TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN SÜZÜLÜP GELEN BİR ŞEHİR
EDİRNE
Ayşe KOÇER
Meriç ve Tuna nehirlerinin bereketli yatağında büyüyen Edirne, yıllarca farklı egemenliklerin yönetiminde kalır, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesine kadar payitahta tam seksen sekiz yıl başkentlik yapar. Fetihten sonra da değerinden hiçbir şey kaybetmeyen Edirne, farklı isimlerle anılmış; yerine göre serhatler şehri, yerine göre de der-i saadet (mutluluk şehri) adı verilmiştir.
Şehrin dört bir yanı tarih kokar. Camileri, köprüleri, kervansarayları, çarşıları ve evleri… Edirne deyince akla ilk gelen en değerli yapı, elbette Mimar Sinan’ın ustalık eseri Selimiye’dir. Ardından Meriç Köprüsü, Karaağaç İstasyonu, Ulu Cami, Rüstem Paşa Kervansarayı… Şehir âdeta açık hava müzesidir. Batı’dan ülkemize giren misafirleri bu eşsiz yapılarıyla ilk o karşılar, ağırlar ve pek çok güzel hatıralarla uğurlar. Ağırlamak demişken Edirne’nin meşhur ciğerini, bademli kurabiyesini ve peynir tatlısını da anmadan geçmek olmaz. Belki de bu hatıraların arasında en tatlı olanları bunlardır!
Gelin şimdi birlikte bu güzel şehre daha yakından bakalım.
Selimiye Camii
Mimar Sinan’ın seksen yaşında yaptığı ve ustalık eserim dediği Selimiye Camii, Osmanlı-Türk sanatının ve dünya mimarlık tarihinin başyapıtlarındandır. Caminin ihtişamlı dört minaresi Edirne’nin her yerinden görülür.
Dünya mirası listesinde olan Selimiye Camii şimdilerde tadilatta olsa da bahçesinden yapının bir kısmını görebilmeniz mümkün.
1575 yılında bir tepe üzerine inşa edilen yapıdan etkilenmemek imkânsız. Mimar Sinan, Selimiye’de daha önceki hiçbir camide ya da Antik Çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen Selimiye Camii kırk üç metre yüksekliğinde, otuz bir metre çapında, tek bir kubbe ile örtülmüş; kubbe, sekiz sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Mimar Sinan, bu şekilde örtüp mekâna verdiği genişlik ve ferahlık ile yapının bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar.
Mimar Sinan bazı sayılarla aslında pek çok şeye gönderme yapar: Tek kubbe Allah’ın tek olduğunu, beş kademeli pencere İslam’ın beş şartını, dört vaaz kürsüsü dört mezhebi, külliyede bulunan otuz iki kapı İslam’ın otuz iki farzını, minarelerindeki altı yol imanın altı şartını, on iki şerefe ise on ikinci padişahı yani camiyi yaptıran II. Selim’i işaret eder.
Pek bilinmez ama caminin insanlar gibi bir yarası vardır. Cami, bu yarayı payitahtın en zorlu günlerinde 1913 senesinde almıştır. Bulgar isyanında camiye isabet eden top izlerinden biri hâlen kubbede görünmektedir. Ve bu yara izi ibret olsun diye Gazi Mustafa Kemal’in isteğiyle onarılmamıştır.
Cami ve dış avlusundaki darülsübyan, darülkur’a, darülhadis diye adlandıran küçük eğitim yapılarını gezmişseniz sırada Arasta Çarşısı vardır. Caminin terasının altında saklı bu çarşı, III. Ahmet zamanında yapılmıştır ve aklınızda olsun hediyelik eşya konusunda oldukça zengindir. Özellikle sabun meraklıları çarşıyı çok sevecektir.
Eski Cami
Eski Cami, Ulu Cami olarak da bilinir. Hem adı eskidir hem de Edirne’nin belki de en eski yapısıdır. Ve her ne kadar Selimiye ünlü bir mimarın, Mimar Sinan’ın ustalık eseri olsa da Eski Cami’deki o nahiflik, mütevazılık ve huzur ihtimal ki Selimiye’de yoktur.
Eski Cami, Yıldırım Beyazıt’ın oğlu Emir Süleyman tarafından 1403 yılında yaptırılır. Kesme taş kullanılan caminin ibadete açılması ise yaklaşık on yıl sürer. Mimarı, yine önemli isimlerden Hacı Alaattin’dir.
Eski Cami, Selimiye Camii’nin tam karşısındadır. Bir rivayete göre Selimiye Camii’nin yapımında yıkılması kararı alınmış fakat vazgeçilmiştir. Neden yıkılmak istendi, neden vazgeçildi maalesef buna dair bir bilgi yok elimizde.
Eski Cami, minarelerinde çifte ezanların, minberinde kılıçlı hutbelerin okunduğu, duvarında celi sülüs Esmaü’l Hüsna’ların olduğu huzur dolu bir yuva gibi karşılar gelenleri. Dokuz kubbeli cami geleneksel Osmanlı mimarisini yansıtır. İçerisinde Rukn-ü Yemani taşı, cennet vadisi, Hacı Bayram-ı Veli makamı, eski cami yazıları gibi önemli öğeler mevcuttur. Eski rumi yazılar büyük boyutlarda duvara işlenmiştir. En dikkat çeken ise Kâbe’nin sağ duvarından kopmuş olan Rukn-ü Yemani taşıdır. Rukn-ü Yemani Kâbe’nin güney tarafındaki köşenin ismidir. Hacerül Esved taşından sonra en önemli taş olarak bilinir. Rivayete göre bu taş aşırı yağıştan dolayı Kâbe’nin duvarından düşmüştür.
Burmalı Camii
Şerefeli Camii olarak da anılan, yaz sıcağında soğuk mermerleriyle serinleten bu camiyi kimin yaptırdığı tam olarak bilinemiyor maalesef. Bir rivayete göre Yıldırım Beyazıt’ın oğullarından Musa Bey başka bir rivayete göre de II. Murat tarafından yaptırılmıştır. Ancak her kim yaptırmışsa geride Osmanlı’nın erken dönem klasiklerinin arasında yer alan muhteşem bir sanat eseri bırakmıştır. Burmalı’nın dört minaresinin dördü de farklı süsleme teknikleriyle süslenmişlerdir ve ayrı ayrı minarelerden çıkan kişiler asla birbirlerini göremezler. Ayrıca minarelerdeki dokunun orijinalliğini günümüze kadar devam ettirmesi oldukça etkileyici.
Mimar Sinan’ın Selimiye’yi inşa ederken buradan esinlendiği söyleniyor. Özellikle mermer avluların benzerliği görenlerin dikkatini çekiyor. Avlunun dört köşesindeki mermer sütunlar sadece Selimiye’ye değil daha sonraki diğer bütün camilere de ilham oluyor.
Evliya Çelebi Seyahatname’sinde caminin çevresinin çiçek bahçeleri ile çevrili olduğunu, mevsime göre saflar arasında vazolar içerisine yerleştirilmiş taze çiçek kokusunun bütün avluya yayıldığını ve cemaatin çiçek kokuları arasında huzurla ibadetini yaptığını yazar. Şimdilerde çiçeklerden eser kalmasa da Evliya Çelebi’den mülhem saflar arasında namaz kılarken geçmişten gelen o güzel çiçek kokularını içimize çekerek eski Edirne’yi hayal edebiliyoruz.
II. Beyazıt Külliyesi, Sağlık Müzesi
Evliya Çelebi’nin, “Orada öyle bir darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilmez, kalem ile yazılmaz.” dediği yer Edirne’deki II. Beyazıt Külliyesi’dir.
Bu külliye II. Beyazıt tarafından 1484-1488 yılları arasında Mimar Hayrettin’e yaptırılır. Tunca Nehri üzerinde kompleks bir yapı olan Külliye; camii, imaret, mutfak, erzak ambarı, medrese, darüşşifa, hamam, değirmen ve köprüden oluşur. Külliye dört yüz yıl boyunca hastalara şifa olmuştur. Ayrıca günümüzde çokça bilinen bir cümle var ki burada söylenmiştir. II. Beyazıt, külliyedeki hünkâr mahfiline çıkarken kendisine “ Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var.” denmesini istermiş.
Darüşşifayı diğerlerinden ayıran şöyle de bir nokta var: Burada akıl ve ruhsal rahatsızlığı olan hastalar müzikle tedavi ediliyor. Hastanede musikinin ve su sesinin duvarlara yansıyan huzur verici mistik tınılarını ve kendine has kokusunu hâlen duymak mümkün.
Üzücüdür ki Edirne’de en fazla hasar alan yapı bu külliyedir. Hem Tunca Nehri’nin taşması hem de Balkan Savaşları yoğun hasara neden olmuştur.
Külliye, şimdilerde Sağlık Müzesi olarak hizmet veriyor. Mum heykelleriyle o dönemin ruhu hissettirilmeye çalışılıyor.
Meriç Köprüsü ve Karaağaç
Karaağaç, hem Osmanlı’nın zor yıllarını hem yeni kurulan Türkiye’nin ilk sancılarını hatırlatan önemli topraklarımızdandır. Bilindiği üzere burası 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile topraklarımıza katılır ve bir sınır olur.
Meriç Nehri de burada Karaağaç’tadır. Nehir, kâh durgun kâh coşkun akan sularıyla savaşlardan, antlaşmalardan ve hatta mitlerden haber verir. Öyle inanılır ki Meriç boylarında yaşadığı söylenen Orpheus, lirini (antik çalgı) eline alıp çalmaya başladığında etrafta bulunan tüm canlılar onun etrafında toplanır ve onu dinlemek için âdeta nefes bile almazlarmış.
Nehrin üzerindeki gerdanlığı da unutmayalım. Yani nehrin en güzel süsü Meriç Köprüsü’nü. Meriç Köprüsü, Sultan Abdulmecit Efendi tarafından 1842-1847 yılları arasında inşa edilir ancak mimarı tam olarak bilinmemektedir. Bu ihtişamlı gerdanlık on üç ayak üzerinedir ve on iki sivri kemerden oluşur.