HÜZÜN YÜKLÜ KERVANLAR

Sümeyra YAMAN

Annemi hep o derinden hüzünlü yüzüyle hatırlarım kendimi bildim bileli; bütün zamansız ölümlerin sonrasındaki acılarla dolu o mahzuniyetle. Onu sevindiren bir vesile olduğunda bile o hüznü hiç gitmezdi; korku ve endişeler hüküm sürerdi onun ikliminde. Uzaklara dalıp giderdi. Ne düşündüğünü çok merak ederdim. Elimde olsa onu bütün dertlerinden kurtarıp yüzünde tebessüm ve mutluluğu daim kılmak isterdim. O da anlaşılan bakışlarımdan neler hissettiğimi anlar, yanıma gelir, bana sımsıkı sarılır ve gülümseyerek “Merak etme her şey yolunda.” derdi. O an kendimi daha güvende ve mutlu hissederdim.
Babam ben çok küçükken vefat etmiş. Onu hayal meyal hatırlıyorum. Baba deyince gözümün önüne hep sessiz, sakin ve bitkin hâlde oturan genç bir adam gelir. Hafızamda babama dair tek görüntü bu. Annemle babam evlendikten beş yıl sonra babam çok ağır bir hastalığa yakalanmış. Gün geçtikçe güçten düşüp çalışamaz olmuş. Yemeden içmeden de kesilmiş. Yapılan tahliller sonucunda kansere yakalandığı anlaşılmış. Günlerce hastanelerde kalmışlar. Annemin arada hastaneden geliş gidişlerini, sonra da yüzünden bir daha kalkmayan o hüznüyle babamsız eve dönüşünü hatırlıyorum. O zamanlar ben altı, kardeşimse dört yaşındaydı. Uzun bir süre yas tutuldu evimizde. Babaannem ağıt yakarak çok ağladı, komşular onu teselli etti. Dedem evlat acısıyla çökmüştü. Annemse hep geceleri sessizce ağlardı içli içli. Taziye ziyaretleri epey azaldı. Bir akşam dedem bize gelerek kızını ve torunlarını alıp kendi evine götürmek istediğini söyledi. Babam bizim evde çalışan tek kişiymiş. Tüm aileyi o geçindiriyormuş. “Damat hakkın rahmetine kavuştu. Şimdi kızım ve torunlarıma kim bakacak? Senin o kadar gelirin de yok. En azından benim gelirim iyi, onlara gözüm gibi bakarım.” dedi dedem. Büyükbabam, boynu bükük kabul etti.
Doğup büyüdüğüm evden ayrılmak zorunda kalıyordum. İkinci ayrılığı babamdan sonra evimden de ayrılarak yaşayacaktım. İnsan kaç yaşında olursa olsun eviyle ve toprağıyla bir bağ kuruyor. Bu bağı ne kadar güçlü kuruyorsa ayrılık da o derece acı dolu oluyor. Ben bunu altı yaşımda hissetmiştim. Sonraki tüm yaşamımda bir yere ait olamama duygusu düşmüştü bana da. İnsanın kendini bir yere ait hissedememesi nasıl bir duygudur bilir misiniz? Hangi köy benim köyüm, hangi ev benim evim, hangi aile benim ailem? Hiçbir zaman algılayamadım bunları. Yaşadıklarım tren vagonları gibi sıra sıra geçip gitti gözümün önünden. Yolculukların her birinde kendimden parçalar bırakarak yoluma devam ettim. İlk parçamı annem, babam ve kardeşimle yaşadığımız o evde bıraktım. Yetişkin olduktan sonra öğrendim ki geçmişime dair bu parçaları tek tek toplamazsam bana ait hiçbir şey kalmayacak.
Baba evimizden hazırlanıp çıkmamız bir günümüzü bile almadı. Akşam üzeri dedemin evine varmıştık. Önceleri bu köye akrabalarımızı ziyaret için gelirdik. O akşam köy her zamanki gelişimizden daha farklı geldi bana; daha soğuk, daha karanlık ve daha ıssızdı. Dayımlar da dedemlerle birlikte yaşıyorlardı. Ev çok kalabalıktı. Bu ev dört aileyi nasıl kaldıracak fısıldaşmaları günlerce sürdü. Her çocuk kavgasında ben ve kardeşim suçlandık. Her yemek sofrasına oturduğumuzda “Daha az ye!” der gibi gözümüzün içine içine bakarlardı. Ait olamamayı ilk bu evde tecrübe etmiştim. Evin oturma odasında kalıyorduk. Herkes keyfine göre odalarına çekildiğinde bizim için uyuma vakti gelirdi. Kendimize ait olan birkaç parça eşyamız anneannemin odasındaydı. Temizlik esnasında eşyalarımız oradan oraya atılıp dururdu. Annemin yüzündeki hüzün ve keder her geçen gün büyüdü. Çocukluğunun geçtiği ev olmasına rağmen onun da kendisini buraya ait hissetmediğini anlardım. Günlerce türlü zorluklar çıkardım anneme; geri dönmek için çok ağladım. Annem isterse dönebileceğimize inandırmıştım kendimi. Burada kaldığımız için onu suçladım, ona kızdım hep. Zaten nazımı çekecek başka kimsem de yoktu doğrusu.
Aradan birkaç yıl geçti. Birdenbire hayatımıza yeni birisi girdi. Erzurum’dan kan davaları yüzünden kaçıp gelmiş bir delikanlı dedemin yanına geldi. Dedem ona sahip çıktı, iş ve aş verdi. Dedem sürekli onun hakkında konuşmaya başladı, dürüst ve çalışkan biri olduğundan dem vurdu. Meğer varmış aklında bir şeyler. Akşamları annemle hararetli konuşma ve tartışmalarını hatırlıyorum. Dedem annemin onunla evlenmesini istiyormuş. Annem çok direnmiş ama nafile, dedeme laf geçirememiş. Dedem kendi oturduğu evin bahçesinin bir köşesine iki odalı bir baraka yaptı. İçerisine birkaç eskimiş eşya koydular ve bize “Yeni eviniz burası.” dediler. Bu kadar keskin ve ani değişikliklere ayak uydurmak çok zor geldi bize. Yokluğuna henüz hiç alışamadığım kendi babamın yerine hiç tanımadığım birine “baba” demek zorunda bırakıldım. Annem onu bir eş olarak kabule zorlandı. O günlerde dedemin yaptığı o barakayı, annem, kendi babam ve kardeşimle yaşadığımız ev olarak hayal ederdim. Çok huzur verirdi o hayal bana. Annem yüzümdeki gülümsemeyi sorduğunda ona da anlattım hayalimi. Onun da hoşuna gitmişti bu hayalim.
Üvey babam oldukça sakin, az konuşan ve kendi hâlinde biriydi. Uzunca boyluydu, heybetli bir görünüşü vardı. Onun da yüzünde acı ve hüzün görürdüm. Bunca sene yaşadığı memleketini bırakıp, hiç tanımadığı yerlere gelip yerleşmiş ve yeni bir hayata başlamıştı. Sonra da iki çocuklu dul bir hanımla evlenmişti. Bizi kabullenmesinin zor olduğunun da farkındaydım. Onun için de hayat sürprizlerle doluydu bizim gibi.
Yeni hayat ortamımıza daha hızlı adapte olduk. Evimiz daha sakindi. En azından bu evdeki her şey bize aitti. Kalabalıkla aynı sofrada yemek zorunda değildik ve en önemlisi annemle daha uzun vakit geçirebiliyorduk. Yeni babamız eve akşam geç gelir, sabah erkenden çıkardı; çok çalışırdı. Bazı günler onun yüzünü hiç görmezdik. Annemin de yüzünde bir rahatlama görüyordum. Daha sık gülümsemeye başlamıştı. Ben ve kardeşim de daha mutluyduk, her şey yavaş yavaş yoluna giriyordu.
Böylece birkaç senemiz geçti. Bu süreçte iki yeni kardeşimiz doğmuştu. Tam bir aile gibi yaşıyorduk. Üvey babamız bize hiç kızmaz, “Öteye git.” bile demezdi. Kendi çocuklarını kucağına aldığında içten içe kıskanırdım. O anda kendi babamı hayal ederdim. Hayalimde koşarak gider, onun boynuna sımsıkı sarılırdım. İnsanın babasız büyümesi ne demek biliyordum artık. Babanın varlığı ile yokluğu arasındaki o koca boşluğu yeni babamın kendi çocuklarıyla ilgilendiği zamanlarda daha fazla hissederdim. Bir gün böyle bir anda annemle göz göze geldik. Gözlerim dolu dolu ona baktım. Onun da gözleri doldu. Ben kalkıp mutfağa geçtim. Arkamdan yanıma geldi. Hiçbir kelam etmeden bana sımsıkı sarıldı. Hıçkırarak annemin kokusunu içime çeke çeke ağladım.
Hayatımızda her şey gayet yolunda giderken birdenbire annemde sebebini anlayamadığım huzursuz hâller gözlemlemeye başladım. Bir gece su içmeye kalktığımda tartışma sesleri duydum. Kısık sesli konuşmaların harareti arttıkça arttı. Sonra annem ağlamaya başladı. İçimi bir endişe kapladı. Ertesi gün okuldan eve geldiğimizde annemi ağlamaktan gözleri şişmiş hâlde bulduk. Bir şeyler oluyordu ama kimse bize olanı biteni anlatmıyordu. Dışarıda dedemi gördüm. Bir köşede sesiz sessiz oturuyordu. Onda da değişik bir hâl vardı. Endişem daha da arttı. Annemin ağlamaları ve karşılıklı tartışmalar eşliğinde aradan birkaç gün daha geçti. Bir gün annem diğer kardeşlerimi anneanneme gönderdi. Bizimle önemli bir şey konuşacağını anlamıştık. Bizi karşısına oturttu, önce derin bir nefes aldı. Sonra kelimeler ağzından zoraki dökülmeye başladı. İşin özeti, üvey babamıza memleketinden haber gelmiş. Artık onun için orası güvenliymiş ve ailesi geri dönmesini istiyormuş. O da çoluk çocuğunu alıp geri dönmek niyetindeymiş. Ama sadece karısı ve kendi çocuklarını alıp gitmek istediğini söylediğinde annem kıyameti koparmış. Günlerdir içinden çıkılamayan mevzu da buymuş. Ben önce olayı algılamakta zorlandım. Annem, ben ve kardeşimi bırakıp uzaklara mı gidecekti? Peki neden üvey babam bizi de götürmüyordu? Annemden ayrılma fikri kalbime zehirli bir ok gibi saplandı. Deliler gibi bağırmaya başladım. İçimde ne varsa çıksın istiyordum. Sonra da kardeşime sarılarak ağladım ama çok ağladım. Annemin yüzünü bile görmek istemiyordum ama aynı zamanda ona sımsıkı sarılmak, kokusunu ta içime çekmek, yüzünün her bir ayrıntısını hafızama nakşetmek istiyordum. Ne yapacaktık biz şimdi? Gerçekten annem bizi bırakıp diğer çocuklarıyla gidebilecek miydi?
Evde günlerce derin bir sessizlik oldu. Susmak tarifi olmayan duyguların tercümanıdır, derler. Annem sessizce ağladı gece gündüz. Onun içinin cayır cayır nasıl yandığını, evlenip çocuk sahibi olduğumda daha da iyi anladım. Son günlerimizde uzaktan uzağa sürekli annemi izledim. Küçük kardeşlerime sarıldım. Bu işin dönüşü yoktu artık, ayrılık kapımıza dayanmıştı.
Sabahın erken saatleriydi. Yolcular hazırlanmıştı. Günlerce bu sahneyi sürekli zihnimde canlandırıp durmuştum. İşte o gün gelip çatmıştı. Annem yanıma yaklaştı, usulca eğildi. Öpe koklaya sarıldı bana ve kardeşime. Derin bir mahcubiyetle sürekli bizi ne kadar çok sevdiğini söyleyip durdu. O âna dair aklımda kalan son sahne, buğulu gözlerle arkalarından koşarken taşa takılıp düşmemdi. İnsan işte, rüzgârın önünde savrulan bir yağmur damlası gibi. Bazen bir kiraz ağacının üzerinden bazen bir minibüsün camından bazen de bir evin penceresinden akıp giden bu damlacık sonunda sele karışır. Annem de bu yağmur taneciği gibi önce bize can verdi, sonra da meçhule gitti.