KAOSTAN KOZMOSA VARLIK:
KUR’ANİ BİLGİNİN BİZE SÖYLEDİKLERİ VE TEİSTİK BİR BİLİMİN İMKÂNI
Prof. Dr. Soner GÜNDÜZÖZ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Allah’a inanmak, gerçekte insan için bir zaruret ve ruhi bir ihtiyaç olmakla birlikte Allah’ın varlığına götüren pek çok işaret ile bu çok daha kolaydır. (Gaşiye, 88/17-20.) Kâinatta var olan varlıkların düzeni, birbirleriyle oluşturdukları ahenk ve nizam (Mülk, 67/30.), insanın iç dünyasında vicdani ve sezgisel kanaati (Rum, 30/30.), mikro âlemden makro âleme enfüsi ve afaki bir çizgi hâlinde ön yargısız bir düşünüş (Âl-i İmran, 3/191.), bir var edici düşüncesine ulaşmayı sağlayan şeylerdir. Kısaca bilimin tanıklığına başvurmak, vahyin bahşettiği ufuk ile hareket etmek ve nihayetinde deruni bir iç hesaplaşma, Allah’a götüren yolun temel dinamikleri olarak karşımıza çıkar. Bu noktada ulûhiyet kavramı, Allah’ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyetini ifade eder. Allah bu hâkimiyetini ilim, yaratma, irade ve kelam gibi sıfatları ile gerçekleştirir. Ulûhiyet, zat-ı ilahiye ile âlem arasındaki aracı unsurdur. Böylece o, ontolojik ve epistemolojik bir derinlik içinde ilahi isimlerin hakikatini ifade eden genel bir çerçeve çizer. Ulûhiyetin, rububiyet kavramı ile de yakından ilgisi vardır. Bu kavram, Rab olarak Allah’ın varlıklara rızıklarını vermesi, onları koruyup gözetmesini ifade eder. Üçüncü bir kavram olarak vahdaniyet (Allah’ın birliği) ise ulûhiyet ile semantik bir daire oluşturur. Zira gerçek tanrı kavramı, bu kavramın ifade ettiği anlam bakımından tekliği gerektirir.
Vahdaniyet mefhumunu kapsamadıkça tam bir tanrılık tasavvuru mümkün olamaz. Buna göre politeist (çok tanrıcı) bir görüşü benimseyen kişinin gerçek bir tanrısı yoktur. Zira o, bu düşüncesiyle ulûhiyeti bizzat bulunması gereken kategoriden daha düşük bir düzeye indirmiştir. Bundan dolayı çok tanrıcılığa, [ortaklar getirmek anlamında] şirk adı verilir. Allah, mutlak kutsiyete ve tek başına ibadet edilmeye layık olarak, zatının güzelliği (cemal) yanında sıfatlarında ululuğu (celal) ve fiillerinde yetkinliği (kemal) kendisinde toplamıştır. Allah, zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tektir. Temelde politeist ve çok tanrıcı bu tür inanç sistemleri, kâinatın ahenk ve nizamına muhalif biçimde birden çok tanrının var olduğunu kabul ve tasdik etmekle kaos ve karmaşa düşüncesini daha baştan kabul etmiş olmaktadırlar. Nasıl olup da böylesi bir metafizik kaostan, kozmos ve ahengin çıktığının açıklanması ise ayrı bir sorun oluşturur. Kur’an bu düşünceyi, “Eğer birden çok tanrı olacak olsaydı yeryüzü ve gökler kaosa teslim olurdu...” (Enbiya, 21/22.) ayetiyle reddeder. Kur’an’ın karanlıklardan aydınlığa çıkarma ifadesi de kaostan kozmosa evrilmenin çarpıcı bir anlatımıdır. Evren başıboş değildir. O, sünnetullah adı verilen belli yasalara tabidir. Atmosfer, madde evreni, göğün katmanları, yedili gök sistemi ve kozmik sistemlerin çokluğu gibi meseleler tefsir verileri ve bilimsel veriler ekseninde tarih boyunca yorumlanmış, bu noktada İslami kozmogonik bakış açısı, Fahreddin Razi, Molla Cami, Aristo, Batlamyus gibi tarihsel şahsiyetlerin görüşlerine atıfla konuyu ele almıştır. Konu Eratosthenes ve Hipparkos gibi astronomi alanının bilginlerine atıfla daha da genişlemiştir. Günümüzde bilimin ilerlemesi ile çok daha belirgin olarak kâinatın belli bir sistematik bütünlük ve yasalar doğrultusunda hareket ettiği fikri daha da perçinlenmiştir.
Sistemin işleyiş keyfiyeti dikkate alındığında evren kendiliğinden var olamayacağına göre mutlaka bir var ediciye ihtiyacı vardır. Evreni var eden Allah’tır. Eğer onu yoktan var edenin Allah olmadığını kabullenecek olursak zincirleme şekilde bir var ediciye inanmamız gerekir. Böylesi bir inanç ise bizi sonsuza kadar bitmeyen bir fasit daire içine sokar. (Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 94.) İslam düşüncesinde Allah’ın varlığı, kevni ayetlerin ya da başka bir deyişle bilimsel gerçeklerin tanıklığı ve bizzat Kur’an’dan kaynaklanan hudus, ihtira, inayet, nizam gibi delillerle izah edilir. Bir canlı hücrenin içinde bulunan sayısız protein moleküllerinden birinin meydana gelmesi için gerekli rakamsal azamet dikkate alındığında dahi akla durgunluk veren bir manzara ile karşılaşılırken milyarca canlı hesaba katıldığında ne denebilir? Ya sayısız türden bitki? Ya katı maddeler? Ya denizler? Ya gök cisimleri? Ya aklımızın ve zekâmızın girift örgüsü? Bütün bunlar nasıl tesadüfen var olabilirler? (Karlığa, Niçin Allah’a İnanıyoruz?, 4/22.)
Bu kadar kapsamlı ve karmaşık sistemin bir planlayıcısının olması kadar doğal bir şey yoktur. Bu hususta Kur’an, insanın yaratılışında ve kendi nefislerimizde Allah’ın varlığına dair deliller olduğunu söyler. Ayrıca yaratıcı niteliğiyle Allah hakkında bilgi ve fikir veren en temel vahiy alanı doğadır. Yaratıcı kuvvet olarak Allah, tecrübe alanındaki bütün varlık tarzlarını birer işaret ve ayet olarak kendine şahit kılmış ve muazzam bir ekosistem oluşturmuştur. Bu doğal düzene eşlik eden ve bir yönüyle doğanın bir parçası olan insan da doğayı ya da başka bir deyişle tabiatı algılama ve bu görünen yüzünün ötesine geçirerek onu Allah’a işaret eden bir semboller dünyası olarak yorumlama yeteneği ile donatılmıştır. İnsan ve doğa arasındaki bu iletişim, hem insana hem doğaya zerk edilen anlamla mümkün olmaktadır. Genç dimağların, birileri tarafından kendilerine bilim dışı olarak dayatılan ateizm ve deizm ideolojilerine karşı bu semantik örüntüyü bir daha düşünmeleri gerekmektedir.
Allah’ın, kevni ayetleri durumunda olan evren ya da başka bir deyişle kâinat, bir bütün olarak Allah’ın vahid-i mutlak varlığına işaret etmekte ve müşahede edilen varlıklar yalnızca Hak Teâlâ’nın tezahür ve tecellileri olduklarını ortaya koymaktadır. Ne var ki seküler bir eğilim sergileyenler, çoğu defa “bu dünyanın ontolojik olarak daha iyi bir dünya olabileceğini” dile getirirken dünyayı eksik ve kusurlu saymaktadırlar. İslam düşüncesinde hâkim olan ontolojik görüş ise “leyse fi’l-imkân ebda‘ mimma kân” görüşüdür ki bu görüş dünyanın mümkün dünyalar içerisinde en mükemmel şekilde yaratılmış olduğunu kabul eder. Kur’an-ı Kerim bu anlamda “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?” (Mülk, 67/3.) uyarısında bulunur. Aslında gerek insanın iç dünyasındaki hakikatler, gerekse de evrende bulunan unsurlar, başka bir deyişle enfüsi ve afaki ayetler, mikro ve makro düzeyde birbirini tamamlayarak Allah’ın varlığı konusunda birer kanıt oluşturur. Bu nizam, bütün ihtişamıyla süreklilik göstermektedir. Bu ise evrenin bir tek ilahı olduğunu ve O’nun her şeyi hikmet ve iradesiyle var edip idare ettiğini ortaya koyar. Kur’an açısından bu değerlendirmelere dünyanın tefekkür ve incelemeyi hak ettiğine ilişkin birçok ayet ekleyebiliriz: “Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?” (Gaşiye, 88/17.); “De ki: ‘Yeryüzünde dolaşın da yaratılışın nasıl başladığına göz gezdirin...’” (Ankebut, 29/20.); “Muhakkak ki hayvanlardan alacağınız ibretler vardır...” (Nahl, 16/66.); “Dağların nasıl dikildiğine bakmazlar mı?” (Gaşiye, 88/19.); “Yerkürede kesin bir bilgi ile iman etmiş olanlar için ayetler vardır. Kendi benliklerinizde de… Hâlâ görmüyor musun?” (Zariyat, 51/21.) ayetleri bu çerçevede değerlendirilebilir.
Bu ayetler evrenin, üzerinde düşünmeyi gerektiren birçok şeyle dolu olduğuna işaret eder. Gerçekten de objektif şekilde ve hakkaniyet ölçülerine göre değerlendirildiğinde evrenin rastgele meydana gelemeyeceği, onu var eden bir gücün, hem de büyük bir gücün olması gerektiği anlaşılır. İnce matematiksel hesaplarla kendi yörüngesinde kalan gezegenler, dünyada hayat döngüsünün muntazam şekilde devamını sağlayan bitki örtüsü, ardışık ve sistemli bir besin zinciri oluşturan ekosistemin parçası durumundaki hayvanlar, mevsimlerin art arda gelişi, gezegenimizin bizi ne donduracak ne de kavuracak şekildeki Güneş’e olan mesafesi bize hassas bir dengeyi hatırlatır. Tesadüflere imkân tanımayan bu kılı kırk yaran sistematik bütünlük, en gelişmiş bilgisayarların dahi altından kalkamayacağı karmaşık bir planlamayı gerektirmektedir. Bu ise güç sahibi, bilgisi sınırsız bir var edeni akla getirir. Uzayın derinliklerindeki farklı galaksi ve yıldız kümeleri ile ilgili en ince ayrıntıların yanında, dünyada toprağın altındaki oluşumları bilen, hayatın muazzam bir döngü hâlinde devamı için gerekli şartları oluşturan bir var edici fikri, geçerli ve akli bir yol olarak belirginleşir. Bu düşünce, kâinatın sistematiğine aykırı şekilde rastgele bir varoluş düşüncesini alt etmekte ve insanlığa, yaratıcı bir Tanrı’nın varlığını haykırmaktadır. Bu noktada Kur’an, “hayat döngüsü”ne sık sık işaret eder. (Nur, 24/43.)
Elbette kâinatın varoluşuna dair bilgi ile ilgili olarak bilimin hâlâ kat edeceği mesafeler vardır. Uzayın ve evrenin sırlarını keşfetmeye yönelik yapılan çalışmalar her halükârda Allah’ın kudret ve gücünün ne kadar muhteşem olduğunun bir göstergesidir. Bu anlamda Kur’an, Naziat suresinde, “Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı? Kaldı ki göğü Allah bina etti, onu yükseltti, düzene koydu, gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yerküreyi döşedi, yerden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere…” (Naziat, 79/27-33.) demek suretiyle uzayın derinliklerinden dünyanın coğrafi yapısına kadar farklı oluşumlara dikkat çeker. Kur’an’da yedi gök, kevkeb, misbâh, hunnes-künnes, cevâr, kisef, hâsıb, husf, şak, sicil, tekvir, tıbak ve semk gibi kavramlar, uzayın farklı yönlerine işaret eder.
Batı dünyasında Aydınlanma Hareketi ile birlikte ortaya çıkan, akıl ve deneyi esas alan mekanik evren düşüncesinin bir sonucu olarak bilimin ön plana çıkmasıyla başlayan ve modern dönemlerde varlığını daha çok hissettiren söylem, din ve bilim arasında bir karşıtlık olduğu düşüncesini doğurmuştur. Bu söylemin öncüsü durumunda olan Auguste Comte, Emile Littré, J. Stuart Mill ve Herbert Spencer gibi şahsiyetlerin görüşleri doğrultusunda farklı ateist ve deist söylemler kökleşme imkânı bulmuştur. (Emine Öğük, Yeni Ateistlerin Yanılgıları, 70-71.) Günümüzde de bilimsel temeli tartışılır birtakım popüler kitap ve internet siteleriyle bu düşünceler daha da yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunların tanrıtanımazlık için ellerindeki nihai koz yine şu tanıdık Darwin’in doğal seçilim yasasından başkası değildir. (Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, 112-113.) Buradan antropik ilkeye uzanan ve olasılıksızlık ile kimyasal denklemin mekanik ahenginden medet uman ve Tanrı’nın kesinlikle olmadığı konusunda önyargılı biçimde kanaat bildiren bu kişiler, evrenle ilgili bilgi ve akıl yürütme noktasında kusurlarını, dinî düşünceyi önyargılı ilan ederek örtmek isterler. Onlardan kimi, yukarı doğru boşalan sinüslerden, insanın sık sık nezle olmasından, rakürren laringiel sinirinin kasların ve dokuların içinden -sözüm ona- gereksiz şekilde dolaşmasından başlayıp C ve B12 vitaminlerine ihtiyaç duyuşumuza kadar birçok şeyi insanın kusuru olarak sunarlar. (Nathan H. Lents, İnsanın Kusurları, 24, 31, 49.) Belki de bu sözlerin sahibi Nathan’a kitabında belirttiği gibi en iyi cevabı annesi vermiştir: “İnsanın kusurları ile ilgili kitap yazdığım annemin tepkisi, ‘Hah işte iyi bildiğin bir konu!’” Gerçekten bu iddiaları ileri sürenlerin bilimsel noktada muhakemelerinde bir kusur ile malul oldukları söylenmelidir. Tanrıyı ampirik olarak ortaya koyamamaktan yakınarak bunu teologların avuntusu olarak görenlerin yaptığı gibi. (Lawrence M. Krauss, Hiç Yoktan Bir Evren, 205.) Gerçekte iyi bir muhakeme böylesi safsataların önünü alırdı. Yoksa Darwin, hayatın kökenini çöpten ibaret görebilir miydi? Ve kendimizi anlamanın yolu olarak insanı hücreler, kan damarları, hormonlar, proteinler ve sıvılar topluluğundan ibaret gören, nörobilimi ise salt maddeye endeksleyenler, sistemin fonksiyon, gaye ve bütünlükçü yapısını acaba ıskalamış olmuyorlar mı? (David, Eagleman, Beynin Gizli Hayatı, 227.) Elbette bilimin içinde bulunan insan unsuru, toplumsal şartlanmalar, önyargılar, apriori kabuller, kavramsal ve kapasite yetersizlikleri gibi sınırlılıklarla yanılgılara düşebilmektedir. Bu noktada bilim alanında klasik realizm ve özellikle Katolik Kilisesi dikkate alındığında hermenötik realizm, din ile bilimin uyuşmaz olduğu fikrini uyandırmaktadır. (Taslaman, Kuantum Teorisi Felsefe ve Tanrı, 225.) Birileri, Paleontolog Stephan Jay Gould’un yaptığı gibi bilim ve inancın kesinlikle birbirinden farklı etkinlik (yetki) ya da uzmanlık alanları olduğunu söyleyerek non overlapping magisteria (NOMA)’yı, yani “birbiriyle örtüşmeyen yetki alanları” tanımlamasını yaparak dini ve bilimi ayrı kompartımanlara yerleştirmeye çalışabilir. (Lee Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü?, 102-103.) Ama ne yaparlarsa yapsınlar son tahlilde siyah cübbeli vaizlerle beyaz önlüklü bilim adamları diyalektiği çoktan çökmüştür.
Dünyamız, deneysel bilimin göstermeye çalıştığından çok daha zengindir ve mutluluğumuzu sağlamak için tüm insan eylemlerinde olduğu gibi bilimsel çalışmalarda da bir sorumluluk duygusu olmalıdır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, doğanın dört temel kuvveti: Kütle çekimi, elektrik ve iki tür nükleer kuvvet arasında ince ayar olmadıkça yaşamın ortaya çıkamayacağını göstermiştir. Yaşam için gerekli bazı elementlere, örneğin karbon, azot, oksijen ve fosfora sahip olmak için yıldızların içlerinde uygun sıcaklık, yoğunluk vb. olmalıdır. Bu gerekli koşulların yaratılması, sırayla kozmosun ilk durumuna ve temel kuvvetlerin göreli kuvvetlerine hassas bir şekilde bağlıdır. Doğanın dört kuvveti arasındaki bu hassas dengeyi nasıl açıklayacağız? (Mahdi Golshani, Teistik Bilim, 21. Yüzyıl İçin Tanrı, 215, 216.) Bir evrenin varlığı, Tanrı’nın var olma olasılığını var olmama durumuna göre yükseltir. Tabiat kanunlarının işleyişi onu biraz daha artırır. (Richard Swinburne, “Tanrı’nın Varlığı Hakkındaki İnce-Ayar Kanıtını Yeniden Değerlendirme”, Allah Felsefe ve Bilim, 228.)
İnsan, olgu ve olayları gözlemlemeli ve eşyayı muhakeme ederek sonuç çıkarmalı, bilimin önyargısız değerlendirmelerinden yararlanmalıdır. Böylece akli istidlal, şehadetle; akıl, vahiyle; zahir bâtınla ve fiziki dünya metafizik dünyayla birleştirilmelidir. Bu anlamda evrenin objektif şekilde okumasını yapmak kevni bir ayet olarak Allah’a götürecek temel yollardan biridir. Kur’ani Ratk-Fark (Enbiya, 21/30.) olgusu ile Big Bang Teorisinin karşılaştırılması, suyun arza indirilişi, karanlık, gök ve yerin gönüllü ve gönülsüz gelmesinin bilimsel yorumu (Fussilet, 41/11.), arşa ve semaya istiva (Secde, 32/4.), kürsinin gökleri ve yeri kuşatması (Bakara, 2/255.), göğün genişlemesi (Zariyat, 51/47.) ve göğe merdiven kurulması (Enam, 6/35.) gibi dinî retorik, Kur’an ve bilim eksenli olarak tartışılmayı beklemektedir. Evrenin altı günde yaratılması, Kitab-ı Mukaddes’in sabbatical teorisine karşı Kur’an’ın tutumu ve yevm kavramı; Kur’an’daki göğün kapıları, bilimin magnetic fields ve coronal holes olguları ile birleştirildiğinde dinî retorik ile astronomi terminolojisinin ilginç şekilde uyumlu olduğu görülmektedir. Kıyamet senaryolarına dair görüşlerde tekvir kavramı bağlamında güneşin şu anki yumurta biçimini yitirerek küreye döneceği ve kızıl bir deve dönüşeceği yahut yıldızların ve güneşin siyah [kahverengi] bir cüce hâlini alacağı, kızıl dev hâlindeki güneşin ise Dünya’yı yutacağı şeklindeki yorumlar, -fütürist bir kozmik senaryoyu akla getirmekle birlikte- insan idrakinin çok ötesindeki evrenin mahiyeti ve sonu konusunda İbrahim suresinin 48. ayetinde, “Bir gün gelecek, yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek.” ifadesini bir kez daha düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Bütün bunlar kozmosun ihtişamı ile uyumlu bir teistik bilimin imkânına kapı aralamaktadır.