AĞ TOPLUMU MU
ŞEFFAF
HAPİSHANE Mİ?
Kaan H. SÜLEYMANOĞLU
Genel kabullere göre insanlık tarihi tasnif edilirken avcı toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu gibi nitelendirmeler kullanılır. Bu sınıflandırmalar insanlık tarihi hakkında birtakım meseleleri anlamamıza katkı sağlasa da bugün içinde yaşadığımız çağla geçmiş çağları birbirinden ayıran daha derin, daha anlamlı bir tasnif söz konusudur: Söz uygarlığı ve göz uygarlığı.
Büyük beşeriyet yürüyüşünde insanoğlu daima sözü el üstünde tutmuş, tehlike anlarında sözün etrafında kenetlenmiş, müreffeh toplumları sözün gölgesinde inşa etmiştir. Buyrukların en yücesi olan vahiy de sözdür. Geçmiş toplumların tecrübelerini sonraki nesillere ulaştıran sözdür. Geride kalan yüzyıllar boyunca sözün egemenliği esastı. Modern ve postmodern dönemde ise sözün yerini göz almıştır. Söz uygarlığı itibarsızlaştırılmış; onun yerine göze dayalı, göze hitap eden, gözle beslenen, gözden nemalanan bir göz uygarlığı parlatılmış, egemen kılınmıştır.
Böylesi iddialı bir tasnife kulak vermek için haklı gerekçelerimiz var. Teknoloji, internet teknolojisiyle buluştuktan sonra tarihte eşi benzeri görülmemiş bir iletişim sürecine girmiş bulunmaktayız. Artık günümüz toplumları “ağ toplumu” hâline geldi. Küreselleşmeye yeni bir boyut kazandıran “ağ toplumu”, esasında kodlara, imajlara, görmeye ve görülmeye dayalı göz uygarlığının temellerini attı.
Dijital dünyanın sunduğu gözetleme ve gözetlenme imkânları, tüketim kültürünün de algoritmasını değiştirmiştir. Tüketim artık ihtiyaç sebebiyle değil; imaj, statü, kimlik, prestij gibi soyut gerekçeler sonucu olarak varlık kazanmaktadır. Gösteriş amaçlı tüketim paradigması, postmodern dünyanın davranış kalıplarıyla uzlaşı içindedir. Geçmişte somut bir eylem olan tüketim, yeni dönemde beğenilme, görünürlük, fark edilmek, toplumsal statü gibi amaçlarla ortaya çıkar. Modern dünyada zamanın ve malın göstererek tüketimi artık bir saygınlık aracıdır. Bu durum zamanın ve malın boşa harcanmasına sebebiyet verir.
Tüketim güdüsünün odak noktasını gösteriş ve kıyaslama oluşturmaktadır. Ağ toplumunda insan için gözetlemek ve gözetlenmek popüler bir hâl almış, beğenilmek, takdir edilmek, kıskanılmak arzusu yaşamın doğal bir parçası hâline gelmiştir. Sosyal medya, gözetlemek ve gözetlenmek isteyen bireyin yaşam alanıdır artık. Anlık paylaşımlar, anlık bildirimler, anlık geri dönüşler kullanıcıyı bu alana bağımlı hâle getirmektedir.
Dijital dünya ve onun içinde şekillenen duygu ve düşünce evreninde birey gerçekle değil, gerçeğin kopyasıyla karşı karşıyadır. Nitekim sahte gerçekliğe yaslandığı gerekçesiyle postmodernizmi kıyasıya eleştiren Jean Baudrillard, bu çağda gerçekliğin bir yanılsamadan oluştuğunu, kopyaların orijinallermiş gibi davrandığını dile getirir. Bu dönemde gerçek tümüyle ortadan kalkmıştır. Simülasyonlarla meydana getirilen “hipergerçeklik”, her durumda gerçeği kopyalamakta, her yerde ona benzemektedir. Bu noktada ufuk açıcı bir misal de verir filozof. Ziyaretçiler sebebiyle yüksek oranda karbondioksite maruz kaldığı için kapatılıp bir kopyası inşa edilen Lascaux Mağarası’na benzetir yaşananları. Kopya mağarayı ziyaret edenler, oluşturulan bir delikten gerçek mağarayı seyredebilmektedirler. Baudrillard, yeni yapılan mağaranın iki mağarayı da yapaylaştırdığını ifade eder. Yaşadığımız çağ bu yapaylığın çağıdır. (Simülakrlar ve Simülasyon, (Çev. Oğuz Adanır), Doğu Batı Yay., Ankara 2014, s. 23)
Panoptikon’dan Süper Panoptikon’a
Bireysel ve sosyal hayatta gözetlemeyi ve gözetlenmeyi egemen kılan “ağ toplumu” bize doğal olarak “panoptikon”u hatırlatmaktadır. İngiliz düşünür Jeremy Bentham’ın on sekizinci yüzyılın sonunda tasarladığı hapishane modelinin adı Panoptikon’dur. Yeni nesil bir gözetlenme sistemi olarak düşünülen tasarıma göre mahkûmlar şeffaf denilebilecek hücrelerde yaşar, gözlemciler ise onların göremeyeceği bir konumdaki nöbet kulesinde mahkûmların bütün hareketlerini seyreder. Hapishane tasarımında tek odalı hücrelerde mahkûma saklanacak yer bırakmamak esastır. Böylece tam olarak ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahkûm, bütün hareketlerine dikkat edecektir. Korkunç ve kesintisiz bir gözetim sürecini ifade eden Panoptikon, “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” olarak tarif edilir.
Bentham’ın hapishane tasarımının günümüzde sosyal hayatın her alanına egemen olduğuna dikkat çeken Michel Foucault, öz disiplinli modern toplumları anlamanın yolunun “panoptikon” kavramını anlamaktan geçtiğini söyler. Çünkü modernitede “panoptikon”, davranışı ve ruhu kontrol etmeye yarayan bir güdüleme aracıdır. Peki, bu hapishaneyi bugünün sosyal hayatına benzeten kritik nokta nedir? Foucault, panoptikon metaforunda geleneksel gözetim ve zindan kuralının tersine çevrildiğine, hücrenin karanlık değil, apaydınlık hâle büründürülerek insanların denetlendiğine dikkat çeker. (İktidarın İki Gözü, (Çev. Işık Ergüden), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005, s. 86) Hapishane sakinlerinin karanlık yerine aydınlıkla denetimi ile “ağ toplumu”nun iletişimsizlik yerine iletişimle güdülmesinin arasındaki benzerlik çarpıcıdır.
Yeni dönemde tek yönlü iletişimin yerini iki yönlü iletişim almıştır. Yani iletişim kanalları kullanıcılara görünürde bonkörce sunulmuştur! İnsanlar hem kendilerini gönüllüce teşhir etmekte, sergilemekte, paylaşmakta hem de başkalarının paylaşımlarını seyredebilmektedirler. Tabii bu çift yönlü paylaşım bir yanılsamadır. Hâlâ gözetleme kulesinde oturanları görememekteyiz. Sadece mahkûmlar olarak birbirimizi seyretmenin eğlencesine kapılmış durumdayız. İnternet ortamında kimin kimi gözetlediği belli olmayan bu yeni düzen; başkalarını gözetlemenin meşruiyet kazandığı hatta benimsenerek bireysel özgürlüğün temeli kabul edildiği bir süreci beraberinde getirdi.
Dijital gözetim platformlarında bireyler, karşılıklı etkileşime dayalı bir ağ toplumunun parçasıdırlar. Yeni dünya anlık geri bildirimden beslenir. Muhatapların paylaşımlara tepkisi anında takip edilebilmektedir. Dünyanın bir ucuna anlık söz, görüntü, haber aktarılabilmektedir. Seyirci değil kullanıcı esastır. İçeriği kullanıcılar bizzat kendileri üretmektedir. Merkez yoktur. Geleneksel medyada belli başlı bilgi kaynakları varken sosyal medyada çok merkezli paylaşımlar söz konusudur. Ama bütün bunları kendi parantezine alan en çarpıcı illüzyon ise “gönüllülük” meselesidir. İnsanların bile isteye, gönüllüce dâhil olduğu, kişisel verilerini, ev adreslerini, telefon numaralarını, parmak izlerini paylaşabildiği bu yeni dijital hapishane için Mark Poster ise “süper panoptikon” ifadesini kullanır.
Esaretten Özgürlüğe Giden Yol
Yeni gözetim düzeni zora, zorbalığa değil, iknaya dayalıdır. İknanın temel motivasyonu ise gözetleme ve gözetlenme gibi geçmiş çağlarda skandal ya da ayıp olarak telakki edilen davranışların kamusallaştırılması, popülerleştirilmesidir. Enformasyon teknolojileri yapay bir sosyallik üretmiş, medya araçları ile yaptığımız bütün paylaşımlar gözetimin kamusallaşmasına sebep olmuştur. Hem gözetleyen hem gözetlenen olmak, gönüllülüğe dayalı bu sözde şeffaf hayat tarzını popülerleştirmektedir.
Dijital çağın eleştirmenlerinden Byung Chul Han, hâlihazırda yürürlükte olan şeffaflığı “enformasyon rejiminin görselleştirme politikasının adı” olarak tarif eder. Şeffaflık toplumunun paradoksu ise şudur: “İnsanlar enformasyonların esiridir. İletişim kurup enformasyonlar üreterek kendi kendilerini zincirlerler. Dijital hapishane şeffaftır.” Tıpkı panoptikon gibi özgürlüğü bastırmak yerine sömürmeyi esas alır, iradeyle savaşmak yerine onu biçimlendirir. Bu şeffaflık gücünü, gündelik hayatla iç içe geçmiş olmasından alır. Akıllı telefonlar aracılığıyla sosyal medyada kullanıcıların birbiriyle paylaşım yarışına girmesi, şeffaf hapishaneyi inşa eder. Konforu da beraberinde getiren bu hapishanede direnişin ya da başkaldırının imkânsız olduğunu dile getiren Byung Chul Han, “like” düşüncesinin bütün devrim fikirlerini ortadan kaldırdığını söyler. Seyahat, alışveriş, güzellik başta olmak üzere tüketimin bütün alanları influencerlar aracılığıyla mütemadiyen içeriklerle doldurulur. Kullanıcılar durup dinlenmeye, bu imaj yağmuru karşısında nefeslenmeye vakit bulamaz. İnternet ünlüleri, kurtarıcı gibi davranırlar. Onlara teşekkür edilir. Tüketmek kurtuluştur. Aynı zamanda influencer, tüketim ürünlerini kendini gerçekleştirmenin araçları gibi gösterir. Kendimizi ölümüne gerçekleştirirken, aynı zamanda kendimizi ölümüne tüketiriz. Tüketim ve kimlik iç içe geçer. Kimliğin kendisi bir meta hâline gelir.” (Enfokrasi Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi, (Çev. Mustafa Özdemir), Ketebe Yay., s. 11-15) Kimliği kitleleşmekten, metalaşmaktan, nesneleşmekten kurtarmanın yolu ise kitleleşen davranış kalıplarının, daha sansasyonel bir ifadeyle “like” kültürünün dışına çıkmaktan geçer.
Bu da ancak göze gerçek istikametini göstermekle mümkündür. İnsanoğluna bahşedilen nimetlerden olan göz, aynı zamanda insan için büyük bir zaafa dönüşebilir. Göz; dış dünyaya bakarken, dış dünyayı benimserken, dış dünyayla biçimlenirken birey içsel hürriyetini kaybeder. Nitekim bugün isteyerek ya da istemeyerek bir parçası olduğumuz göz uygarlığı, bütün gücünü göze dayalı zaaflardan almaktadır. Bu zaaflarla el ele veren dijital dünya; görmek, görünmek, gözetlemek, gözetlenmek gibi karmaşık psikolojik süreçlerin içinde kuluçkaya yatmış, bireysel ve sosyal hayatımızı her geçen gün daha çok istila etmektedir.
Rabb’imizin Rızasına İhtiyacımız Var
Kişiliğin ve kimliğin teşekkülünün ilk adımı, enformasyonla tek tipleşen kamu ilgilerinin, alışkanlıklarının dışına çıkmaktır. Bizi şekillendiren “kamu hayaleti”nden kurtulmak gerekmektedir. Modern dönemde iletişim imkânları ve onunla ortaya çıkan kamu hayaleti sebebiyle söylenenin aksine bireyin ortadan kalktığını dile getiren Kierkegaard, bu hayaletin her şeyi aynı seviyeye indirgeyen, her şeyi çevreleyen ama aslında bir hiç olan mahiyet arz ettiğini hatırlatmıştı bize. Bugün ise geldiğimiz nokta çok daha trajiktir. Dışarıya bakan gözlerimiz bizi aynılaştırmakta, nesneleştirmektedir. Bu aşamada kişinin kendini bilmesi, kendi içine dönmesi, kendine bakması gibi teklifler tarihte hiç olmadığı kadar anlam ve önem kazanmıştır. Mutasavvıflar, kişinin sürekli nefsini gözetlemesi, dinlemesi, kontrol etmesi gerektiğini söylerler. Bu şekilde insan, ezbere yaşadığı hayattan, alışkanlık hâline getirdiği davranışlardan ya da kalabalıklara uyarak benimsediği düşüncelerden kurtulabilir. Unutulmaması gerekir ki asıl gören ve gözetleyen Cenab-ı Allah’tır. O, Kur’an-ı Kerim’de, kullarını ve her şeyi gözetim ve denetimi altında tuttuğunu haber verir. (Nisâ, 4/1; Ahzab, 33/52) Hz. Peygamber, “İhsan nedir?” sorusuna, “Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir.” şeklinde cevap vermiştir. (Buhari, İman, 37) Mutasavvıfların, bu ayet ve hadislere dayandırdığı “murakebe” önemli bir iç denetim mekanizmasıdır. Başkalarını gözetlemek yerine kendi içine bakan, kendini düzelten, Yüce Allah’ın rızasını gözeten kişi yukarıda anlattığımız şeffaf hapishaneden de kurtulmak için bir istikamet bulmuş demektir.
İçinde yüzdüğümüz dijital dünyada iletişim, “yüz yüze” değil “kod koda” dizayn edilmiştir. İnsanı “karşılıklı” bütün esaretlerden kurtaracak olan bilinç, kişinin Rabb’i ile kesintisiz bir biçimde karşı karşıya olduğu gerçeğini mütemadiyen hatırlamasıdır. İmajlar marifetiyle hükümranlığını sürdüren göz uygarlığında hiçbir zaman unutmamamız gereken hakikat şudur: Bizler dışarıyı gözetledikçe gözetlenecek ve şeffaf hapishanenin bir tuğlası olacağız; içimize döndükçe ise prangalardan kurtulup özgürleşeceğiz. Kur’an-ı Kerim, insanın önünde ve arkasında onu koruyan meleklerin olduğunu (Ra’d, 13/11), bu gözetleyici meleklerin bütün yaptıklarımızı bildiğini (İnfitâr, 82/12.), her şeyimizi kaydettiğini (Zuhruf, 43/80) haber verir. Bizler insan kalabilmek, şahsiyetimizi muhafaza edebilmek için göz uygarlığına değil söz uygarlığına kulak vermeli; kalabalıkların “like”ına değil, Rabb’imizin rızasına ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız.