SU KIRBASININ VE
YAĞ KANDİLİNİN İLİM VE HİKMETE ŞAHİTLİĞİ
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi
İslami İlimler Fakültesi
Eksem b. Sayfi… Onun için kocamış bir ihtiyar demek haksızlık olur, o koca bir çınardı. Bilgi ve hikmetle mücessem bir adam, kavmine bir ve diri olmayı tavsiye eden bir liderdi. Hitabet ve söz sanatında usta bir şahsiyet, her zaman mantık örgüsü içinde konuşan bir bilgeydi. Arapların hatibiydi o… O kadar ki tumturaklı bir söz söyleyen olursa Eksem mihenk alınır, söz söyleyenin sözüne ona göre değer biçilirdi.
Eksem, Allah Resulü’nün peygamberliğini epey bir zamandır duymuştu. İçi içini kemiriyor, “Onu dünya gözüyle bir görsem.” diyordu. Gel gör ki bir taraftan yaşlılık diğer taraftan put tapıcısı menfaatperestlerin muhalefeti gözünü yıldırıyordu. Kuşkusuz yaşlılık, bağnaz müşriklerin muhalefetine göre hiçbir şeydi. Dizlerindeki dermansızlığı yenebilirdi. Ama yüzlerinden nefret ve düşmanlık akan imansızlara ne yapacaktı? Bir gün gözünü karartıp kabilesini çevresine topladı, tıpkı Tevrat’ın haber verdiği gibi Mekke’de bir peygamberin çıktığını haber verecekti onlara…“Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sair’den doğdu; Paran dağlarında parladı.” (Tesniye, 33/2.) diye seslenecekti. Paran dağları Mekke’ye doğru uzanan dağlar, Eksem’in söylediklerine şahitti. Sina’da Hz. Musa, Sair’de Hz. İsa ve Paran’da Hz. Muhammed… Peygamberlik silsilesine vurulan son mühür…
Tevrat’ta Resulüllah’a atıfla şöyle deniyordu: “Kendisine destek olduğum, gönlümün kendisinden razı olduğu, seçtiğim kulum… Ruhumu (yani Cebrail’i) onun üzerine koydum. O, milletler için adaleti meydana çıkaracaktır. Bağırıp çağırmayacak, sokakta sesini yükseltmeyecek… Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecektir. Adaleti sadakatle ulaştıracak… Ey denizlere açılanlar ve denizlerdeki her şey, kıyılar ve kıyı halkları! Rabbinize yeni bir ilahi söylemenin zamanı gelmiştir. Dünyanın dört bucağından onu ezgilerle övün… Çöl ve onun şehirleri, Kedar’ın oturduğu köyler, seslerini yükseltsinler. Sela’da oturanlar terennüm etsinler, dağların doruklarından bağırsınlar…” (İşaya, 42, 1.)
Peki, ya! Bunca şeye rağmen neden Yahudiler sus pustu? Neden kendi kavmi, Mekkeliler, Peygambere karşıydı? Şaşılacak şeydi doğrusu! “İnceldiği yerden kopsun.” dedi Eksem, sonunda kavmine sesleniyordu işte: “Birileri varsın Peygambere karşı olsun. Biz, onun yanına varacağız. Niye başkalarının kuyruğu olalım ki? Gelin, bu davada başı biz çekelim.” Sözleri insanları sarsmıştı. Kabilesinden bir kısmı, “Sen liderimizsin, senin gitmen uygun olmaz.” şeklinde yumuşak bir muhalefet yapsalar da arkasına Yerbu aşiretini de alan Malik b. Urve, “Liderimiz dediğiniz adama bir bakın hele, resmen bunamış bu!” diye haykırdı. “Eksem, sizi yokluğa çağırıyor, başınıza türlü türlü belalar açacak. Aman ha!” diye ekledi. Malik b. Urve, Eksem’in yokluğa dair daha önceden söylemiş olduğu hutbesini de mi işitmemişti? Hâlbuki onun, “Yokluk denilen şey gerçekte akıldan yoksunluktur, yoksa insanın parasının olmaması değildir.” sözü herkesin dilindeydi. (Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzi, el-Muntazam fî tarihi’l-muluk ve’l-ümem (Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1992), 2/371.) Yine Eksem’in, “Varlık dediğin bazen felaket de getirebilir ama marifet yokluk içinde onurunu korumaktır.” sözü ona hiç mi ulaşmamıştı? (İbn Ebü’l-Hadid, Şerḥu Nehci’l-Belaga, nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrahim (Kahire: yy, 1385-87/1965-67), 20/287.) Tuhaf şey! Ama yine Eksem’in dediği gibi insanları memnun etmek, ulaşılması mümkün olmayan bir gayeydi. (Ebu Hilal el-Askeri, Kitabü cemhereti’l-emsal, nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrahim-Abdülmecid Katamış (Beyrut: Darü’l-Cil-Daru’l-Fikr, 1988), 1-2.)
Eksem, Malik’e: “Be hey budala! Davası olanın hâlinden gamsız kişi ne anlar?” demekle yetindi ve bir mektup yazarak oğlu Hubeyş’i Hz. Peygamber’e gönderdi. Ona soyunu, ailesini soruyor, kendisine gelen vahiyden bahsetmesini istiyordu. Hubeyş, Allah Resulü’nün Eksem’e olan mektubu ile geri döndü. Kısa ve öz mektup Eksem’i derinden etkilemişti. Beraberindeki yüz kişiyle Allah Resulü’ne kavuşmak için yola revan oldu. Tam yolculuğun ortasında kendi öz evladı Hubeyş ve onun gözü dönmüş adamları kervanı bastılar, develerini katlettiler, su kırbalarını ve azık çıkınlarını parçaladılar. Yaşlı baba, çölün ortasında susuzluktan ölüme terk edilmişti. Ne gam! Arkadaşlarına son sözleri, “Peygamberin yanına varınca benim de sizinle hicrete ortak olduğuma ve Müslümanlığıma şehadet edersiniz değil mi?” oldu. (İbnü’l-Cevzi, el-Muntazam, 2/372.) Sadece onların Eksem’e şahit olmasına Allah razı olmamış olacak ki indirdiği şu ayetiyle ona bizzat şahitlik etmiştir: Ne büyük lütuf! “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek çok yer de bulur genişlik de. Kim Allah’a ve peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse şüphesiz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nisa, 4/100.)
İlim ve hikmet herkesin harcı değildir elbet. Ona talip olmak, samimi bir şekilde ve tevazu ile onun peşinden gitmek gerekir. Eksem, bilge bir şahsiyet olarak böyle biriydi. Şehidin kanı ile âlimin mürekkebi onun hayatını özetler. İlmin kıymetini anlamak bazen uzun nutuklara değil, bir ufak nükteye bağlıdır. Malik b. Urve bunu anlayamamıştır. Burada on beşinci yüzyılın Mısırlı büyük âlimi Halid el-Ezherî’yi hatırlamalı. Onu ilme sevk eden, kandilden sıçrayan birkaç kıvılcım değil miydi? Halid Ezherî’nin vakkad yani kandilci ünvanı onun hayat hikâyesine işaret niteliğindedir. Ezherî, otuz altı yaşına kadar Camiü’l-Ezher’de kandil yakma görevinde çalışmış, bir defasında kandilleri yakarken bir öğrencinin kâğıdına ateş sıçrattığı için öğrenci tarafından haksız yere cehaletle suçlanmıştı. Öyle ya, bir dirhem ilim bin okka edebe muhtaçtır, derler. Bu sebeple kandilciliği bırakarak ilme yönelmişti. (Gilliot, 295. Gilliot, Claude, Textes Arabes Anciens Edites en Egypte au Cours des Annees 1994 a 1996, MIDEO, Kahire, vol. XXIII, 1997, pp. 295-296.) Belki de Eksem’in ilmine kırbadan dökülen su damlaları şahitken Ezherî’nin ilme yolculuğuna kandilden sıçrayan birkaç kıvılcım şahitlik etmektedir. Bu insanlar, “… Kim sahte tanrıları reddeder ve Allah’a inanırsa hiç şüphesiz o, asla kopmayacak sağlam bir kulpa sımsıkı tutunmuş demektir...” (Bakara, 2/256.) ayetinde Rabbimizin buyurduğu gibi vahyin sapasağlam kulpuna [urve-i vuska’ya] tutunmuşlardır. Bu ise onların su kuyularından su çektikleri kovaların ikide bir çıkan kulplarına, hayvanlardan sağdıkları sütleri sakladıkları helkelerin kopuveren saplarına hiç de benzememektedir.