ÖMRÜMÜN EN GÜZEL VE EN ÇETİN YOLCULUĞU

Mustafa BAŞPINAR

Hayatta imrendiğim insanlar oldu. Sizin de olmuştur elbette. Mesela kitapla yolculuğu çocukluk yıllarına dayanan insanlar, bunlardan bazıları. Onların, “Çocukken dönüp dolaşıp okuduğum kitap…” diye başlayan cümlelerinin benzerini kurmak isterdim. Maalesef! Evet, o yıllarda, yani çocukluk yıllarımda, kitap okuyamadım ama hayatın ortasında bir yerde, kendi bakış açıma göre hayatı okudum. Bu da bir tür okuma değil mi? Gönül arzu ederdi ki hem kitap okuyayım hem de hayatı. Nasip değilmiş. Fakat şimdi çok mutluyum. Severek okuduğum, başkalarına tavsiye ettiğim, bazen dönüp dolaşıp bir daha okuduğum, kütüphanemde özenle sakladığım binlerce kitabım var. Şükürler olsun! Neden şükretmeyeyim ki! Biraz geç de olsa kitapla tanışmış, dost olmuş, sırdaş olmuş biri olarak şükretmek bir borçtur benim için. Peki, ne değişti bende? Ya da ben bu değişimi istemiş miydim? Beni bu değişime sürükleyen süreç nasıl başladı? Bu soruların sonuncusuyla devam edeyim o hâlde yazıma.
Kitapla ilgili zihnimdeki en eski görüntü okul öncesi döneme ait. Rahmetli ninem zaman zaman ama daha çok perşembe akşamları babama hitaben, “Oğlum, yarın cuma. Yasin oku, sevaptır.” derdi. Hatırladığım ikinci şeyse okula dair. Sınıf öğretmenimiz bizlere birer kitap vermişti. O kitap sanırım çantamda günlerce dolaştı sonra öğretmen istediğinde kitabı teslim ettim. Bu kitabı okudum mu, öğretmen okuyup okumadığımı sordu mu, hatırlamıyorum. Kitabı okusaydım sanırım bir daha onun elini bırakmazdım. Kitapla ciddi anlamda ilk tanışmam ise lise yıllarıma denk gelir. Yatılı kaldığım yurdun etüt salonları arasında aylak aylak dolaşırken masa üzerine bırakılmış bir kitabın kapağı dikkatimi çekmişti. Benden bir şeyler vardı o kapakta. Elime alıp kapağa epey baktım. Sanki bir film seyreder gibi. Sonra sayfaları arasında buldum kendimi. Nasıl oldu, anlamadım. Okuyordum ve okuduklarımdan hoşlanıyordum. İşte o kapaktan satırlara uzanan yolculuk tam çeyrek asırdır devam ediyor.
Her insana nasip olur mu bilmem ama bazen hayatta birileri karşımıza çıkar, bize dokunur ve hayatımıza şekil verir. Benim ömrümde de böyle bir insan oldu. Üniversite yıllarımda yeni Türk edebiyatı derslerimize gelen kıymetli hocam Turan Karataş Beyefendi. Hocamız derslere gelirken yalnızca ders notlarıyla sınıfa girmezdi. Yeni çıkmış bir şiir, öykü ya da deneme kitabıyla yahut bir dergiyle gelirdi. Bazen örnek metinler okurdu bazen sadece tanıtıp geçerdi getirdiklerini. Ders sonrası soluğu kitapevlerinde alırdık, bahsi geçen dergi ya da kitapları bulabilmek için. Turan Bey’in bu tutumuyla has edebiyatla ve bilhassa günümüz edebiyatıyla tanıştım. Bir insan ömrüne göre kısa olan kitap maceramdan geriye ne kaldı? Kitap dostu bir insan, seçkin eserlerden oluşmuş mütevazı bir kütüphane, sevdiğim yüzlerce yazar ve şair, kimisini unuttuğum kimisi bende yaşayan bir dünya roman kahramanı ve birazdan bahsedeceğim mutluluklar, yaralanmalar...
Bu serüvende değişim kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Bir insan, kitapla haşır neşir olur da aynı kalır mı? Mümkün değil bu. İşin tabiatına aykırıdır kitap okuyan birinin değişmemesi. Çünkü elimize aldığımız her kitap kalbimizin değişime açılan bir yüzüdür aynı zamanda. Bahsettiğim değişimin boyutlarını kendimin ölçmesi elbette mümkün değil. Ancak aradan geçen çeyrek asra rağmen kitap elimden düşmemişse bu bile kitabın zihin dünyamda bir değişim yarattığının göstergesi değil de nedir ki.
Yazının ilk paragrafında sıraladığım üç sorunun sanırım en zoru kitapla birlikte gerçekleşen değişimden memnun muyum? Bu soruya tek başına evet ya da hayır dersem dürüst davranmış olmam. Bazen iyi ki kitap var hayatımda derken bazen kitabın ağırlığı altında ezildiğim oluyor. Bu anlarda geldiğim noktayı günlüğüme yazdığım şu satırlarla özetlemem mümkün: “Her şeyin bir bedeli vardır, okur olmanın da. Bir gün okur olmanın bir bedelinin olacağını ve bu bedelin ağırlığını iliklerime kadar hissedeceğimi düşünmemiştim. Oysa şimdi söyleyebilirim ki bu bedel bende onulmaz yaralar açmaya devam ediyor. Bu yaralara daha ne kadar dayanabilirim, onu hiç bilmiyorum.”
Bir taraftan onulmaz yaralar açan kitap bir taraftan da o yaraları tedavi etmeye başlıyor. O zaman mutlu oluyorum. Doğru bir eylemi gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Kendimi en çok kitaplı yıllarımda farklı görmeye başladım hemcinslerimden. Yani kendim olabilmek, esasında kastettiğim. Nermi Uygur, “Herkesin üzüldüğüne üzülmek, herkesin alkışladığını alkışlamak üzere kurulmuşuz sanki. Herkes gibi düşündükçe düşüncelerimizin sağlamlığı artıyor sanısındayız. Başkalarınınkiyle örtüşmedikçe güvenemiyoruz yargılarımıza. Tüm yapıp etmelerimizi başkalarına uydurarak değerlenmekten daha doğal bir şey yokmuş gibi geliyor bize.” der Yaşama Felsefesi isimli eserinde kendi gibi olamayan, ezberci tiplerden bahsederken. Evet, kitap beni o ezberci tiplerden, kendisi olamayan insanlardan ayrı bir noktaya taşıdı. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bulunduğunuz ortamda farklı düşünüyorsanız ve bu düşüncenizden dolayı yargılanıyorsanız aynı kaderi paylaştığımızdan emin olabilirsiniz. Bu durum aynı zamanda bizlerin seri üretim olmadığımız anlamına gelir. Seri üretim olmamak ne kadar kıymetli bilseniz! İşte tam bu noktada iyi ki kitapla dost olmuşum diyorum tekrar. Ancak kitapla birlikte hem özüme dönme hem de kitapla donanma çabası içerisinde oldum. Yani kendi tabirimle Lenieleşmekten kurtuldum. Evet, ben biraz da Lenileşmemek için okuyorum. Fareler ve İnsanlar romanının akli dengesi olmayan karakteridir Lenie. Yumuşak şeylere dokunmayı seven biridir. Ancak o, sınır koyamadığı için sonunda öldürüyor o yumuşak şeyleri. Fare, tavşan ve sonunda bir kadını. Son zamanlarda hep bunu düşünüyorum. Acaba hepimiz birer Lenie miyiz? Hep yön vermek istiyoruz. Hükmettiğimiz herkesin bizim gibi olması için her şeyine müdahale ediyoruz. Başlangıçta masum bir sevgi ve koruma olarak başlayan şey zamanla korkuya dönüşüyor. Hükmedememekten korkuyoruz. Daha kolay yönlendirmek için müdahale ediyoruz. Şans tanımayan bir anlayış bu. Tek taraflı sevginin ürünü. Bir tür hastalık hâli. Böylesine hastalıklı hâl sonunda ölümü getiriyor. Sevdiklerimizi, içimizde iyi niyetlerle kendi ellerimizle öldürüyoruz. Onun özgünlüğünü öldürüyoruz. Kendi olma şansını öldürüyoruz. İşte kitap beni Lenieleşmekten koruyor, bu tuzağa düşmemi engelliyor.
Değişim ve kitap bahsini konuşurken empatiye değinmeden olmaz sanırım. Kitapla birlikte başka dünyalara misafir olmam, başka kimliklerden insanlarımın olması zamanla kendimi onların yerine koymama vesile oldu. Nazan Bekiroğlu bir denemesinde insan olmanın ilk şartından bahseder ve “İnsan kendini başkasının, dahası kurdun kuşun, börtü böceğin, kırık dalın yerine koyabiliyorsa insandır.” der. Kendimi geçen zamanda farklı kültürlerden, farklı ırklardan, farklı dinlerden olan insanların yerine koymayı denedim. Yerlerinden yurtlarından zorla göç ettirilen ülkemdeki güzel insanları da anlamaya çalıştım, basit botlarla hayatları hiçe sayılarak ölüme gönderilen mültecileri de. Sadece bunu düşününce bile iyi ki kitaplarla yolum keşişmiş diyorum. Hele hele mağdur olan öteki diye yaftalanıyorsa. Benim gibi yaşamıyor, benim ırkımdan, kültürümden, inancımdan değil diye kulakları sağır, kalpleri mühürlenmiş insanlar onlara yüz çeviriyorsa. Bütün bunları gördükçe, iyi ki kitaplar var, diyorum.
Kitap dostu her insanın yaşadığı bir mutluluk vardır. Kitapla sıkı fıkı olamayanlar, onunla âdeta bir aşk yaşayamayanların bilemeyeceği bir mutluluk bu. Nedir o mutluluk? Bahsettiğim mutluluk, iyi bir kitapla karşılaşmanın verdiği mutluluktur. Şunu samimiyetimle söyleyebilirim ki iyi bir kitapla karşılaştığım günler mutlu olmak için başka bir şey aramam. Çünkü bilirim ki o gün, belki takip eden günler ayakta kalmak için bana o mutluluğu tattıran kitap yeterlidir. Bahsettiğim nitelikteki kitaplarla tanışmış olmak hep heyecanlandırmıştır beni. Mesela birkaç kez ertelediğim, son denememde bitmesin dediğim ve sonraki yıllarda üç beş defa daha okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü o kitaplardan yalnızca biri. Yine çok severek birkaç kez okuduğum kitaplar oldu. Ya Tahammül Ya Sefer’i, Uzun Hikâye ve Beyhude Ömrüm, Uzun Çarşının Uluları, Kahveler Kitabı, Dede Korkut Hikâyeleri, Yaşamak Hatırlamaktır, Suç ve Ceza, Cimri, Romeo ve Julıet gibi daha pek çok kitap var böyle. Şimdi Gün Olur Asra Bedel’i ve Cemile’yi, Anna Karanina’yı, Parasız Yatılı’yı, Huzur’u ve Beş Şehir’i, Gündoğmadan’ı ve Diriliş Neslinin Amentüsü’nü, Turna ve Gayda’yı, Mor Mürekkep’i, Vahiy ve Sanat’ı, Acı Çekmiş Yüzünde’yi, Angelika’yı zikretmezsem olmaz. Peki diğerleri? Onlar da ben kalsın. Yoksa bu yazı bitmez. Her insan gibi ben de bazen yaşadığım hayattan şikâyetçi oluyorum. Bu kirli dünyada yaşamak her zaman cazip gelmiyor. Bazen sığınacağım bir ana kucağı aradığım oluyor. İşte o demlerde kitap bana uzatılan bir el oluyor. O ele sarılıyorum. Çünkü mutlu ediyor beni, çünkü beni başka evrene davet ediyor kitap. Dünyam oluyor o demlerde. Yediğim ekmek gibi, içtiğim su gibi aziz oluyor o zaman kitap.
Bir insan bir eylemi üzerine bu kadar düşünmeli mi? Elbette. Hem de insan olduğu için. İnsan düşündüğü için güzeldir ve bu yönüyle diğer varlıklardan ayrılır. Necip Fazıl, “Arı bal yapar, fakat balı izah edemez. Ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanundan habersizdir… Sanatçı sanatı üzerine düşünür.” der. İnsan da her eylemi üzerine düşünmeli, haksız mıyım?