TÜKENMEYEN HAZİNE
Dr. Kenan ORAL
Barselona Başkonsolosluğu Sosyal İşler Ataşesi
لَوْ كَانَ لاِبْنِ آدَمَ وَادِيَانِ مِنْ مَالٍ لاَبْتَغَى وَادِيًا ثَالِثًا وَلاَ يَمْلأُ جَوْفَ ابْنِ آدَمَ إِلاَّ التُّرَابُ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ.
“Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa bir vadi daha arzu eder. Onun karnını ancak toprak doldurur. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.”
(Müslim, Zekât, 116)
İnsanoğlu; akıl, vicdan, irade ve nefis sahibi bir varlık olarak doğar. O; aklını, vicdanını, iradesini doğru ve yerinde kullanarak nefsinin makul, mutedil istek ve ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Fakat nefsin mala, karşı cinse, kendini üstün hissettirecek konum ve makam gibi dünya nimetlerine eğilimi karşısında dik durmalıdır. Zira aklını ve iradesini nefsinin süfli ve nihayetsiz isteklerine köle eden insan, arzularının esiri olur.
İnsan, doğası ve fıtratı itibarıyla dünya nimetlerine ilgi duyacak şekilde yaratılmıştır. Yüce Yaradan, “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar, dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 3/14) sözleriyle bu hususa işaret eder. Ayette detaylandırıldığı üzere insanın arzu duyduğu şeyler sadece altın ile sınırlı değildir. Ayette, kadın, evlat, mal ve mülkün nefse hoş geldiği belirtildikten sonra biz müminlere bunlardan dünya hayatında geçici olarak faydalanılacağı gerçeği hatırlatılmaktadır. Ayet ve hadisin her ikisi de dünyalık nimetlerden -fâni olduğu bilinci ile- faydalanılması gerektiğini, bunun yanında nefsin uçsuz bucaksız şehvet ve heveslerinin ölüme kadar devam edebileceğini bize hatırlatmaktadır.
Dünya nimetlerine duyduğu sevgi insanın doğumuyla başlar; çocuklukta, gençlikte ve yaşlılıkta devam eder. Efendimizin “Âdemoğlu büyürken onunla birlikte mal sevgisi ve uzun ömür (isteği) de büyür.” (Buhari, Rikâk, 5) sözleri ne güzel ifade eder insanın yaşam serüvenini. Bir başka hadisinde de Resûlullah (s.a.s.), âdemoğlunun ihtiyarlarken mala ve yaşamaya olan hırsının hep genç kaldığını belirterek bizlerin bu konuya dikkatini çeker. (Müslim, Zekât, 115) İnsanoğlunun mala karşı düşkünlüğü Müslümanlar için de geçmişte olduğu gibi bugün de büyük bir imtihan alanıdır. Efendimizin “Vallahi, benden sonra şirk koşmanızdan korkmuyorum. Fakat sizin dünya nimetleri konusunda birbirinizle çekişmenizden korkuyorum.” (Buhari, Meğâzî, 28) sözleri insan fıtratındaki bu sevginin dengede tutulamamasının İslam dünyası için en büyük endişe kaynaklarından olduğunu hatırlatmaktadır.
Mal ve mülk başta olmak üzere dünya nimetleri, doğru değerlendirilmediğinde sahibi için büyük bir tehlikedir. Çünkü bu varlık, zenginlik, şaşaa ve görkemiyle gözlerin hakikati görmesine engel olan bir perde olur. Bu açıdan onu, kişinin düşünme ve tefekkür yeteneğini dumura uğratan bir uyuşturucu maddeye benzetebiliriz. Zira hepimiz geçici dünya nimetlerine sahip olabilmek için yaşananlara şahit olmaktayız. Günümüzde de üzücü örneklerini gördüğümüz gibi savaşlar çıkmakta, milyonlar yerlerinden edilmekte, masumların canlarına kıyılmakta ve insanlar aç ve sefil bir hayata mahkûm edilmektedir. Yine aynı nedenle kişi; arkadaşını, akrabasını, kardeşini ve hatta anne babasınının canını bile yok sayabilmektedir.
Tamahkârlık; benliğini doyuramayan, elindekiyle yetinmeyi bir türlü öğrenemeyen, aklıselimini nefsinin isteklerine mahkûm etmiş insanın hastalığıdır. Ne üzücüdür ki dünyamıza musallat olan kapitalist zihniyet, insanların beyinlerine doğrudan veya dolaylı olarak hep daha fazlasına sahip olmayı, tamahkârlığı ve ölçüsüz mal edinmeyi yüklemektedir.
Dünya nimetlerine karşı duyulan aşırı tamah, ölçüsüz hırs ve tutku çözümsüz değildir. Bu illetin çözümü tükenmeyen bir hazine olan kanaatkârlıktır. Tamahkârlığın aksine kanaatkârlık; elindekiyle yetinmeyi, aşırı kazanma hırsından kurtulmayı ve elindekiyle mutlu olabilmeyi bilmektir. Gerçek zenginliğin kişinin akıl ve iradesini mala esir etmesi olmadığını öğrenmektir. Allah Resulü’nün ifade ettiği gibi “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil gönül tokluğudur.” (Mâlik, el-Muvatta’ (Zührî), Câmi, 77) Nitekim zenginlik, her şeyi ele geçirmeyle, her şeye sahip olmayla değil, o nimetin cazibesi karşısında kendisini müstağni görebilmekle mümkündür. Kanaatkâr mümin Hz. Peygamber’in “Ne mutlu, İslam’la hidayet bulup, yeterli bir geçimi olup kanaat eden kişiye.” (Tirmizi, Zühd, 35) müjdesine nail olur. Böylece hem dünyada huzurlu bir hayat yaşar hem de ahirette cennet nimetleriyle sonsuz bir mutluluğun kapısını aralar.
Yorumlamaya çalıştığımız nebevi kelam, veciz ve açık bir şekilde kanaatkârlık elbisesini giyinemeyen, arzularının önüne set çekemeyen, mutluluğu ve zenginliği daha fazla dünya nimetine sahip olmada arayan hastalıklı ruh hâlinin akıbetine işaret eder. Hep daha fazlasını isteyenin dünya nimetlerine ancak karnı toprakla dolduğunda kanacağı, ibretlik bir üslupla dile getirilir. Aynı hadisin başka bir versiyonunda söz konusu ifade “Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doldurur.” şeklindedir. (Buhari, Rikâk, 10) Bu ifade, kendisine verilen şeylerle yetinmeyenler ve hep daha fazlasını isteyenleri anlatmak için kullanılan “Gözünü toprak doyursun.” deyimini aklımıza getirir. Zira dünyadayken kendine çekidüzen vermeyen insan, biriktirme hastalığınının yanlışlığını kara toprağa girince geç ve hazin bir şekilde öğrenir.
Hadis “Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.” cümlesiyle sona erer. Beşerdir, şaşar. Günaha sürüklenenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir. Bu nedenle dünyevi nimetlere kapılıp ahiretini unutan için de tamahkârlık hastalığına kapılan için de çıkış yolu vardır. Bu yol, kişinin, cansız bedeni toprakla buluşmadan önce samimi bir tövbe ile Yaradan’a pişmanlığını arz etmesidir. Kalbini hastalıklardan arındırıp samimi bir şekilde hak yola dönenler, ahirette Allah’ın engin rahmeti ve bol nimetiyle karşılaşırlar.