etti. (İsra, 17/36.) Günümüz din eğitiminin aktörleri de çağın sosyal ve kültürel vasatını göz önünde bulunduran bu Kur’ani yöntemi esas almalıdırlar. Dolayısıyla mevcut din eğitimi uygulamaları, her zamankinden daha fazla akıl ve kalpleri tatmin eden, vicdanların sesine kulak veren, istifhamları gideren, düşünceye ve bilinçli olmaya davet eden bir dil kullanmalıdır.
Bugün din eğitiminde, dinin insanın ruhsal ve toplumsal hayatı için ifade ettiği anlam ve öneminin bilinmesi, yine dinden yoksun bir hayatın ona neler kaybettirdiği konularının ikna edici bir şekilde işlenmesi oldukça önemlidir. Çünkü insanlar, çoğunlukla dinî hayatın kendilerine neler kazandırabileceğinin farkında değiller. Dolayısıyla umursamaz ve ilgisiz bir tutum sergileyebilmekteler. İslam dünyasında yaşanan müessif gelişmelerin de bu durumun ortaya çıkmasında etkisi olduğu bir gerçektir.
Din eğitiminde, Hz. Peygamber’in rehberliğinin temel alınarak insanlığın metafizikle ittisalinin, ona kazandırdığı muazzam ufuk sıçramasının, yine insan vicdanında harekete geçirdiği ahlak inkılabının çok iyi işlenmesi gerekiyor. Tarih boyunca, İslam medeniyet coğrafyasında vahye dayalı bu imani ve ahlaki dönüşümün toplum hayatındaki seçkin örnek ve uygulamaları hep yaşanagelmiştir. Dolayısıyla gerek zengin tarihî tecrübe gerekse güncel örneklerden hareketle İslam’ın insana nasıl bir yücelme ideali kazandırdığı konusunun etkili bir şekilde işlenmesi lazımdır.
İslam, inananların hayatına birtakım düzenlemeler getirmiş, bu meyanda bazı emir ve yasaklar koymuştur. Eğitime buradan mı yoksa dinî sorumluluğun temelini oluşturan inanç değerleri ve hayat telakkisinden mi başlanacaktır? Bugün bir gencin önüne dinin pratik hayatla ilgili kurallarının konması ve bunlara itaat etmesinin ondan istenmesi, pek isabetli bir yaklaşım gibi görünmemektedir. Çünkü çağımızda, bireycilik ve kendi kendini yönlendirme özgürlüğü hâkim bir anlayıştır. Bunun, gençler tarafından hararetle benimsendiği de bir gerçektir. Dolayısıyla genç, dinin emir ve yasaklarını; kendini kıskaca alan, özgürlüğünü kısıtlayan bir yük olarak görebilir. Bu bakımdan insana sorumluluk yüklemeden önce, bizzat kendisinin neden sorumlu bir varlık olduğu, itaat ve şükretmesi gerektiği bilincinin ona verilmesi gerekiyor. Nitekim Kur’an’ da, baştan sona Allah Teâlâ’nın insana olan merhamet ve iyiliğinden bahsedilir. Yine insanın bu dünyada tattığı bütün nimetler ve yapıp ettiklerinden hesaba çekileceği konuları tekrar tekrar anlatılır. Bu bağlamda, Mevla’nın kendisine olan eşsiz iyiliği ve merhameti konusunda insanın gittikçe zenginleşen bir tefekkür dünyası inşa etmesi oldukça önemlidir. İşte din eğitimi, bu konuda gençlere yol gösterip rehberlik yapmalıdır.
Din eğitimi faaliyetlerimizde ihmal edilmemesi gereken konulardan biri de tabiat ayetleri üzerinde tefekkürdür. Tarih boyunca Kur’an ayetlerini anlama ve tefsirine dair muazzam bir literatür oluşmuştur. Ancak tabiat ayetlerini tefekkür metoduna dair bir eser yazıldığını göremiyoruz. Oysa Kur’an, sadece kendi ayetleriyle değil tabiat ayetleriyle de Allah’a çağırmaktadır. Çünkü Allah’ın varlığı, birliği ve diriliş inançları bu metoda dayandırılmaktadır.
Üstat Nurettin Topçu, eğitimde şu üç unsur üzerinde durmaktadır: 1-Allah sevgisi 2-Tabiat sevgisi ve 3-Musiki sevgisi. Allah sevgisini tabiat sevgisiyle birlikte ele almak lazımdır. Ancak bugün bunlar, seküler bakış açısı sebebiyle birbirinden koparılmıştır. Oysa Kur’an’ın dilinde gayba imana giden yol, tabiat ayetleri üzerinde tefekkürden geçmektedir. Dolayısıyla tabiat ayetlerinin bu nazarla okunmaması, imanın olgunlaştırılmasında önemli bir eksikliktir. İnsanoğlunun fen bilimleri alanında keşfettiği muazzam bilgi birikimi burada ciddi bir imkân sağlamaktadır. Gençlerin, Fizik, Kimya Biyoloji okumuş olmaları da bu noktada önemli bir altyapı oluşturmaktadır. Ancak bütün mesele bu bilgi birikiminin, tevhidî bir bakış açısıyla ele alınmasıdır. Mahir kimseler tarafından bu yapıldığı takdirde, canlı cansız bütün mahlûkatın eşsiz sıfatlarıyla Allah Teâlâ’nın varlığı ve birliğini terennüm ettiği açıkça görülecektir. Tabii bundan önce yapılması gereken şey, bunu yapacak öğreticilerin yetiştirilmesidir.
Diğer taraftan sağlam bir dinî hayat için gencin dünyada bulunuş gayesi konusunda zihin netliğine kavuşması gerekiyor. Kısaca kendini tanımlaması ve kimliğini belirlemesi lazımdır. Bu hayat yolculuğunun anlamı nedir? İnsan tesadüfen bu dünyaya düşmüş olamaz, öyle ise yaratılış gayesi nedir? Kime, nereye bağlanması ve nasıl yaşaması gerekiyor? Mekke dönemi ayetleri, ağırlıklı olarak insanın varoluşla ilgili konularda bilinçlenmesini hedeflemiştir. İnsanın kendi içinde yapacağı bu sorgulama ve vereceği cevaplar, hayat yolculuğunun rotasını belirlemekte ve dinî hayatının temelini oluşturmaktadır. Şüphesiz ki bu, sadece bir bilgi meselesi değildir, aynı zamanda kulluk sorumluluğunu üstlenmeye götürecek bir irade eğitimini de gerektirmektedir.
Bir başka husus da bugün gençlerin dinle ilgili birçok malumatı, sanal ortamdan öğrenmeleridir. Dolayısıyla eğitim faaliyetlerinde bunların monoton, tekdüze bir şekilde tekrarlanması, onların ilgisini çekmemektedir. Bir başka ifadeyle onların akl-ı selimlerine ve vicdanlarına hitap etme, yine dinin söylediklerinin hayatla irtibatını kurma konularında sıkıntılar olduğu anlaşılmaktadır. Şu hâlde, yaşanan dinî ve ahlaki sorunları irdelemeye, muhatapları düşünmeye, ders çıkarmaya sevk eden bir metoda ihtiyaç vardır. Günümüz genci, din ve hayat arasında yaşanan çelişkilere makul ve gerçekçi izahlar getiren yaklaşımlar beklemektedir. Yine Müslüman toplumların içinde yaşadıkları siyasi, sosyal ve kültürel çalkantılara, gencin aklını doyuracak izahlar getirmek gerekmektedir.
Dinî değerler, ya çevreden görerek ya da tecrübe ile alınır veya dinî bilgi üzerinde düşünerek ve içselleştirilerek öğrenilir. Bugün, gençlerin dinî değerleri çevreden örnek alarak benimsemeleri sınırlı kalmaktadır. Çünkü başta aile olmak üzere çevre dediğimiz kesimler, bahsettiğimiz toplumsal çözülme ve yozlaşmanın etkisi altında bulunmaktadır. Dolayısıyla gençler, örneklik vasfına sahip böyle bir çevreden çoğunlukla yoksun bulunmaktadırlar.
Dinî değerlerin kazanılması konusunda geriye tek seçenek kalmaktadır. O da İslam’ın ideallerini özümsemiş, ifade yerinde ise manevi bağışıklık sistemi güçlü bireyler yetiştirmektir. Bu da ancak dinî bilgiyle beslenmek, onun üzerinde düşünmek ve öğrenilen konuları anlamlandırmakla mümkün olacaktır. Besinlerin özümsenmesi gibi dinî bilginin de birtakım zihinsel işlemlerden geçirilerek insana faydalı hâle getirilmesi gerekiyor. “Burada öğrenilen bilgilerin, değerlerin bizdeki karşılığı veya bizim onlar karşısındaki durumumuz nedir?” sorusu önemlidir. Kendini sorgulamaya, sorumluluk yüklenmeye götürmeyen dinî bilgi, insanın taşıdığı kuru bir malumattan öteye geçmeyecektir. Bugün Müslümanların önemli bir kısmı dini sadece savunmakla yetiniyorlar. Oysa din savunmak için değil yaşanmak için gelmiştir. Bu çelişkili ve çarpık anlayışın sebebi de eğitim faaliyetlerinin bilgi verme safhasından bilinçlendirme safhasına, oradan da davranış değişikliğine taşınamamasıdır.
Demek ki taklitten tahkike; kültürel Müslümanlıktan -bir din psikoloğunun ifadesiyle- ikinci el dindarlıktan şuurlu ve sorumlu dindarlığa geçişi sağlayacak bir eğitime ihtiyaç vardır. Bu eğitimin, aynı zamanda deist, ateist vb. inanç karşıtı akımların sosyal medyada yaydığı şüpheleri de bertaraf edecek bir içeriğe sahip olması gerekir. Yoksa bilgiyle, bilinçle altı doldurulmayan Müslümanlığın, çağdaş meydan okumalar karşısında ayakta kalması mümkün gözükmüyor. Başka bir ifadeyle sadece ezberletilen ve tekrarlanan birtakım kalıp ve şablonlarla yaşanan kültür istilasına karşı bireyin dinî inançlarını koruması zor olacaktır. Çünkü nesillerin İslam’la bağını kesecek şekilde ilhâd ve isyan dalgaları Müslümanların iman sahillerini feci bir şekilde dövmektedir. Yine ifsat ve sapkınlık kasırgaları, eskiye göre kavuştuğu dijital imkânlarla insanları iman kökünden koparıp savuracak şiddette esmektedir.
Bugün Kur’an eğitimi, esas itibarıyla Kur’an’ın düzgün bir şekilde tilaveti ve onun ezberlenmesi, yani lafız ağırlıklı olarak yapılmaktadır. Elbette ki bu olacaktır. Ancak buradaki problem, bunu aşıp şekilden öze, kalıptan ruha yani lafızdan manaya bir türlü geçilememesidir. Kur’an eğitiminde esas olan manadır. Zira Kur’an anlaşılmak ve yaşanmak için gelmiştir. Burada “Kur’an eğitimi” kavramında bir anlam daralması meydana geldiği, dolayısıyla bunun esas amacı unutturan bir uygulamaya evrildiği anlaşılmaktadır.
Günümüzde Kur’an’la kurulan ilişki, daha çok sevap kazanmaya yönelik olarak onun ibadet ve dua niyetiyle tilavet edilmesidir. Şüphesiz ki bu, dinî duygu ve duyarlılığın canlı tutulması açısından önemlidir. Ancak Kur’an bu ilişkiyi, aklı kullanmak ve öğüt almak yoluyla salih amel hedefine taşımayı emretmektedir. Çünkü zihne dokunmayan bir okuma, Kur’an’ın zihniyetini inşa edemez. Zihniyeti içselleştirilmeden de Kur’an’ın pratiği gerçekleştirilemez. Şu hâlde yapılması gereken, Kur’an’ın tilaveti ve ezberi yanında onun geliş gayesi, esası ve özü olan mana, muhteva ve mesajının gençlere verilmesidir. Bunu yaparken de ayetler ışığında bireysel ve toplumsal anlamda yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmelerin değerlendirilmesi lazımdır. Çünkü ayet meallerinin sadece okunup geçilmesi, dinî kavramların zihinlere yerleşmesi ve davranış geliştirmede fazla etkili olmayacaktır. Kur’an’ı tecvitli okumanın eğitim tarihimizde bir geleneği ve yeri vardır. Yapılması gereken, kurslarımızda Kur’an mealini okuma geleneğinin de yerleşmesidir. Aslında bu, hazırlanan öğretim programlarında bir hedef olarak yer almaktadır. Ancak uygulamada bunun istenilen düzeyde olmadığı anlaşılmaktadır.
Bir başka konu da şudur: Günümüzde telkin edilen hayat felsefesi, insanı hep dışını süslemeye, parlatmaya ve gösterişe çağırmaktadır. Farklı olmak ve farklı görünmek için insanlar ilginç davranışlar sergilemektedirler. Oysa bunları gaye edinmek, hayatın anlamını bunlarda görmek, insanı iç dünyasında bir körlüğe ve manevi çoraklaşmaya götürmektedir. Din eğitimi faaliyetlerimiz açısından vurgulamamız gereken konu şudur: Esas değer ve yücelik, insanın iç dünyasına hakikat, iyilik ve güzelliği nakşetmektir. Yine bunlara bağlı olarak erdemlice bir hayat yaşamanın yol ve yöntemlerini öğrencilere göstermektir. Elbette bu kolayca başarılacak bir durum değildir. Ancak İslam kültüründe bu konuda başta ahlak ve tasavvuf olmak üzere muazzam bir literatür oluşmuştur. Bu kaynaklardaki bilgiler, günümüz insanının içerisinde bulunduğu şartlar ve ihtiyaçlar dikkate alınarak güncellenip öğrencilerin istifadesine sunulabilir. Tabii bu, sadece bilgileri öğrencilere yüklemekle olacak bir şey de değildir. Aksine öğreticinin bir fedakârlık timsali, maneviyat eri ve öğretim tekniklerini uygulayabilen bilgi ve beceri sahibi olması gerekiyor. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle öğretici (muallim), ruhun sanatkârı ve ruhu işleyen kimsedir. Ancak bunu başarmak için de yine Topçu’nun ifadesiyle öğreticinin her daim kendi ruhunun ihya ve ıslahı için çalışan kimse olması gerekmektedir.
Bahsedilen dinî hedefler doğrultusunda eğitim faaliyetlerimizin gerçekleşmesi için eğitimcilerin bilgi ve bilinç seviyelerini sürekli yükselten ve kendilerini yenileyen kimseler olmaları gerekir. Bugün eğitim alanında adım atılması gereken en temel konu belki de budur. Çünkü başarıya, ancak kendini sürekli geliştirme çabası içerisinde olanlarla erişilir. Şu hâlde öğreticiler, eğitim formasyonu, genel kültür, alana hâkimiyet ve kişisel olgunluk açısından ne kadar başarılı ise yetişen öğrenciler de o kadar donanımlı ve nitelikli olacaktır.
Eğitim faaliyetini etkileyen faktörlerden biri de eğitim mekânlarıdır. Kur’an kurslarının geçmişine baktığımızda, eğitim faaliyetlerinin pek de müsait olmayan yerlerde gerçekleştirildiği zamanlar olmuştur. Bahçesi, oyun alanı, öğretici odası bulunmayan, apartman altlarında, karanlık, basık, soğuk ve sevimsiz yerlerde Kur’an hizmetleri yürütülmüştür. Böylece milletin talepleri, birçok zorluklara rağmen bir şekilde karşılanmaya çalışılmıştır. Ancak bahsettiğimiz namüsait yerler, hem öğreticilerin hem de öğrencilerin psikolojisini etkilemiş, onların motivasyonunu ve verimini düşürmüştür. Kur’an kurslarında fiziki mekânlar eskiye göre gittikçe gelişmektedir. İhtiyaç alanlarıyla donanımlı, öğrencileri cezbeden, temiz ve nezih mekânlar yapılmaktadır. Yine 4-6 yaş grubuna yönelik kurslar için mimarisi, oyun alanları, iç mekânları, eğlenerek öğrenme salonlarıyla güzel binalar inşa edilmektedir. İşte bunların yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Çünkü öğrenciler buralarda İslam, Kur’an ve Peygamberimizle tanışıyorlar. Dolayısıyla buralardan elde edecekleri olumlu, güzel hatıra ve intibalar, onların gelecek hayatlarında dinle olan ilişkilerinde müspet bir rol oynayacaktır.