ANADOLU’NUN
KADİM RENKLERİ

Dudu ALKAN

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun…
Cahit Sıtkı Tarancı
İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren hayatımızı etkileyen renkler, her çağın düşünce yapısıyla birlikte yaşamda, sanatta, tarihte, coğrafyada ve diğer alanlarda varlık göstermiş, çeşitli olayların ve durumların işaretleri olarak kabul edilmiştir. Her renk insanın iç dünyasına seslenir, farklı duyguları ve kavramları çağrıştırır.
İnsanoğlu renkleri tabiatla tecrübe ederek öğrenmiştir. Renkler kültürden kültüre anlam ve simge bakımından farklılık gösterir. Türk kültüründeki anlam ve çağrışımları çok eski zamanlara dayanır. Günümüzde renkler, kültürün bir parçası olarak anlamlarını hiç kaybetmeden devam ettirmiştir. Türklerin renkleri adlandırmada ağaç, hayvan, çiçek, meyve, tabiat olayları gibi unsurları kullandığı görülür. Bayrak kırmızısı, çağla yeşili, çivit mavisi, devetüyü rengi, gülkurusu pembe, inci beyazı gibi örnekler çoğaltılabilir.
Çağlar boyunca atlı, göçebe bir hayat süren ve tabiatla iç içe yaşayan Türk insanı, toprağın yeşil, boz ve sarı renginden; gökyüzünün mavisinden; atların, kımızın ve ateşin renginden payına düşeni almıştır. İmece usulü sürülen tarlaların sarı başak ekinleriyle özdeşleşen Anadolu insanının hayatının ritmini mevsimler belirler. Türklerin renk dünyası özellikle göçebe hayatın beslediği sözlü edebiyatta yoğun olarak işlenmiştir. Geleneklerden örf ve âdetlere, giyim kuşamdan yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok kültürel malzemeyle örülen destanlar, renklerin çağrıştırdığı anlamlar hakkında önemli bilgiler verir.
Türklerin tarih boyunca göç etmeleri ve bulundukları bölgede yaşayanlarla kültürel alışverişte bulunmaları, onların renkleri sınıflandırmasında etkili olmuştur. Kitleler hâlinde Müslüman olmaya başlayan Türkler, renklerin referans alanını, İslam akaidi çerçevesinde tekrar yorumlamıştır.
Kırmızı, yeşil ve sarı Türk tarihinin muhtelif devirlerinde beylik ve hükümdarlık sembolleri olarak yan yana veya iç içe kullanılmıştır. Buna dair en eski bilgi Selçuklular Dönemi’ne aittir. Yine yeşil, yaldızlı kırmızı, mavi ve sarının Osmanlı Dönemi’nde de devletin sona erişine kadar çok yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz.
Türklerin renklerle yönleri belirlediklerini uygulamalarda görmekteyiz. Yapmış oldukları savaşlarda atları bu yön ve renk anlayışına göre dizdikleri dikkat çekmektedir. Örneğin Asya Hun ordusu, Çin ordusunu kuşatmıştır. Bu kuşatma esnasında kuzeyde yağız (kara) atlılar, batıda ak atlılar, güneyde doru atlılar, doğuda kır atlılar bulunuyordu. Atların bu şekilde dizilişleri Türklerde yönlerin renklerle temsiline örnektir. Çünkü Türklerde batı ak, doğu gök, kuzey siyah ve güney kırmızı renklerle sembolize edilir. Böylelikle yön ve renklere göre dizilen atlar ve atlılar karışıklığı önlemek, uygulanacak taktikleri başarmak açısından da önem taşır.
Tarih boyunca dilden dile, anlatıcıdan anlatıcıya aktarılan Dede Korkut Hikâyeleri’nde yer alan destanlarda renklerin özel anlam taşıdığı görülür. Mesela kurulan otağların renkleri hükümdarlık, nüfus ve nüfuzun gücünü simgeler.
Anadolu’nun renkli kişiliği seyyah Evliya Çelebi, anlattığı hikâyeler üzerinden renklere ilişkin görüşlerini de dışa vurur. Evliya Çelebi’nın sıklıkla mavi, yeşil ve kırmızıyı ön plana çıkardığı gözlemlenir. Gri ve siyah genelde olumsuz çağrışımlar yapmaktadır. Renkleri anlatıdan izole değil, anlatının bir parçası olarak kullanmıştır. Aynı olaylardan bahsederken bazen renklere vurgu yapmış bazen de bu vurguyu atlamıştır. Seyahatname’de yazar karşılaştığı durumları renkler yardımıyla olumlu veya olumsuz olarak değerlendirmiştir. Düşmanlar ve sevilmeyen objeler, yine olumsuzluk çağrıştıran renkler veya bu renklerle yapılan kalıplarla ifade edilmektedir.
Türk kültüründeki önemli renklerin ifade ettikleri anlamlara biraz değinelim.
Ak-beyaz
“Arı, duru, temiz, dürüst” manasına gelir. Yüceliği, mutluluğu ve sevgiyi temsil eder. “Alnı açık, yüzü ak” gibi deyimlerde kullanılır. Anadolu’da ak sakallı dediğimiz zaman saygın, güvenilir, deneyimli, yaşlı kişiler aklımıza gelir. “Aklık” temizliktir, arılıktır, yüceliktir. Devletin ululuk, adalet ve güçlülüğünün bir sembolüdür.
Beyazın izini Anadolu’da kökleri beş bin yıl öncesine kadar uzanan Eskişehir’in lületaşında sürebilirsiniz. Bazen Erzurum’un zemheri soğuğunda yağan lapa lapa karda bazen de genç kızların gelinliğinin masumiyet rengi süt beyazında görürsünüz.
Kara-siyah
Kara, farklı manalarda çok fazla kullanılan ve bütün Türk lehçelerinde geçen bir renktir. Kara rengi ve kelimesi, devlet teşkilatında, adlarda, yas durumlarında, hastalık tanımlamalarında, yön ve coğrafya tasvirlerinde, onursuzluk, utanç ve itaatsizlik manalarında, bahtsızlık, yoksulluk gibi birçok olumsuz durumun ifade edilmesinde kullanılır. Ayrıca hayvan ve bitki adlarının belirtilmesinde sıkça rastlarız. “Kara haber, kara cahil, kara kış, kara yer, kara çalı” gibi ifadelerde olumsuz anlamda kullanıldığı gibi “Kara kaş, kara göz” şeklinde olumlu anlamda da kullanılabilir.
Kara, Orhun Yazıtları’nda yağız olarak belirtilmekte ve “Üstte mavi gök, altta yağız yer” şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla kara toprak olarak ortaya çıkmaktadır.
Kara renginin izini Kâbe’nin örtüsünün siyahında, gecenin zifirî karanlığında görürüz.
Kızıl-al
Kızıl, güneşin doğarken ve batarken aldığı renktir. Ateş (od) ve kan rengi olup heyecan, kudret ve akılcılık sembolüdür. Tarihimizin başlangıcından beri kızıl rengin kutsal sayılması, “ateş kültü”ne bağlanır. Ateşin ve alevin rengi olan kızıl, değer görmüş, sevilmiş ve sembol yapılmıştır. Türk’ün inancını, duygusunu ve ruhunu yansıtan millî ve manevi bir renk, karakter olmuştur. Coşkuyu, canlılığı, dinamizmi, uğuru, mutluluğu ve hayatı ifade eden bir renktir. Kırmızı renk sancak ve bayraklarda sıkça kullanılmıştır. Orta Asya’da bayrak yerine “yalav” kelimesi kullanılır; aslı alav/alevdir. Edebiyatımızda sevgilinin rengidir.
Kırmızı rengine, gelin olan kızlarımızın duvağında, şanlı bayrağımızın dalgasında, Peygamberimizi remzeden çiçeklerin şahı gülün kokusunda rastlarız.
Yeşil-mavi (gök)-turkuaz
Yeşil baharın rengidir. Yeniden dirilişi, yaşamı ve ömrü temsil etmektedir. Ümit, sevinç, niyet, kutsallık, bereket gibi. Bir taraftan kök (gök) ve ondan türeyen yeşillenmek anlamı, diğer taraftan mavi (gök) anlamı taşımaktadır. Türk rengi olarak da ünlenen turkuaz ise mavi ve yeşili mezceder. Bu nedenle gök hem maviliği hem de göğermek şeklinde kullanılmasıyla yeşillenmeyi ifade eder. Gök; sonsuzluk, güvenlik, sessizlik, sekinet, huzur ve duygusallıktır. Yeşil rengi güneşin doğudan doğuşu ile bağlantılı olarak başlangıcı, ilk olmayı, türeyişi, varlığı, yaşamayı, yenilenmeyi ve gençleşmeyi ifade eder.
Yeşilin en güzel tonlarını Karadeniz’in zümrüt rengi ormanlarında, Ege’nin uçsuz bucaksız yemyeşil ovalarında, Peygamber’e hasreti anlatan Medine’deki Mescid-i Nebevi’nin yeşil kubbesinde görürüz.
Mavi ve yeşilin oluşturduğu Türk mavisi gök rengi, Türklerde çok yaygın olarak kullanılan bir renktir. Kültürümüzde gökyüzü kubbeye benzetilir ve gök kubbe olarak anılır. İslamiyet’in kabulü sonrasında da bu durumun yani göğe gösterilen hürmetin devam ettiğini görebiliyoruz. Bu yüzdendir ki cami, medrese, türbe, minare gibi yapılarda gök renk kullanılır.
Akdeniz’in dingin sularında, dağlardaki bir yörük çadırında yaşayan kız çocuğunun çakır rengi gözlerinde rastlarız maviye.
Sarı
Güneşin rengi ve alametidir. Bu yüzden parlaklık, ferahlık, ilim, marifet, zekâ, akıl ve hakikat timsali olarak kabul edilir. Merkezin hâkimiyetini ve gücünü ifade eden sarı, tarihte Türklerin sıkça kullandığı renklerden biridir. Türk sarısı altın sarısı olarak isimlendirilip, destanlarda hâkimiyet sembolü olarak kullanılır. Ayrıca eski Türk inanışlarında “sarı albastı” veya “sarı albıs" adlı koruyucu bir ruhun varlığına inanılır. Sarı rengi Türk kültüründe olumlu manasının yanında; felaketin, kötülüğün, hastalığın, yabancılığın, düşmanlığın ve nefretin simgesi olarak olumsuz anlamda da kullanılır.
Sarı, Trakya’da günebakan tarlalarında gösterir kendini. Günebakanlar yüzlerini döndükleri yönü hiç değiştirmeyerek Anadolu’nun güneşine olan aşkını belgelemiş olurlar. Sarıyı, Gaziantep’in kutnu kumaşının parlak çizgilerinde, Konya’daki buğday tarlalarının başaklarında bereket tonu olarak görebiliriz.
İnsanları bir araya getiren, benzeştiren, onları bir eden değerlerden biridir renkler. Eski kadim kültürde renklere verilen manalar milletlerin dünya ve tabiatı hissetmeleri ile alakalıdır. Ortak kültür coğrafyamızda gökkuşağının tüm renklerini yaklaşık aynı tonda görüyoruz. Hatta bazen renk çarkının çevrilmesiyle nasıl beyaz renk ortaya çıkıyorsa öylece tüm renkler, gönüller bir oluyor. Renkler gözün gördüğü maddi şeyler olmayıp insanların onlara yükledikleri anlamlarla maneviyat kazanmışlardır. Komşuyla sadece bir kap yemeğin değil muhabbetin de paylaşıldığı, ruhun da doyduğu Anadolu coğrafyasında renkler, ayrıştıran değil buluşturan, gönülleri bir eden, uzak coğrafyaları yakın eden değerlerin başında gelir.