AHKÂF SURESİ IŞIĞINDA EVLAT ÖRNEKLERİ
Doç. Dr. Emrullah TUNCEL
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Her nimet, bünyesinde birtakım külfetleri barındırır. Bu külfetlerin bir kısmı dünyevi olup etkileri dünya hayatıyla sınırlıyken bir kısmı ise uhrevidir, etkileri kişinin ebedî istikbalini belirler. Örneğin; evlat sahibi olmak ebeveyn için, ebeveyn sahibi olmak da evlat için etkileri uhrevi hayata uzanan bir nimet-külfet vesilesidir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler incelendiğinde (Ra‘d, 13/23; Meryem, 19/58-63; Tûr, 52/21; Abese, 80/34-37; Tirmizî, Birr, 3) görülecektir ki anne-baba evladın, evlat da anne babasının ya saadetine dönüşecek bir nimeti ya da bedbahtlığına dönüşecek bir külfeti yanı başında bulundurmaktadır. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim, Müslüman bir ailede bu şekilde oluşabilecek saadet ve felaket örneğini Ahkâf suresinin 15. ayetinden 20. ayetine kadar iki farklı karakter üzerinden önümüze sermektedir. Bu karakterlerin birincisi; Rabb’iyle, ebeveyniyle ve değerleriyle barışık olup kendisine ve ebeveynine bahşedilen nimetlerin farkında olan, salih ameller işlemek suretiyle bu nimetlerin şükrünü eda etmeye çalışan, duyarlı ve şükür ehli bir evlat profili, diğeri ise Rabb’iyle, ebeveyniyle ve değerleriyle kavgalı, ebedî hayatına yatırım yapmayan ve helal-haram tüm zevkleri yaşayarak güzellikleri dünya hayatında tüketen duyarsız bir evlat profilidir. Şimdi, ayette tasvir edilen birbirine zıt bu iki evlat/karakter örneğini daha yakından inceleyelim:
Ahkâf suresinin 15. ayetinde şükür ehli evlat profili şu şekilde resmedilmektedir:
“Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: ‘Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.’”
Görüldüğü üzere ayet-i kerime en güçlü çağına ulaştığı hâlde Rabb’inin ve ebeveyninin üzerindeki emeklerini ve iyiliklerini unutmayan, duyarlı, vefalı ve kadirşinas bir evlat profiline dikkat çekmektedir. Bu salih evlat, tıpkı Hz. Süleyman gibi kendisine ve ailesine bahşedilen maddi/manevi nimetlerin farkında olup bunlar sebebiyle şımarmak veya yoldan çıkmak şöyle dursun, bilakis bu nimetlere nasıl şükredebileceğinin kaygısını yüreğinde hisseden, gereği gibi şükredebilme konusunda Allah’tan yardım isteyen, olgunlaşmış, şahsiyetli, mütevazı ve pozitif bir duruş sahibidir. (Neml, 27/19)
Müslüman bir ailede dünyaya gelip bunu kendisi ve ebeveyni için şükredilmesi gereken bir nimet olarak gören bu salih evladın, “Allah’ın razı olacağı iyi işler yapmayı” bu hayatta kendisine öncelikli kariyer hedefi olarak belirlediği görülmektedir. Artık o, hayattaki tüm yapıp etmelerinde şu iki hususu dikkate almaktadır: Eylem ve söylemlerinin salih olması, eylem ve söylemlerinin Allah’ın rızasına uygun olması. Hayatını bu iki ulvi hedef doğrultusunda idame ettiren bu salih evladın, sahip olduğu yüce değerlerden de aldığı güç ve motivasyonla geçmişe ve geleceğe dair pozitif duygular içerisinde olduğunu görmekteyiz. Zira o, bir taraftan geçmişi diğer taraftan da geleceği hakkında sürekli dua hâlindedir. Bu durum, onun hem geçmişiyle hem de geleceğiyle barışık, umut ve hayat dolu bir karakter sahibi olmasının göstergesidir. Bu niteliklere sahip olan salih evlatların ebedî hayattaki akıbetlerine dair müjdeli haber ise bir sonraki ayette bildirilmektedir:
“İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, onlara öteden beri yapılagelen doğru bir vaattir.” (Ahkâf, 46/16)
Bu ayete göre iman eden, salih amel işleyen, nimetlere şükreden, anne babaya iyilik eden ve tüm bunları da Allah rızası için yapan duyarlı, vefalı, hayırlı, salih ve göz aydınlığı olan bir evlat, ahirette şu üç güzellikle karşılaşacaktır:
● İyiliklerine/sevaplarına en güzeliyle karşılık verilecek
● Kötülükleri/günahları sicillerinden silinip affedilecek ve yüzlerine vurulmayacak (doğrular yanlışları götürecek.
Hûd, 11/114; Furkân, 25/70)
● Cennet halkından olacaklar (Furkân, 25/75; Tûr, 52/17).
Ahkâf suresinin 17. ayetinde Müslüman bir ailede doğup büyümesine rağmen zamanla kendi değerlerine yabancılaşan ve bu yabancılaşmayı bir süre sonra dinî değerlere karşı alay, hakaret ve nefrete vardıran bir evlat prototipi de şu şekilde betimlenmektedir:
“Anne ve babasına, ‘Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye onlar Allah’a sığınarak, ‘Yazıklar olsun sana! İman et, Allah’ın vaadi gerçektir.’ diyorlar, o da, ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyordu.”
Görüldüğü üzere bu ayette, 15. ayette resmedilenin tam aksi yönde hareket eden; Rabb’iyle, ebeveyniyle ve değerleriyle kavgalı, inkârcı ve isyankâr bir evlat profili söz konusudur. Bu isyankâr evladın söylemlerine baktığımızda iki husus dikkat çekmektedir: Birincisi, “Öf size!/Yuh olsun size!” şeklinde tercüme edebileceğimiz yoğun bir nefret dili, ikincisi ise “Benden önce nice nesiller gelip geçmiş. (Hani onlardan yeniden dirilip gelen var mı?)” söyleminde vücut bulan kendince bilimsel (!) bir yaklaşım sergilediğini vehmetme durumu.
Ayette vurgulanan bu iki negatif özelliğin günümüzde bazı evlerde de yaşandığını söylemek mümkündür. Öyle ki, gerçeğin hatırlatılması veya en ufak bir şekilde ima edilmesi karşısında hemen reaksiyon gösterip tepkisel ve agresif tutumlar içerisine giren, saatlerce faydasız şeyleri dinleme zahmetine katlanmasına rağmen hakikatlerin hatırlatılması karşısında en ufak bir dinleme nezaketini bile çok gören ve hiçbir şeye göstermediği hırçınlığı/tepkiyi dinî hakikatler karşısında sergileyen, alabildiğine tepkisel ve agresif bir kişilik/ruh hâli. Buna ilaveten, bilimin ve bilimsel bilginin sürekli yenilenebilen ve değişebilen yapısını unutarak 19. veya 20. yüzyılın modası geçmiş bazı hipotezlerini bile tartışılmaz veya değişmez bir dogma hâline getiren, ancak buna rağmen sürekli din ve onun hükümlerini dogmatik olmakla yaftalayan, dine karşı olmayı bilimsellik adına yeterli gören, dinin de bilimin de asli karakterini ve paradigmalarını idrak etmekten yoksun olmasına rağmen hem kendini hem de bilmediğini bilmeyen, kibirli bir ruh hâli.
Bu tür kişiliklerin ebedî hayatta yüzleşecekleri acı gerçek, devamındaki ayette şöyle betimlenmektedir:
“İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.” (Ahkâf, 46/18)
Bu ayet-i kerime, Rabb’ine ve ebeveynine karşı minnet duyması gerekirken onları kendisi için birer mihnet (külfet) olarak gören evlatları “haklarında azap sözünün gerçekleştiği/gerçekleşeceği” kimseler olarak nitelemekte ve tarihte cin ve insan topluluklarından bunun gibi nice nesillerin gelip geçtiğini hatırlatmaktadır.
Ayette zikredilen “azap sözü”nden maksat başka ayetlerde vurgulanan “Cehennemi insanlar ve cinlerden bir kısmıyla dolduracağım!” şeklindeki sözün tahakkuk etmesidir. (Hûd, 11/119; Secde; 32/13; Yâsîn, 36/7; Sâd, 38/85) İblisin secde etmekten kaçınması sonucunda Yüce Allah onun azabını hemen vermeyip ertelemiş; o da “…ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım…” (Hicr, 15/39-40) iddiasında bulunmuştu. Bunun üzerine Yüce Allah “… İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum. Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.” (Sâd, 38/84-85) buyurmuştu. Bu tür nesiller Sebe’ suresinin 20. ayetinde vurgulandığı üzere yaptıklarıyla iblisi tahmininde haklı çıkaran, dolayısıyla da onun “Çoğunu şükredici olarak bulamayacaksın!” (A‘râf, 7/17) şeklindeki zannını tasdik edenler safında yer almışlardır. Böyle bir tercih de onların, ezelde verilen azap sözünün haklarında tahakkuk edeceği kimseler sınıfına dâhil olmalarına yol açacaktır.
Surenin 19. ayetinde ise böyle bir cezalandırmanın Allah’ın -hâşâ- keyfî ve hikmetsiz bir tercihinden kaynaklanmadığı bilakis onların kendi yaptıklarının doğal bir sonucu/karşılığı olarak tahakkuk edeceği şöyle ifade edilmektedir:
“Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkâf, 46/19)
Bu durum, okul ve ev metaforu üzerinden daha iyi anlaşılabilir. Şöyle ki; bir öğrenci, okulun eğitim için inşa edilen bir mekân olduğunu unutup vaktini uyku, dinlenme ve eğlenme ile geçirecek olsa sene sonunda başarılı bir karneden/diplomadan mahrum kalacaktır. Zira söz konusu aktivitelerin yapılacağı yer okul değil, evdir. Bu sebeple bir kişinin uyku, dinlenme, eğlenme vb. bireysel zevk ve ihtiyaçlarının tamamını okulda gidermeye çalışması akıllıca bir hareket değildir. Aynı şekilde dünya, birtakım eğitim ve öğretim faaliyetleriyle kendimizi geliştireceğimiz, nefsimizi ıslah ederek kemâle ulaşabileceğimiz bir mekân olarak tasarlanmıştır. Öyleyse böyle bir mekânda kişiden beklenen doğru hareket; ihtiyaç ve zevklerini kendisine belirlenen sınırlar içerisinde gidermesi ve burayı tüm hazlarını tatmin etme yeri olarak görmemesidir. İnsana bunu yaptıracak olan iki temel etken ise güven ve sabırdır. İnsan, Allah ve Resulü’ne güvenerek onların yönlendirmelerine göre hareket eder ve son nefesine kadar bu istikamet üzere sabırla devam ederse dünyadaki eğitiminin sonunda cennete kavuşacaktır.
Günümüzün ebeveynleri ve eğitimcileri, nasıl ki evlatlarına dünyevi kariyer ve istikbal uğruna bazı fedakârlıklarda bulunmayı öğütlüyorlarsa aynı şekilde kimi fedakârlıklara katlanmanın ebedî kariyer ve istikbal için son derece önemli olduğunu, bunun da tüm zevklerden vazgeçmek veya tüm zevkleri tatmin etmek gibi iki aşırılıktan kaçınmakla mümkün olabileceğini Ahkâf suresinin 15-20. ayetleri üzerinden hatırlatmalıdır.
Bizler de Rabb’iyle, ebeveyniyle, kendisiyle ve değerleriyle barışık olan, ailesinin ve İslam toplumunun göz aydınlığı olacak şükür ehli nesillerin yetişmesi hususunda Yüce Allah’ın yardımını ve lütfunu diliyoruz:
“Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” (Furkân, 25/74)