BENLİK GELİŞİMİNDE ÖTEKİNE DUYULAN İHTİYAÇ

Uzm. Psk. Sema ÖZDAMAR

Gelişimsel öykümüzde ilişki, temel bir ihtiyaçtır. İnsan, doğduğu andan itibaren sosyal bir ortama giriş yapar. O, fizyolojik ihtiyaçları olduğu kadar psikolojik ve sosyal ihtiyaçları da olan bir varlıktır. İnsanın dünya yolculuğundaki yaşam öyküsünde ilk ilişkisi bakım verenleri ile gerçekleşmektedir. Psikolojik varlığı da ilişki neticesinde gelişmeye başlar.
Sanılanın aksine, bebeğin yaşamak için yalnızca fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması yetmez. Yaşamak için anneyle olan ilişkisi beslenme ve besleme üzerinden olur. Bu da birey için “yaşama” ve “bakılma” ihtiyacının tamamlanması açısından elzemdir.
Her insandaki birincil dürtü, yaşayabilmek için bir “kişi” olmak, somut bir ben oluşumunu başarmak, bir kişilik geliştirmektir. Bu da ancak kişisel nesne ilişkileri ortamında gerçekleşebilir. Çocuğun gelişimi dinamik bir yol izler: Genlerinin etkisinin yanı sıra yaşam deneyimi ve çevre ile arasındaki ilişki de önemlidir. Gelişmekte olan bir beynin kendilik gelişimi bir başka kendilik ve bir başka beyin ile olan iletişimde gerçekleşir.
İnsanoğlunun beyninin büyümesi sadece genetik kodlarla olmaz, bir başka beyin ile aktif iletişim kurarak mümkün olur. Çocuk 2 yaşına gelene kadar beyin gelişiminin yüzde 80’i tamamlanmıştır. Yaşamın ilk yılında her saniyede 40.000 yeni sinaps oluşur. Bu beyin büyümesi, hayatın hiçbir döneminde bu kadar hızlı olmaz.
Beyin, esnek ve yaşamın ilk yıllarında oldukça hızlı bir organdır. Bu daha çok birincil bakım veren ile duygusal bir ilişki üzerinden gelişebilir. Bu olmadığında nöranal sinapslar yavaş yavaş ölür. Bakım verenleri tarafından gerekli görüntü ve seslerden yoksun olarak büyüyen çocukların beyinlerinin yetersiz geliştiği bilinmektedir. İncelenen bazı yetimhanelerde, 0-2 yaş döneminde biyolojik olarak gıdası verilse de bazı çocukların öldüğü görülmüştür. O hâlde yaşamdaki birincil bakım veren ile ilk öykümüzün hayati olduğunu söylemek her açıdan mümkündür. George Eliot şöyle der: “Hayat, uyanıp annemin yüzünü sevmekle başladı.” Bu söz oldukça anlamlıdır. Bu yönüyle yaşam deneyiminde insanın öyküsünde anne her açıdan nadide bir yerde durur.
Sağ beyin sözsüz döneminde olan bebeğin deneyimleri, duygusal dünyasını içerirken sol beyinde daha sözlü ve bilinçli süreçler meydana gelir. Bebek ile anne arasında sağ beyinden (bebek) sağ beyne (anne) giden sözsüz yani duygusal bağlantı vardır. Bir bebek annesinin gözlerine baktığında bu duygusal girdi ve nöral bağlantıları çok hızlı bir şekilde oluşturur ve böylece beyin gelişmeye ve büyümeye devam eder.
Bebeğin anneyle ilgili ilk duygusal tasarımı kokudur. Bebek sadece annenin kokusu ile dahi duygularını regüle edebilir. Anne ve bebek arasındaki en etkileşimsel alanlar, görsel alanlardır. Annenin yüzü bebeğin hayatında çok ciddi bir görsel uyarandır. Örtük bir bilgi alanı olarak bebekte mevcuttur.
Sesleri işleyen kısım da sağ beyindedir. Bu sebeple ninniler sağ beyni büyütür. Duygusal gelişim için sağlıklıdır. Bebeğe, yetişkine konuşulan bir ses tonuyla konuşmadığımıza dikkat kesilebiliriz. Bebek dili denilen şeyi daha fonetik ve sesi ezgili kullanmak, bebeğe rahatlatıcı ve güvenli gelir. Bebeğin ritimlere ihtiyacı vardır. Aynı zamanda sesin ezgisi konuşmanın içeriğine duygu katar. Tınısına göre mizah ya da ciddiyetini yorumladığımız aynı kelimelerin farklı duygusal anlamları olduğunu sezmenin arka planı da sağ beyindeki sözsüz anlamlara örnektir. Duygusal bir konuşmayı tonajından anlarız, duygusal beynimizle okuruz onu. İlişkilerimizde sesimize dikkat etmekte yarar olabilir. Duygularımızı okumakta ve ilişki kurmakta önemli bir ipucudur.
Yetişkinlerde ve çocuklarda, özellikle çocuklarda kişilerarası ilişkilerde bilgilerin iletildiği ve alındığı esas araç duygulardır. Depresif bakım verenler, duyulan düz sesler, bu zenginleştirmeyi ve duygu okumayı cansızlaştırır; yeterli duyguyu hissedemezler ya da bu etkileşim sağlanamaz ise bu ileride duyguları anlamlandırmada bazı sorunlara yol açabilir: Literatürde “duygu sağırlığı” denilen duyguları tanıyamama sorunu karşımıza çıkar. Duyguyu hissetmek, sonra hissettiği duyguyu tanımlamak ve söze dökmek, bugün yetişkinlik için de temel duyguyu düzenleme sisteminin parçalarıdır. Sağ ve sol beynin etkileşimi, duyguyu söze dökmekle olur. Bu sayede yetişkinlik hayatındaki duyguları düzenleme mekanizması oluşur.
Duygular yaşamda önemli bir işleve sahiptir. İnsanın “ihtiyaçlarından” haber getirirler. Duyguyu düzenlemek adına ihtiyaçlarını dile getirmeyi de öğrenen çocuk bu sayede ilişkilerinde yeni bir boyut kazanır. Konuşma öncesi dönemde bunun duygusal anlamda işlemlenmesi gerekir. Anne ve bebek arasındaki ilişkide annenin kendi hislerini hissedebilme kapasitesi çok önemlidir. İlk yılda anne bunu sezgileriyle yapar: Yalnızca bebek ve annesine ait bir ilişki rezonansı olur; acıktığını, üşüdüğünü anlayabildiği kıymetli bir etkileşim olur aralarında. Duyguları düzenleme sürecinde ise anne de kendi duygularını düzenler çocuk da anne ile ilişkisinde bunu öğrenir.
Ezcümle, bireyin gelişimsel öyküsünde ilk öteki olan annesi ve çevresindekilerle deneyimleri, hayatı boyunca gelişecek olan duygusal kapasitesini etkilemektedir. Aynı zamanda bunun insani yetilerini kazanmasında da önemi büyüktür. Zira “ihmal” edilmiş çocukların toplumda sosyopati olarak bilinen vicdan ve merhamet duygusundan yoksun bireyler olarak yetiştiğini ve beyinlerinde organik bir eksiklik olduğunu günümüz dünyasında biliyoruz. İlişkilerde hissetme kapasitesinin kıymetini bilmek ve insani yetiler için bir öteki ile kurulan bağ ve sosyal ilişkiler, bu açıdan önemli bir kaynak olarak görülmelidir.
Klein şöyle söyler: “Unutulduğunu sandığın her şey bir yerlerde duruyordur, sadece gömülmüş ve öznenin onlara ulaşması imkansızlaşmıştır. Ruhsal bir yapının (canlı) büsbütün silinip yok olabileceği çok kuşkuludur.” Gizlenmiş olanı bütünüyle ışığa çıkarıp çıkaramayacağımız bir ötekinin varlığıyla mümkündür. Steril bir ortamda ruhsallığımıza kendi ruhsal varlığı ile eşlik edecek “bir öteki” ile. Bu da psikoterapinin öyküye ışık tutan mühim yanıdır.
İnsanın temel meselesi aslında yine bir ötekinin varlığında aydınlanabilir. Fakat yıllardır gömülü olan aydınlanırken o ışık gözlerimizi kamaştırsa dahi orada bu öyküye şahitlik edecek bir ötekine ihtiyaç vardır.