DEDEMİN BAHÇESİ
Seher MERİÇ
Dedem, taksicilikten kazandığı parayla Ankara’nın o dönemlerde “dutluk” dedikleri Keçiören semtinde kocaman bir bahçe almış ve içine üç katlı bir ev yaptırmış. En üst katında anneannemle beraber oturuyorlardı. Orta katta dayımlar, en alt katta ise teyzemin kayınvalidesi oturuyordu. Uçuk pembe renkli bu konağı öylesine severdim ki belki de doğa ile bağımın bu kadar sıkı olmasının sebebi buydu. Bahçe duvarlarının hemen kenarında çok sayıda mazı vardı. Büyüyen mazılar, ikinci bir duvar gibi bahçeyi çepeçevre sararak dışarıdan içerisinin görünmesini engelliyordu.
Bahçe kapısından içeri girince hemen solda, bütün torunların en sevdiği yer olan badem ağacının kalın bir dalına bağlı tek kişilik bir salıncak vardı. Bu salıncakta hızlı hızlı sallanmak, sonra en yüksek noktada ileriye zıplamak, en büyük yarıştı aramızda. Şimdi yaşadığım hiçbir mutlulukla kıyaslanamayacak kadar güzel bir duyguydu.
Dedem evi yaptırdığında bahçeye de bir sürü ağaç dikmiş. Bence en görkemlisi, iki can ciğer arkadaş gibi göğe merdiven dayayan kavak ağaçlarıydı. Serinlik veren havası ve hışırtıları altında oturmayı çok sevdiği için hemen altına bir çeşme, lavabo ve masa sandalye koymuştu. Masa, sandalye dediğime bakmayın; hepsini kendi elleriyle yapmıştı. Akşam saatlerinde orada oturup çay içerdi canım dedem. Bahçenin toplam üç yerinde böyle bir çeşme ve hemen yanı başında kendi yaptığı masa ve oturak vardı. Ama yaşlandıkça bu küçük huzur adaları da gitgide bakımsızlaşmıştı.
Kavak ağaçlarının arkasında hafif sola doğru dönünce büyükçe bir kümes vardı. Ne severdim tavukları seyretmeyi! Hiç unutmam, bir seferinde dedemler bir haftalığına şehir dışına çıkmışlardı. O zaman biz ailece koca konakta kalmıştık. Malum, tavuk ve diğer hayvanlara bakmak lazım. Annem, ablamla birlikte tavuklardan yumurta alıp getirme görevini bize vermişti. Güle oynaya evin merdivenlerinden indik. Ablam bu konuda daha tecrübeliydi. Kümese yaklaşınca dikkatli bir şekilde kapısını açtık ve içeri girdik. Tavuklar etrafımızda geziniyordu. Annemin elimize verdiği kabın içine ablamın beş altı tane yumurta koyduğunu hatırlıyorum. Sonra neden olduğunu bilmediğim bir şekilde gökyüzünden kanatlarını açmış bize doğru uçan bir tavuk gördüm. Sonra öğrendik ki saldıran tavuk değil, horozmuş. Belki de bunun sebebi benim üzerimdeki kırmızı hırka olabilirmiş. Anlayacağınız, o gün kahvaltıda annemin tavada kırdığı yumurtalar tam bir emek ürünüydü.
Dedem deyince aklıma hafif sürüyerek giydiği şık deri terlikleri, lambalı radyosu ve sardunyaları gelir. Ahh o sardunyalar! Her sabah kalktığında, bir oda kadar büyük olan balkondaki onlarca sardunyanın hepsini tek tek gözden geçirir, kuru yaprakları alır, bazı dalları kırarak çoğalması için tekrar toprağa dikerdi. Onlarla konuşur, sohbet ederdi. Bu huyu önce anneme, sonra da bana geçmiş sanırım. Annem evdeki Afrika menekşeleriyle konuşurdu. Ben ise dedem gibi sardunyalarımla konuşurum.
O zamanlar bana kocaman gelen bu bahçenin girişinin hemen sağındaki köşeye, dedem bir dut ağacı dikmişti. Bütün meyveleri çok severim ama dutun yeri her zaman başkadır bende. Size o beyaz dutun lezzetini anlatamam. Ağacın altına düşen dutları toplar, sıcak yaz günlerinde gölgesinin altında, gövdesine yaslanıp o koca ağaçla konuşurdum.
Canım dedemle hiç fotoğrafım yok ne yazık ki. Eğer bir fotoğrafım olsa nasıl olur diye düşündüğümde şöyle bir kare geliyor gözümün önüne: Dedem bahçede, benim boyuma inebilmek için diz çökmüş, yere düşen eflatun renkli bir aslanağzı çiçeğinin nasıl açılıp kapandığını gösteriyor. Ömrümün sonuna kadar o aslanağzını ve rengini unutmayacağım.
Dedem vefat edeli uzun yıllar oldu ama ben onu ve onunla geçirdiğim kısa vakitleri hiç unutmadım. Bizim evimiz uzak olduğu için onu çok sık göremiyorduk. Kısa ama kıymetli vakitlerdi. Dedemin vefatının ardından kısa bir süre sonra anneannem de bu dünyadan ahirete göçtü. Dedemin özene bezene yaptırdığı, içinde acı tatlı bütün anılarının olduğu o kocaman konak yıkıldı. Geçenlerde yolum o tarafa düşünce bir bakayım dedim. Benim kocaman dediğim bahçe aslında hiç de öyle büyük değilmiş. Bahçe niyetine hiçbir şey yoktu. Apartmanın önünde iki küçük yeşil çalı ve bol bol araba vardı. Tavuk kümeslerinin hemen yanındaki mürdüm eriği ağacı geldi birden aklıma. Apartmanın arka bahçesine şöyle bir bakmak istedim. Belki dallarından erikleri toplamak için zıplayan minik çocukları görürüm diye...
Çocukken bizi mutlu eden şeyleri ilerleyen hayatlarımızda da yapmak istiyoruz. Çünkü bu bizi o mutlu anlara götürüyor. O yüzden çocuklarımızın mutlu anlarını elimizden geldiği kadar çoğaltmalıyız.