BİR HATIRANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Abdulkadir KARATAŞ
Isparta Şarkikaraağaç Vaizi
O gün bambaşka duygularla gidiyordu Karaman’daki çok sevdiği köyüne. Zorlu bir süreç sonunda hafızlığını tamamlamış ve hafızlık sınavında başarılı olmuştu. Artık sorulduğunda on beşten gidiyorum, on yediden gidiyorum demek yerine, gururla “Hafızlığımı tamamladım.” diyecek, hafızlık ezber sistemini bilmeyenlere, ezber durumunu anlatmak zorunda kalmayacaktı. Heyecanla indi köy minibüsünden. Hemen evine koştu. Avlu kapısını açar açmaz evden, “Hafız geldi.” sözünü işitti. Edeple öptü annesinin, babasının elini. Dualarını aldı. Heyecanla anlattı ev halkına sınavda, kursta yaşadıklarını. O gün sofra, hafızın sevdiği yemeklerle donatılmıştı, annesinin bereketli elleriyle.
Kur’an kursu süresince, köye izne geldiği zamanlarda, köy camisinde ezan okur, müezzinlik yapardı. O zamanlarda köyün cami cemaati, namazdan çıktıktan sonra caminin avlusunda bir müddet sohbet eder, sonra evlerine, işlerine dağılırdı. Namazdan çıktıktan sonra, cami avlusunda bekleyen cemaat, “Anlat bakalım hafız, ne yaptın?” diye sordular. Hıfzını tamamladığını, sınavda başarılı olduğunu anlattı onlara da. Cami cemaati, “Demek Kur’an’ın hepsini ezberledin, aferin sana, maşallah...” diyerek onu tebrik ettiler.
Cami cemaatinden nur yüzlü bir ihtiyar, şöyle sordu: “Hafız! Sen bilirsin o zaman, şu ayet hangisiydi? Hani Rabbimiz buyuruyor ya: Biz Kur’an’ı dağa indirseydik onun Allah korkusundan paramparça olduğunu görürdün.” Bir anda şaşırmıştı hafız. Ne diyeceğini bilemedi önce… “Ben, o şekilde bilemiyorum. Bana, Kur’an-ı Kerim’in sayfalarının başından biraz okursanız devam edebilirim. Yahut falanca cüzün şu sayfasını oku derseniz ancak o şekilde okuyabilirim.” dedi. Cami cemaatinden bir kişi, hafıza destek olmak için soru soran ihtiyara: “Hacım, sen de hep zor sorular sorarsın hocalara, bunlar daha çocuk, daha okuyacaklar.” dedi. Cemaatten bir başkası şöyle girdi söze: “Lev enzelnâ, değil miydi o ayet, Hüvallâhüllezi’nin üstündeki...” (Haşr, 59/21.) Evet, o ayetti. Kim bilir kaç defa okumuştu bu ayeti, akşam ve sabah namazlarının ardından. Ayetin mealini de mutlaka ya duymuş ya da okumuştu. Ama o esnada hatırlayamamıştı işte. Evine, soruya cevap verememenin ve ayet-i kerimeyi hatırlayamamanın mahcubiyeti içinde dönmüştü. Soru soran ihtiyar ya bilinçli bir şekilde ya da hasbelkader, Kur’an okumanın başka boyutları olduğunu öğretmeye çalışmıştı hafıza. Çok sonraları anlayabilmişti bunu.
Hafızlığını tamamlamakla her şeyin bitmediğini o da pekâlâ biliyordu. Hafızlık hocası Hasan Hoca, hafız olmaktan hafızlığı korumanın daha önemli olduğunu öğretmişti onlara. Bunu da “Hafız olmak zor, hafız ölmek daha zor.” sözüyle kazımıştı talebelerinin zihnine… Hafız mı Kur’an’ı korur yoksa Kur’an mı hafızı? sorusunun, onun hayatındaki cevabı, “Kur’an, hafızı korur.” şeklindeydi. Evet, Kur’an korurdu iman edenleri, hafızlarını, okuyanlarını, yolunda hizmet edenlerini... Küfrün karanlığından, şirkin bataklığından, nifakın sarp dehlizlerinden, günahın ağır yüklerinden korurdu. Yeter ki Allah Teâlâ’nın gökten indirilmiş sapasağlam ipine -Kur’an’a- sımsıkı sarılsın insanlık.
Kur’an’ı okumalıydı, ama nasıl? Burada İmam Gazali’nin, “Okumak, üç türlüdür: Dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması ise hayattır.” sözünü hatırlamakta fayda var. Kur’an’ı okumak sadece dilde, tilavet boyutunda kalmamalıydı; kalbe inmeli, tefekkür olmalı, hayata hâkim olmalıydı. Gerçek hafız, satırlardaki yazılı vahyi, hayata yansıtan ve Kur’an’ın azametini hayatında taşıyabilendi. Bunların üzerine düşündü hafız. Allah’a ve ahiret gününe iman edenler için en güzel örnek olan Allah Resulü’nün yüce ahlakı da Kur’an değil miydi?
Merhum Reis’ül-Kurra Abdurrahman Gürses Hoca Efendi, Kur’an okurken “Ayetleri sanki şimdi nazil oluyormuş gibi…” bir hissiyatla okumak gerektiğini söyler. Evet, Kur’an’ı okuyoruz, ama niçin ve nasıl okuyoruz? Sınavlara çalışmak için, hatimler indirmek için, merasimlerde tilavet etmek için… Evet, bunlar güzel belki de gerekli. Hatta bir hafızın, bir din gönüllüsünün hayatındaki olağan şeyler. Fakat asıl sorulması gereken soru, Kur’an’ı tüm dünyevi duygu ve düşüncelerden arınarak nasıl okuyabiliriz? Burada Fudayl bin Iyaz’ın, “Kur’an, kendisiyle amel edilmek üzere indirildi. İnsanlar ise onun sadece okunmasını amel edindiler!” sözünü hatırlamakta fayda var. Okuduğumuz ayetlerin bizim günlük hayatımıza ne söylediğini düşünüyor muyuz? Yine de tüm boyutlarıyla Kur’an’ı okuyamasak da okumaktan hiç vazgeçmemeli, hayatımıza hâkim olacak bir okuma yolunda sürekli gayret göstermeliyiz. Çünkü Kur’an, tüm maddi ve manevi hastalıklarımıza şifadır. Zulmün, küfrün ve isyanın karanlıklarıyla gölgelenen şu dünyada bizim yolumuzu aydınlatan bir nurdur Kur’an. Allah Resulü’nün (s.a.s.) şu duası ne kadar anlamlı değil mi: “...Rabbim! Kur’an’ı, kalbimin baharı, göğsümün nuru eyle. Üzüntümün dağılmasına ve sıkıntımın ortadan kalkmasına vesile eyle…” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/391.)
Resul-i Ekrem Efendimizin buyurduğu, “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21.) hadis-i şerifindeki müjde, ancak hayata hâkim kılınacak ve tüm toplumu kuşatacak bir Kur’an okuma, öğrenme ve öğretme çabasıyla gerçekleşir.
Hafızlığı unutmak, hafızın afetidir. Günümüz yaşam koşulları, teknolojik aletlerin hayatımızda gereğinden fazla yer alması bu unutmayı daha da artırıcı bir etki oluşturuyor. Hafızlığı hep sağlam tutmaya çalışmak, hafızlığa sımsıkı sarılmak, günümüz dijital dünyasının üzerimizde oluşturduğu zihnî ve kalbî dağınıklığa karşı da bizleri koruyacaktır. Allah Resulü (s.a.s.) bu hususta şöyle buyuruyor: “Kur’an hafızı, bağlı devenin sahibine benzer. Deve sahibi devesini sürekli gözetirse elinde tutar. Eğer onunla ilgilenmezse deve kaçıp gider.” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 23.)
Kur’an mucizdir; onun karşısında okuyan, anlatan, yazan ise aciz... Kur’an’ın eşsiz mucizliği karşısında acizliğini hiç unutmamalı insan. Kur’an’la haksız bir gurur yarışına girmek, Kur’an’la dünyevi menfaatler devşirmeye çalışmak… Çekiliverir Kur’an, -Allah muhafaza- insanın hayatından, farkına bile varmadan insan!
Kur’an bize, Allah’ın ayetleri okunduğu zaman kalpleri ürperen, imanları artan hakiki müminlerden haberler verir. Okunan ayetler karşısında kalbî duyarlılığımızın nasıl olduğunu sürekli gözden geçirmeliyiz. Şu ayet-i kerimedeki soru, hep gündemimizde olmalı: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid, 57/16.)
Bir sahabi, Resulüllah Efendimize (s.a.s.): “Ya Resulüllah! Hangi amel Allah katında daha sevimlidir?” diye sordu. Resul-i Ekrem Efendimiz: “Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevabını verdi. Sahabi, “Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz: “Kur’an’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizi, Kıraat, 11/2948.)
Kur’an okumak ve hafızlık hiç bitmez. Okunan ayetler, sağlanan hafızlık her hâlimize, her durumumuza yeniden seslenir, yeniden hayat ve istikâmet verir bize. Rabbimizin kelimeleri tükenir mi hiç? Tabii ki hayır!
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın sözleri yine de tükenmez. Muhakkak ki Allah, Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Lokman, 31/27.)