DOÇ. DR. MEHMET DİNÇ İLE
BAĞIMLILIKLA MÜCADELE ÇALIŞMALARI ÜZERİNE…
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Bağımlılık her insan için geçerli midir ve bir kişiyi bağımlı olmaya iten saikler nelerdir?
Bağımlılıkla alakalı her insanın büyük bir imtihanı var aslında ve her insan bağımlı olabilir. Çünkü bu bir hastalıktır ve bazı insanlar genetik ve risk faktörlerinden ötürü kelimenin tam anlamıyla topun ağzındadır. Dolayısıyla bağımlılık, hepimizin karşı karşıya kalabildiği bir tehlikedir. Ancak bazı insanlar bu konuda daha riskli bazıları ise daha korunaklı bir durumdadır. Örneğin ailede bağımlılık hikâyesi varsa o ailenin çocuklarında risk daha yüksektir. Ancak bu, “iki kere iki dört” gibi algılanmamalı, bir diğer ifadeyle bu bir “mukadderat” değil. Genetik, bağımlılıkta önemli bir faktördür ama bu kadar keskin bir çerçeve çizmek de yanlıştır. Bunun dışında, insan birtakım zorluklar yaşıyorsa, hayata tutunmakla ilgili problemleri varsa ve çevresinde hayata tutunamadıkları için bu tür alışkanlıklara bulaşmış kimseler mevcutsa bu kişinin risk faktörleri artar. Çünkü bu birey, hem psikolojik anlamda hem de sosyal anlamda beslenemiyordur. Zaten psikolojik ve sosyal anlamda beslenemeyen insanlar, bağımlılığa yatkın bir alanda yaşıyor demektir. Psikolojik ve sosyal beslenme kanalları açık olan, hayatta bir anlam bulabilen, hayata tutunmakta zorluk yaşamayan, yaşamın içerisinde kendisini manevi ve duygusal olarak zengin hisseden insanlar ise bağımlılık tehlikesine karşı daha korunaklıdır. Gelgelelim, günümüzde kişiyi psikolojik ve sosyal anlamda besleyen ve koruyan çevrenin giderek azaldığını göz önünde bulundurursak, “Bağımlılık herkes için bir tehdittir” diyebiliriz.
Tabii bir de insanların bu zayıf yanlarını bilen ve hatta bunları daha da körükleyen bağımlılık endüstrisi, çeşitli komplo ve türlü türlü stratejilerle insanları daha fazla bağımlı yapabilmek için sinsi planlarını bir bir ortaya koyuyor. Nasıl ki bizler Türkiye Yeşilay Cemiyeti olarak insanımızın ve insanlığın bağımsızlığı için araştırıyor ve çalışıyorsak devasa bir para kaynağını elinde tutan bağımlılık endüstrisi bizim tam karşımızda, “İnsanlar nasıl bağımlı olur? İnsanların bağımlılık alışkanlıklarını nasıl güncelleriz?” sorularının üzerinde çalışıyor, stratejiler geliştiriyor. Elimizden hem paramızı hem huzurumuzu hem sevdiklerimizi hem de canımızı alıyorlar. Dolayısıyla, “Onlar ne yaparsa yapsın ben güçlüysem herhangi bir problem olmaz.” diyemeyiz. Bağımlılık endüstrisi hakikaten bizleri etkiliyor ama “Onlar ne derlerse yapmaya mahkûmuz.” diye bir şey yok. Çünkü insanı insan yapan en önemli özelliklerden birisi iradedir. Tıpkı cep telefonuyla baz istasyonu ilişkisi gibi. Buraya dünyanın en büyük baz istasyonunu kursalar da cep telefonum kapalıysa kimsenin bana ulaşması mümkün değildir. Dolayısıyla insanın kötülüğe ve yanlışa giden yollara aklını ve kalbini kapatması çok önemlidir.
Bağımlılık dediğimiz şey genellikle doğrudan bağımlılık olarak gelmez. Bu endüstri bağımlılığın şeklini, kabını, ismini değiştirir ve insanların hayatına sokar. Kumardan bahsederken “bahis” ya da “iddia” der; alkole “kokteyl” ya da “yaz serinliği” der. Bağımlılık yapıcı maddelere havalı isimler koyar. Bu nedenle bireyin burada çok uyanık olması, kendini muhafaza etmesi, güçlü durabilmesi ve irade koyması kritik bir öneme sahiptir. Özellikle ergenlik döneminde, hayatın kriz dönemlerinde daha sert esen fırtınada yıkılmamak ve bu fırtınadan sağlam çıkabilmek için kişinin hayata doğru bağlanması, besleyici ilişkiler kurabilmesi, anlam bulmakla ilgili zorlukları aşması ve kendini hayatta doğru konumlandırması elzemdir.
Ayrıca çok kuvvetli olan bağımlılık endüstrisine karşı devletlerin, kurumların ve sivil toplum kuruluşlarının da gece gündüz çalışması ve strateji geliştirmesi gereklidir.
Bağımlılıkta belki de en önemli mesele, “insanın söz geçirebilme kabiliyeti” olarak nitelendirdiğiniz, “kazanılan ve kullanılmazsa kaybedilen bir güç” olarak gördüğünüz iradedir. İnsan hayatında en önemli noktada olan iradenin eğitim ve yönetimine dair neler söylemek istersiniz?
İrade, insanın başarı için en ihtiyaç duyduğu güçlerden bir tanesidir. Hangi işi yapıyor olursa olsun iradesi güçlü olmayan bir insan; varlığı, çevresi ve bilgisi de olsa muvaffak olamaz. Dolayısıyla irade, insan hayatında en kilit beceridir. İnsanın dünya ve ahiret saadeti için sağlam bir iradeye sahip olması gerekir. Ancak irademizi yönetirken ve geliştirirken bazı hususlara dikkat etmemiz gerekir. Çünkü hepimiz irade sahibi varlıklarız, irademiz içimizde potansiyel olarak duruyor; fakat o potansiyeli kullanmadığımız zaman kaybediyoruz. Dolayısıyla doğru ve yanlış konusunda zihnimizi netleştirip doğruları yapma konusunda kendimize söz geçirmeyi günlük pratiğimize yedirmemiz lazım. İrade yalnızca zor zamanlarda kullanılan bir beceri değildir. İnsan günlük hayatında iradeyi kullanmazsa sıkıntılı zamanlarında da kullanamaz hâle gelir, günlük hayatında antrenmanı yapmazsa maça çıktığında yenilir, yani irade becerisi körelir. Bu nedenle kendimize söz geçirme becerimizi geliştirmemiz ve kendimizi sürekli zinde tutmamız gerekir.
Bir diğer mesele de iradenin ziyan edilmemesidir. İradenin dünyadaki her şey gibi bir kapasitesi var. Dolayısıyla bunu olur olmaz şekilde harcamamak gerekiyor. Hayatta bir sistem kurmak lazım. İnsan; basit, anlamsız ve gereksiz sorulara iradesini harcarsa artık onu kullanamaz hâle gelir. O yüzden doğru davranışın şüphesiz konuşulmadan, tartışılmadan alışkanlık hâline getirilmesi gerekirken yanlış davranıştan da uzak durulması gerekir. Böyle olduğu zaman insan kritik konulara dair iradesini daha güçlü kullanabilir hâle gelir.
İradesini yerli yerinde kullanmayan ve onu tüketen kimse artık kendisini eksik, yetersiz ve değersiz görmeye, kendisinden vazgeçmeye başlar ki bir insanın kendisinden vazgeçmesi bizim en çok korktuğumuz husustur. Hâlbuki Allah herkese bir irade gücü vermiştir. İnsanlar bu gücü kullanabilir fakat kişi kendisinden vazgeçtiği zaman bu irade gücünü kullanamaz hâle gelir.
Bağımlılıklarla 104 yıldır mücadele eden Yeşilay kurumunun başındasınız. Asırlık mücadelede bu kurumda değişen ve dönüşen sizce neler oldu?
Türkiye Yeşilay Cemiyeti, bundan 104 yıl önce İngiliz işgaline karşı kurulmuş bir kurum. Sömürgeciler işgal ettikleri yerlerde bağımlılık artsın isterler. Avustralya Aborjinleri, Amerika Kızılderilileri, diğer sömürgeci ülkeler de Afrikalıları bağımlı yapmışlar ki işgal ettiklerinde kolay yönetebilsinler diye. İngilizler, İstanbul’u işgal ettiklerinde de insanların yiyecek ekmeği yokken kasa kasa içki dağıtmışlar. Hatta liman olarak da bugün Yeşilayın genel merkezinin bulunduğu Sirkeci’yi tercih etmişler.
O dönem, vatan topraklarımızda bağımsızlık mücadelesi için cepheler kuruluyor. Yeşilay’ın hikâyesi tam anlamıyla bir mücadele hikâyesi. Kurucumuz Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’ın ifadesiyle, “beşerin saadetini teminden başka bir emel beslemeyen”, 104 yıllık bir hikâye. 1920’de topraklarımız işgal altındayken, yaklaşık 30 kişilik bir grup aydın, Mazhar Osman’ın önderliğinde, çocuklarımızın ve gençlerimizin bağımlı olma riskini görüyor ve buna karşı koymak için Hilâl-i Ahdâr’ı kuruyor çünkü gençlerimizi bağımlı yapan, esir eden ve onları işgal eden ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını görüyorlar. Yani cephede bir bağımsızlık savaşı sürerken cephe ardında da bir bağımsızlık savaşı başlatılıyor. İşte Yeşilay, nereye baksanız savaşın yıkımlarını göreceğiniz bir dönemde kurulmuştur. Bu kutlu mücadele 104 yıldır devam ediyor.
Bu cemiyet, o dönem alkolle mücadele için kurulmuş olsa da değişen süreç içerisinde ciddi anlamda çerçevesini genişletti. Şu an alkol, uyuşturucu, sigara, kumar, internet bağımlılığı gibi insanı bağımlı kılan her ne varsa bunları topyekûn ve bilimsel altyapısı ile ele alıyor.
Biz Türkiye Yeşilay Cemiyeti olarak ülkemizi, insanımızı temsil etmek için çok ciddi uluslararası çalışmalara katılıyoruz. Uluslararası arenada Cemiyetimizin muadili bir çalışma yok. Kumarla, alkolle, uyuşturucu ile mücadele eden dernekler var fakat hepsiyle birden mücadele, önleme ve rehabilitasyon anlamında çalışan bir dernek yok dünyada. Bu yüzden Türkiye Yeşilay Cemiyetinin tecrübesini transfer etmek için çeşitli ülkelerde insanlar kendi Yeşilaylarını kurdular. Şu an 97 ülkenin Yeşilayı var. Ülkemizdeki Yeşilayın şubesi olmayan, sadece buradaki Yeşilay’dan ve onun çalışmalarından esinlenerek kurulan Yeşilayları düzenli olarak hem yüz yüze hem de online toplayıp bilgi birikimimizi, tecrübelerimizi onlara aktarıyoruz. Dolayısıyla bizim Yeşilay Cemiyetimiz, bu anlamda tüm dünyaya örnek olan, liderlik eden bir pozisyonda yer alıyor.
Psikolojik Dayanıklılık adlı kitabınızda “Potansiyelimizi ortaya çıkarmak ancak itinayla yaşadığımızda mümkündür.” diyorsunuz. İnsanların itinalı yaşamlarının psikolojik dayanıklılığına yönelik katkılarından kısaca bahsedebilir misiniz?
Türkçemizde çok güzel bir söz var: “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.” Bu söz, bizim hayatımız için de geçerlidir. Hayatımıza, bedenimize, psikolojik yapımıza, kalbimize, zihnimize, duygularımıza, sosyal çevremize özen gösterdiğimizde hiç şüphesiz psikolojik zarar görebileceğimiz unsurlardan büyük oranda kendimizi korumuş ve kollamış oluyoruz. Yani psikolojik dayanıklılığımız bu faktörlerden besleniyor. Fakat kendimizi kollama, hayatımıza özen gösterme ve hayatımıza bir anlam katma hususlarında kendimize bir çerçeve çizmemişsek işte o zaman psikolojik anlamda yıpranıyor, yıkılıyoruz; dayanacak bir sebep bulmakta zorlanıyoruz. O yüzden itina ile yaşamak konusunda benim vurgum şu: Şayet hayatımıza özen gösterirsek mutlaka karşılaşacağımız zorluklarla başa çıkmamız mümkün olur. Aksi hâlde ciddi ölçüde zorlanabiliriz.
Son olarak “gördüklerim, öğrendiklerim veya yaşadıklarımdan çıkardığım uyarılar ve hatırlatmalardan müteşekkil” diye nitelendirdiğiniz Gençlere Kitabe adlı kitabınızda kendinizi uyardığınızdan, kendinize ayar çektiğinizden söz ediyorsunuz. Kişinin kendisine ayar çekmesi ve yine sizin tabirinizle hesap verilebilir bir hayat yaşaması ona neler kazandırır?
İnsanın kendine dışarıdan kontrol edici göze bakabilmesi, güvendiği insanlara danışabilmesi ve kendi hayatını doğru yaşamayı dert edinmesi faydalıdır. Hayatının nasıl gittiğiyle ilgili bir kaygısı olmayan, gelişigüzel yaşayan insanın nereye gittiği belli olmaz. Montaigne’nin “Hedefi olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez” sözünden hareketle söyleyebiliriz ki insanın bir hedefinin, bir rotasının olması gerekir. Bu konuda da güvendiği insanlardan yardım alması çok önemlidir. Başka insanları takip ettiğimiz ya da eleştirdiğimiz kadar kendimizi takip etmiyoruz ya da eleştirmiyoruz. Kendimizi dert edinmeli ve yanlışlarımızı düzeltme yoluna gitmeli, iyi ve doğru insan çerçevesine öncelikle kendimizi yerleştirmeliyiz, başkalarını değil.
Gençlerimize ve okuyucularımıza da kendileriyle ilgili bir derde sahip olmalarını ve itina ile yaşamaya çalışmalarını tavsiye ederim.
ÖZ GEÇMİŞ
Doç. Dr. Mehmet Dinç, Marmara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun oldu. RMIT Üniversitesinde eğitim, Okan Üniversitesinde klinik psikoloji, Melbourne Üniversitesinde narrative terapi üzerine yüksek lisans yaptı. Doktorasını ise Marmara Üniversitesinde internet bağımlılığı üzerine tamamladı. Melbourne Üniversitesinde bir yıl misafir akademisyen olarak bulundu.
Dinç, hâlen Hasan Kalyoncu Üniversitesi Psikoloji Bölümünde çalışıyor ve aynı zamanda Dulwich Centre Uluslararası Fakülte Kurulu Üyeliği ve Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanlığı görevlerini yürütüyor. Dijital bağımlılıklar, psikolojik dayanıklılık ve narrative terapi üzerine çalışmalarını devam ettiriyor.