KUR’AN’I ANLAMAK SÜNNETİ YAŞAMAK

Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri

İslam inanç, düşünce ve ahlakının temelinde tevhid, nübüvvet ve ahiret kavramları vardır. Hayata dair bütün ilke, ölçü ve değerlerin ruh kökünün birleştiği bu üç kavramın, İslam’ın toplumsal boyuttaki önemli hedeflerinden vahdet bilincinin ve ümmet şuurunun ikamesinde de belirleyici rolü bulunmaktadır. Bu kavramlardan özellikle İslam’ın insanla, toplumla ve hayatla buluşturulmasında nirengi noktası olan nübüvvetin Müslümanları ortak bir mefkûrede, müşterek bir yöntem ve yolda birleştirici rolü göz ardı edilemez. Nübüvvetin etkin olmadığı bir din tasavvuru, Müslümanları hakikatten uzaklaştıracağı gibi toplumsal açıdan da zayıf ve güçsüz duruma düşürecektir. Zira bireysel ve toplumsal boyutta bir bilinç inşa eden ve o doğrultuda Müslümanca yaşayışın ölçüsünü ortaya koyan, rehberliğini ve önderliğini yapan alternatifsiz bir kurum olan nübüvvet yok sayıldığında din adına elle tutulur pek de bir şey kalmayacaktır.
İslam inanç ve düşüncesinin uygulama alanındaki vazgeçilmez rolü sebebiyle nübüvvet, İslam’a yönelik saldırıların daima odağında olmuştur. İslam’ı ve Müslümanları hedef alan dâhili ve haricî bütün menfur teşebbüsler ve itibar suikastları, genellikle Hz. Peygamber’in hayatı, sözleri, kararları ve uygulamaları üzerinden yapılmıştır. Böylece nübüvvet kurumu insanların gözünde zayıflatılarak İslam’ın her çağda hayata rehberlik etme ve insanlık için umut olma özelliği perdelenmeye çalışılmıştır. Mesnetsiz itham, iftira ve yalanlardan oluşan bu tür saldırıların maalesef zaman zaman amacına ulaştığı da söylenebilir. Özellikle son yıllarda Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nübüvvet görevinin önemli bir tezahürü olan hadis-i şeriflerin dinî hayata rehberliği konusunda sık sık spekülasyonlar yapıldığını müşahede ediyoruz. Müslüman kimliği ve ilmî birikimiyle temayüz etmiş bazı zevatın bile bu konuda ciddi bir zihin dağınıklığı yaşadığına şahit oluyoruz. Hz. Peygamber’in söz ve uygulamaları üzerinden İslam’a yönelik saldırılar karşısında duygu karmaşası yaşayan kimi Müslümanlar, ne yazık ki hadisler hakkında büsbütün inkârcı bir tavra yönelebilmektedir. Sözüm ona İslam’ı töhmetten kurtarma adına hadislerden topyekûn kurtulmayı ve sadece Kur’an’a tutunmayı çıkar bir yol olarak görebilmektedir. Aslında bu epistemolojik bir inanç savrulmasıdır.
Bilinmelidir ki Kur’an metnini bugüne ulaştıranlar, hadisleri nesilden nesile nakledenlerden başkaları değildir. Bu sebeple rivayet ve nakil süreçlerine dair hususlar üzerinden hadisler itibarsızlaştırıldığında, bir noktadan sonra Kur’an’ın da kimi Müslümanlar nazarında önemsizleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun bir adım ötesi ise İslam’ın modern dünyada yaşanamayacak bir din olduğuna ikna olmuş, kendi benliğine yabancılaşmış ve ümmet şuurundan yoksun düşmüş Müslümanların, dini sadece vicdanlara hapsederek hayatın dışına çıkarmasıdır. Zira dinin kaynağına dair parçacı ve kuşkucu bir anlayış, İslam’ın evrensel mesajını çağa taşıyamayacağı gibi “yaşayan İslam”dan kopuşu hızlandırarak Müslümanları insanlık için şahit (örnek) ümmet vasfından bile uzaklaştıracaktır. İmanın, güvenin ve ümmet bilincinin örselendiği bir vasatta insanlar elbette günbegün bireyselliğin, bencilliğin ve dünyacılığın (sekülarizmin) girdabına sürüklenecektir. Bu anlayışın nihai kertede Allah’ın varlığını kabul edip dini, kitabı, peygamberi ve ahireti inkâr eden bir sapkınlığa (deizme) payanda olduğu da izahtan varestedir.
Diğer taraftan Kur’an’ın mesajını Hz. Peygamber’in uygulamalarından soyutlayarak anlamaya çalışmanın son derece sübjektif mülahazalara ve her konuda derin fikrî ayrılıklara yol açacağı aşikârdır. Böyle bir durumda İslam, kimin yorumuna ve hatta kimin hangi yorumuna göre anlaşılıp yaşanacak? Her şey bir yana, sırf bu sorunun cevabında ittifak edecek kaç kişi bulunabilir? Şu bir gerçek ki İslam’ı sadece Kur’an üzerinden tanıma ve anlama gayreti, kişiyi ayetlerin muhtemel anlamlarından belki bir kısmına, kendi idrak kapasitesi kadarına ulaştırabilir. Hâlbuki İslam’ı doğru bir şekilde yaşamak için bundan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç da ancak vahyin pratiğine, sünnet-i nebeviye muttali olmakla bertaraf edilebilir. Dolayısıyla hadis-i şerifleri tümden reddederek sadece Kur’an’dan hareketle İslam’ın yaşanabileceğini öne süren bir anlayış, ilkesiz, keyfî ve görece bir dinî yaşantıya ve nihayetinde devasa bir inanç ve din karmaşasına zemin teşkil edecektir.
Esasen sünnet-i nebevi, Allah tarafından Hz. Peygamber’e tevdi edilen örneklik misyonunun genel adıdır. Söz konusu misyon, çerçevesi Kur’an ile belirlenen varlık, insan, toplum, din ve hayat tasavvurunun beşerî planda gerçeklik bulmasıdır. Bu anlamda teorik çerçevesi Kur’an ile belirlenmiş olan İslam, sünnet-i nebevi ile yaşanan bir hayata dönüştürülmüştür. Sünnet-i nebevi, Kur’an’ın getirdiği ilke, ölçü ve hükümlerin tecrübe edilmiş pratiğidir. Bu itibarla Müslümanlığın, sünnet-i nebevi ekseninde yaşanan bir hayatla gerçek anlamını bulacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Aslında Müslümanca yaşamak, bir bakıma herkesin kendi bulunduğu konuma, seviyeye ve statüye yansıyan yönüyle sünnet-i nebevinin tekerrüründen ibarettir. Ötesi bidattir. Çünkü hayatın vahye uygunluğunun mikyası nübüvvet makamıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de nübüvvetin genel anlamıyla tevhid dini olan İslam’ın reddedilemez unsuru olduğu ısrarla vurgulanmakta (Nisa, 4/136.); bu hususta peygamberlerin örneklik misyonuna dikkat çekilmekte ve onlara tabi olmanın imani bir sorumluluk olduğu haber verilmektedir.
Peygamberler, Allah’ın mesajını insanlığa ulaştıracak elçiler olmaları yanında, insanlık için seçilmiş örnek, önder ve rehber kişilerdir. İslam inanç, düşünce ve ahlakının her yönüyle müşahhas numuneleridir. Bu bağlamda Cenab-ı Hak, peygamberlerin sonuncusu olarak tanıttığı Hz. Muhammed’i (s.a.s.), Kur’an-ı Kerim’de insanlık için en güzel örnek olarak takdim etmektedir. Tarih de şahittir ki o, inanç ve anlayışı, tavır ve duruşu, söz ve davranışı ile vahyin hayatla buluşmasında her açıdan en güzel ve en büyük örnektir. (Ahzab, 33/21.) İslami bütün ilke ve değerler, onun örnek hayatında temsil bulmuştur. Onun örnekliğini benimsemek ve ona tabi olmak, imanın bir gereği olduğu kadar Allah sevgisinin bir tezahürü ve ebedi kurtuluşun da yegâne yoludur. Dolayısıyla Müslümanlar açısından bugün önemsenmesi ve öncelenmesi gereken asıl konu, yaşanan hayatın Hz. Peygamber’in örnekliğiyle örtüşmesi olmalıdır. Hiç şüphesiz bu durum, onun hayatını bilmeyi, sünnetini anlamayı ve düşünce ufkundan haberdar olmayı zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte İslam’ın inanç, ibadet, muamelat ve ahlaka dair ilkelerini hayata nasıl taşıdığını öğrenmek de bir zorunluluktur. Aksi hâlde ona nasıl tabi olunabilir ki? Bu noktada gündeme gelen en temel mesele ise Hz. Peygamberin ve sünnetinin nereden öğrenileceğidir.
Hz. Peygamber’i ve onun sünnetini doğru bir şekilde öğrenmenin ve anlamanın yolu, Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere bir bütün olarak bakmaktan geçmektedir. Bu hususta söz konusu kaynaklardan birine öncelik verilecekse o elbette Kur’an olmalıdır. Çünkü “sünnet” denildiğinde ilk olarak hadis-i şerifler akla gelse de Hz. Peygamber’i tanımanın en kesin bilgisi öncelikle Kur’an’dadır. Çünkü onun sünnetini belirleyen Kur’an-ı Kerim’dir. Hz. Peygamber, Kur’an’da ifadesini bulan ahlaki her bir değeri ve insani her bir erdemi bizatihi yaşantısıyla ortaya koymuştur. Kur’an-ı Kerim’de yasaklanan ne varsa Hz. Peygamber ondan uzak durmuş, emredilen ne varsa onun ilk uygulayıcısı olmuştur. Daha açık ve yalın bir ifadeyle o, âdeta yaşayan bir Kur’an olmuştur. Bu yüzden Kur’an’a yönelmek, sünnet-i nebeviye ulaşmanın öncelikli ve en kestirme yoludur. Bununla birlikte Kur’an’ın tebliğ ve beyan sürecinde sadır olan hadis-i şerifler başta olmak üzere Allah Resulü ’nün hayatını ihtiva eden muteber siyer ve megâzî kaynakları da Kur’an’da müphem kalan yönüyle sünnet-i nebeviyi asırlar sonrasına ulaştıran önemli vasıtalardır. Bu meyanda Hz. Peygamber’in İslam adına söylediği sözlerin, verdiği bilgilerin ve uygulamalarının vahye dayandığını ve ona tabi olunması gerektiğini bildiren ayetler, İslami hayata kaynaklık etmeleri açısından özellikle hadis-i şeriflerin değerini açıkça ortaya koymaktadır. (Âl-i İmran, 3/31; Araf, 7/158; Necm, 53/3-4; Haşr, 59/7.)
Neticede Cenab-ı Hak, Kur’an’da ne yapılması gerektiğini söylerken Hz. Peygamber, söz, fiil ve takrirleriyle onun nasıl yapılacağını göstermiştir. İslam karşıtlığının küresel boyutta bir teamül hâline geldiği günümüzde hakikati görebilmek ve o doğrultuda sabitkadem kalabilmek için Müslümanların kendilerini nerede konumlandırdığı büyük bir önem arz etmektedir.