BEN BİR
ZEYTİN AĞACIYIM

Esra ŞAHİN

Filistin topraklarında, yüzlerce yıl boyunca kök salmış bir zeytin ağacı olarak varlığımı sürdürmekteyim. Burada doğdum, burada büyüdüm ve buradaki yaşamın tanığı oldum. Her dalımda, her yaprağımda geçmişin izlerini taşıdım. Benim için her mevsim, tarih boyunca anlatılacak hikâyelerin bir parçasıdır. Yüzyıllar boyunca barışın ve bereketin sembolü oldum. Meyvelerim bu topraklarda yaşayan insanların sofralarını süsledi. Dallarım güneşe uzandı. Kaç yaşındasın, diye sorarsanız yaşım bir hayli var. Ancak son birkaç yılda gördüklerim, yaşadıklarım kalbimi derinden yaraladı. Bu derin hüznün sessiz tanığı oldum.
Bir zamanlar bu topraklar, huzur ve barış içinde yaşayan insanların vatanıydı. Kuş cıvıltılarıyla yankılanırdı. Çocuklar dallarımın altında oyunlar oynar, gölgeme sığındıklarında gülücükleri ile neşelenir huzur bulurdum. Çiftçiler bahar geldiğinde dallarımdan zeytinleri özenle toplar, onları zeytinyağına çevirir ve sofralarında kullanırlardı. En koyu sohbetler benim gölgemde demlenirdi. Yaşanan her anın güzelliğine şahitlik ederdim. Benim köklerim, bu topraklara derinlemesine bağlıydı; tıpkı insanların buraya bağlı olduğu gibi. Burada çocuklar cesur ve mutludurlar. Tıpkı anne babaları gibi.
Ancak bir gün, her şey değişti. O gün her zamankinden farklı bir gündü. Bir kasvet bulutu sardı gökyüzünü. Savaş uçakları gökyüzünde uçmaya başladı. Bombaların sesi, tankların gürültüsü ve insanların çığlıkları… Köylerin, şehrin içinden yükselen sesler kulaklarımı sağır etti. Bu sesleri tanıyordum. İçim acıdı. Hüzün sardı tüm gövdemi. Yüzyıllar önce yaşanan bir başka soykırım günlerini hatırlatan seslerin aynısıydı. Kafamı çevirip sağ tarafa baktım insanlar koşturuyorlardı. Ortalığı bir toz bulutu sardı. Evler, binalar yıkıldı. Korku ile koşan insanlar dallarımın arasına sığındılar. Bu toprakların üzerine acı çöktü. İnsanlar yerlerinden edildi. Barışın ve huzurun yerini korku ve kargaşa aldı. Her geçen gün, dallarımın gölgesinde huzur arayan insanların sayısı azaldı. Çocukların ağlamaları, annelerin hıçkırıkları ve erkeklerin öfke dolu haykırışları havada asılı kaldı.
Uzunca bir süre gökyüzü ateşlerle aydınlandı. Bombalar evlerin üzerine yağmaya, savaş yakıp yıkmaya devam etti. Benim köklerim de bu yıkımın acısını hissetti. Toprağa dökülen kan, benim köklerime kadar ulaştı. Bu korkunç manzaranın ortasında sessizce duruyordum. Bu sefer acım giderek artıyordu. Olan biteni izlerken bu kadar acıya tanıklık etmek, ruhumu yaraladı. Bir zamanlar çocukların neşesiyle dolan topraklar, şimdi acı ve gözyaşıyla dolmuştu. Gözlerimin önünde insanların telaşını, buradan gidişini, çocukların ağlamalarını, annelerin hıçkırıklarını, erkeklerin öfke dolu haykırışlarını, sevdiklerinden ayrılmalarını izledim. Her bir ayrılık her bir yıkım beni derinden sarstı.
Zaman geçtikçe, bu topraklarda yaşayan insanlar daha zor günler geçirmeye başladı. Evlerin, hastanelerin çatısından yükselen dumanlar genzimi yaktı. Gıda ve su bulmak zorlaştı. Yaralanan ruhuma bir de kurumaya başlayan dallarım eşlik etti. Güvenlik bir lüks hâline geldi. Gece olduğunda etraftaki sesler yavaş yavaş azaldı. Dallarımın altına sığınan insanları izledim. Onlar için dua etmeye başladım. Belirsizlik havada asılı kaldı. Ama en acısı, sevdiklerini kaybedenlerin yüzlerindeki hüzün oldu. Her mevsim döngüsü, benim için başka kayıp anlamına geliyordu. Bir zamanlar dallarımın altında oturup hikâye anlatan yaşlılar artık yoktu, çocukların gülüşleri duyulmaz oldu. Her sabah güneş doğduğunda yeni bir umutla dolardım. Ancak şimdi her yeni gün, daha fazla acı ve yıkım getiriyordu. Bu yıkım devam ettikçe gözlerimden akan yaşlar dinmedi. Gittikçe umudum azalmaya başladı. Ayakta duracak gücü bulamıyordum. Bu korkunç manzaranın ortasında sessizce duruyordum. Günler geçtikçe ruhumun yara izleri çoğalıp dışımda belirmeye başladı. Dallarım gökyüzüne doğru umutla yükselemiyordu. Her geçen gün hüznüm artıyordu. Rüzgârın esmesi ile kendimi bir boşluğa bırakırcasına sallanıyordum. Yapraklarımın dökümü içimdeki acının dışa vurumuydu.
Bir gün, küçük bir kız çocuğu yanıma geldi. Elinde küçük bir su şişesi vardı. Dallarımın arasında saklanıp gözyaşları içinde bana baktı. “Sen de mi korkuyorsun?” diye fısıldadı. O an, onun yaşadığı acıyı tüm hücrelerimde hissettim. Köklerimle ona uzanmak, dallarımla onu sarıp sarmalamak istedim. Ama sadece kalakaldım. Kalmak ölmekten daha zordu. Kız çocuğu, şişedeki suyu köklerime döktü ve “Sakın pes etme.” dedi. Bu küçük hareket, umudumu yeniden tazeledi.
Köklerimle bu topraklara bağlıyım ve dallarımla gökyüzüne uzanıyorum. Bu coğrafyada yaşanan acılar dünya üzerinde yankılanmalı ve barış için bir çağrı olmalı. Gelecek nesiller için gölgemi sunmaya, umudu yaşatmaya devam edeceğim. Filistin’in hikâyesi, benim dallarımda yazılı ve ben bu hikâyeyi yaşatmaya kararlıyım.