SÜNNETULLAH NEDİR?
Doç. Dr. M. Emin GÜNEL
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Allah ismine nispet edilerek oluşturulan “sünnetullah” kavramında yer alan sünnet: “senne” kökünden gelen mastar bir isimdir. Kelimenin fiil formu olan “senne”, “bıçağı bilemek, kanun koymak, yolda yürümek, bir şeyi izah ve tasvir etmek, toprağa su dökmek ve böylece onda bir yol açmak, bir şeyi biçimlendirmek, çığır açmak, şekil vermek, iz bırakmak, bir şeyi adet olarak ihdas etmek ya da örnek olarak ortaya koymak” gibi anlamlara gelmektedir. (İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, 4/2122-2127.)
Sünnet ifadesi Kur’an’da on bir ayette toplam on altı kez geçmektedir. Kavram on dört yerde tekil, iki yerde ise çoğul formda kullanılmıştır. “Sünnetullah” terkibi ise bu formuyla Kur’an’da beş yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de dört yerde sünnet sözcüğünün “sünnetü’l evvelin” şeklinde yer aldığı görülmektedir. (Muhammed Fuad Abdulbaki, el-Mu’cemü’l-müfehres, s.367.)
Kur’an, indirildiği dilin kelimelerini, muhatapların bildikleri anlamlarla kullandığı gibi bazen bu kelimelerin mevcut anlamlarına ilavelerde bulunarak bazen de bilinen anlamlarından farklı bir mana yükleyerek yeni bir kavram olarak kullanmaktadır. Kur’an’da geçen sünnet, Arapçada bilinen manasıyla kullanılan kelimelerdendir. “Takip edilecek bir yol açmak” anlamı daha çok tercih edilen sünnet kelimesi, hem iyilik hem de kötülük için yol açma eylemini kapsamaktadır. “Allah’ın sünneti” olarak tercüme edilen “sünnetullah” tamlaması, Allah-insan/toplum ilişkisinde, Allah’ın belli ilkeler ve yasalara riayetiyle fiillerini belli ölçüler dâhilinde işlediği düşüncesini çağrıştırmaktadır. Bu kullanım Kur’an’a has bir kullanım olup Araplarca bilinmemekteydi. (İlyas Çelebi, “Sünnetullah”, DİA; 38: 159-160.)
Mutlak güç sahibi olan Allah’ın belli ilkelere riayet ederek fiillerini işlediğini söylemek, O’nun mutlak kudretini ve iradesini sınırlayan ve netice itibarıyla hakkında acziyet düşüncesinin ihsasına yol açan bir durum mudur? Bu soruya isabetli bir cevap bulabilmek için iki meselenin izahı gerekmektedir:
Birinci mesele sünnet kelimesinin geçtiği ayetlerin bağlamını göz önünde bulundurarak bu kavramdan kastedilen mananın tespitidir.
Sünnet kelimesini içeren ayetlerde, önceki milletlerin yapıp ettiklerinden dolayı Allah’ın onlara yaptığı muameleden ve o milletlerin yaptıklarına benzer davranışlar sergiledikleri zaman Hz. Muhammed’in (s.a.s.) muhatapları için de aynı muamelenin gerçekleşmesinden bahsedilmektedir. Üstelik Allah’a nispet edilen bu davranışlar süreklilik arz etmekle birlikte herhangi bir değişiklik ve dönüşüme de açık olmamakla nitelendirilmiştir: “Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda/sünnetullah hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın kanununda/sünnetullah hiçbir sapma bulamazsın.” (Fatır, 35/ 43.) Toplumların sahip oldukları inkâr ve yalanlama tutumları, kendilerine Allah tarafından yapılacak muamelenin tayin gerekçesidir. Sünnet kavramı, tarihî ve sosyal olaylar bağlamında Allah’ın kullarına muamelesini belirleyen ilke ve kriterleri olarak anlaşılmaktadır. Allah tarafından belirlenmiş bu yasalar, kulların iradelerinin özgürce karar vermesine engel teşkil etmemektedir. Bu ilkeler, kulların yaptıkları belli davranışlara Allah tarafından verilecek karşılığın sebep sonuç dairesinde meydana gelmesini gerektirmektedir. (Ebu Mansur el-Maturidi, Te’vilatü ehli’s-sünne, Beyrut: Müessesetü’r-Risale, 2004, 4/188.) Kur’an, mükelleflerin niyet ve amellerinin Allah’ın onlara yönelik fiilleriyle bağlantısına dikkat çekmektedir: “…Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad, 13/ 11.) Ayette işaret edildiği gibi bir toplum kendi durumlarında bir değişiklik yapmadan Allah, onların içinde bulundukları nimet veya azabı gerektirecek iman, inkâr gibi tercihlerinde bir değişiklik yapmayacağını söyleyerek bu meseledeki esasından/sünnetullahtan haber vermektedir. (Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-ğayb, 19/ 21-22.)
Sünnet kelimesinin geçtiği ayetler incelenerek bu kavramların hangi sosyal ve ahlaki davranışlara işaret ettiği tespit edilebilir. Sünnet kavramının geçtiği ayetlerden biri şu şekildedir: “Fakat azabımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur (sünnetullah). İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (Mümin, 40/85.) Bu ayette bir sünnete yani Allah’ın, bireylerin iman etme süreçlerinde geçerli olan yasalarından birine işaret edilmektedir. Allah’ın kullarına muamelesinde gözettiği bu ilkeye göre, mükelleflerin özgür iradeleriyle imanı tercih etmeleri gerekmektedir. Ayette geçtiği üzere azabın görülmesiyle kişilerin çaresizlik sebebiyle kendilerini iman etmeye mecbur hissetmeleri ne değerlidir ne de makbuldür. İmanın geçerlilik şartlarından olan bu yasa gelmiş geçmiş bütün toplumlar için söz konusudur. Ölüm, azap gibi maruz kalınan şartların etkisiyle zorunlu olarak benimsenen ve kişiyi mecbur eden şartların ortadan kalkmasıyla yok olacak bir iman, sahibine fayda sağlamayacaktır.
Kendilerine ilahi vahyin ulaşmasından sonra toplumların imanı veya inkârı tercih etme sebeplerinin de ortak olduğuna işaret edilmektedir. “İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rablerinden mağfiret dilemelerine, ancak öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesi ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.” (Kehf, 18/55.) Bu ayette her ne kadar sünnetü’l-evvelin/öncekilerin sünneti tabiri kullanılmış olsa da bundan kasıt toplumlar için geçerli olan Allah’ın yasaları yani sünnetullahtır. Kur’an önceki milletlere ait birçok kıssa anlatımına yer vermektedir. Kur’an’da önemli bir yekûn tutan bu kıssaların anlatılma gerekçesinin de sünnetullahın değişmezliğiyle bağlantılı olduğunu görmekteyiz. (İbn Aşur, et-Taḥrir ve’t-tenvir, 15/349-352.) Toplumların inkâr tutumu birbirine çok benzediği için ayette, “Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.” denmektedir. (Zariyat, 51/ 53.) Bu benzerlik özel bir telkinle olmuş kadar birbirinin aynısı gibi görünmesine rağmen gerçek sebebin tavsiye olmadığı, ortak davranışa iten şeyin azgınlık gibi benzeri günahları işlemelerinin sonucu olduğu ayette söylenmektedir. Peygamberimiz de toplumların birbirlerini birçok açıdan tekrarlayacaklarını söyleyerek önceki milletlerin kıssalarına ibret nazarıyla bakılmasını öğütlemektedir. “Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.” (Buhari, İtisam, 14.) İlk toplumlardan son toplumlara kadar iman ve inkârın esas itibarıyla benzer davranış ve tutumlardan kaynaklanması, önceki milletlerin iman-inkâr tecrübelerinin, vahyin indiği dönemden kıyamete kadar gelecek bütün insanlık için geçerliliğini korumasıyla bağlantılıdır. Bu noktadan hareketle Kur’an’ın kıyamete kadar yaşayacak insanların ihtiyaç duyacakları inanç esaslarını içermesi, son peygambere indirilen son ilahi kitap olmasının en önemli sebeplerindendir.
Sünnetullah kavramının, kâinatın işleyişindeki tabii ve fiziki kurallara işaret ettiğini iddia ederek kâinatın işleyiş nizamında herhangi bir değişimin olmayacağının ispatı olarak bu kavramın geçtiği ayetleri delil göstermek, ayetlerin geçtiği pasajların bağlamıyla uyuşmamaktadır. Çünkü sünnetullah kavramının geçtiği bütün ayetlerde kendisine dikkat çekilen yasalar, toplumun sosyal ve ahlaki davranışlarının yol açacağı değişmez ilahi karşılıklardır. Bu davranışlar hangi toplumda ortaya çıkarsa çıksın göreceği karşılığın benzer şekillerde olacağı bildirilmektedir. Kâinattaki nizamın bu ayetlerde ifade edildiği gibi asla değişmeyeceğini iddia etmek, bir nevi olağan akışın/sistemin bozulması ve aşılması anlamında olan mucizenin imkânını sorunlu hâle getirecektir. Bu sebeple Allah tarafından kâinatın her tarafında yürürlükte kılınan fizik kurallarının işleyişinde bir değişimin söz konusu olup olmayacağının bu kavramdan bağımsız olarak farklı deliller çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Konuyla ilgili ikinci meseleye gelince bu, Allah Teâlâ’nın fiillerinin belli esaslar dâhilinde ve henüz gerçekleşmeden kulları tarafından tahmin edilebilmesinin, O’nun mutlak iradesiyle çelişip çelişmeyeceği hususunda Allah’ın fiillerinin belli esaslar içinde olması dışardan bir sebeple olmayıp Allah Teâlâ’nın kendi belirlediği ve haber verdiği yasalar dâhilinde gerçekleşmesi durumunda yaratılmışlardan kaynaklanan bir tesirden bahsedilemez. Kullarının fiillerine göre Allah’ın fiillerinin nasıl şekilleneceğinin bir standardının olması, kullardan bir tesirle olmayıp Allah’ın kendi belirlediği işleyişin bir düzen içinde tekrarlanmasının bir neticesi olarak değerlendirilebilir. “... O merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı...” (Enam, 6/12.) ayetinde “farz kıldı” anlamına gelen bir fiili Allah kendisi için kullanmaktadır. Kendine merhametli olmayı yazması/farz kılması fiiller içinden belirli bir fiili kendi için tercih etmesi anlamındadır. Kulların yaptıkları fiillerin türüne göre yapacağı fiillerini önceden belirleyip haber vermesi de bu anlamda olup, yüce kudreti açısından acziyet ifade etmez.