EŞLER ARASINDAKİ
HAK VE SORUMLULUK DENGESİ

Dr. Merve YİĞİTOĞLU
Bolu Merkez Siteler Camii Kur’an Kursu Öğreticisi

Nikâh akdiyle kurulan aile, İslam’ın temel değerleri çerçevesinde peygamberlerin yolunu takip etmek, Resûlullah’ın (s.a.s.) sünnetini yaşamak, insan neslinin devamını ve korunmasını sağlamak, erkek ve kadının şeref ve edebini muhafaza etmek, namus ve iffeti güçlendirmek için önemli bir kurumdur. İslam, toplumun temel yapı taşını oluşturan aile kurumuna büyük önem vermektedir. Sağlam temeller üzerine kurulan aileler, daima toplumun yapısını koruyup güzelleştirmiştir. Bu sebeple İslam’ın aile ile hedeflediği gayelerden biri, huzurlu ve mesut bir toplum meydana getirmektir. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ey Rabb’imiz! Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi günahlardan sakınanlara öncü yap!” (Furkân, 25/74) Ayet, birbirleri için göz nuru olan eşlerce oluşturulan aile yuvasında yetişen neslin toplumu inşa etmede ve ona öncülük yapmadaki önemini bildirmektedir.
Şüphesiz nikâh bağı ile kurulan aile müessesesinin devamlılığının sağlanması, aile bireylerinin sağlam temeller üzerine inşa edilmiş hak ve sorumluluklar çerçevesinde hayat sürmesine bağlıdır. Nikâhın tariflerinden biri de “Karı-koca arasında birlikte yaşamaya ve yardımlaşmaya müsaade eden ve taraflara karşılıklı hak ve vazifeler yükleyen bir akittir.” (Ebu Zehra, Muhammed, el-Ahvalü’ş-Şahsiyye, Daru’l-Fikr’l-Arabî, t.y., s.17) şeklindedir. Bu tanım, ailede özellikle eşler arasındaki hak ve sorumlulukların önemine işaret etmektedir. Aynı zamanda bu tanım, evlilik akdinin diğer akitlerden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer akitlerde “mülki istifade” (mülkiyetten yararlanma) esas alınırken evlilik akdinde “ahlaki ve insani yardımlaşma” ön plandadır.
Hak ve sorumluluk kavramları, birbirini tamamlayan ve dengeleyen iki temel unsurdur. Hak kelimesi, “vazife, sorumluluk, yükümlülük, borç, zorunluluk” (İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemalüddin Muhammet, Lisanü’l-Arap, Beyrut 1968, XI, 332-333) gibi anlamları içermektedir. İslam hukukunda hak kavramı genellikle sorumluluklarla birlikte ele alınır. Bu, hakların kullanılmasının sorumluluk ve yükümlülüklerle dengelenmesi gerektiğini ve kişilerin haklarını kullanmasının aynı zamanda belirli sorumlulukları ve yükümlülükleri de beraberinde getirdiğini vurgular. Bu nedenle, İslam hukuku, bireylerin kendi haklarını korurken topluma ve diğer bireylere karşı olan sorumluluklarını yerine getirmesini de önemser. Bu yaklaşım İslam aile hukukunda eşler arasındaki hak ve sorumluluklarda da görülmektedir. Nitekim ayet-i kerimede “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (Bakara, 2/228) buyurularak hakların karşılıklı olduğu bildirilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Hak ve sorumlulukların karşılıklı olması neticesinde kadının hakları, kocasının üzerine bir yükümlülük olmakla birlikte kocanın hakları ise karısının üzerine bir sorumluluktur.” (Ebu Davud, Menasik, 56; Tirmizi, Rada, 11; İbn Mâce, Nikâh, 3) Bu durumda, nikâh gerekliliklerini yerine getiren kadının nafaka alma hakkı bulunurken nafaka, erkeğin karısına karşı sorumluluklarını ifade etmektedir. Bazı istisnaları olsa da yerine getirilen sorumluluklar hak elde etmeyi gerektirir. İslam toplumlarında sosyal ilişkilerin temeli, haklar yerine karşılıklı vazifeler, yetkiler yerine karşılıklı sorumluluklar üzerine inşa edilmiştir. Bundan dolayı haklar söz konusu olduğunda hak sahibine hakkının hatırlatılmasından ziyade “Her hak sahibine hakkını ver.” düsturu benimsenerek o hakka karşı vazifeli olan kişinin sorumluluklarına dikkat çekilir. Zira alacaklıya hakkını hatırlatmaktan çok sorumlu kişiye vazife bilinci kazandırarak huzur tesis edilebilir. Nitekim Selmân-ı Farisi (r.a.) ve Ebu’d-Derdâ (r.a.) arasında cereyan eden şu hadise bu konunun ehemmiyetini bize bildirmektedir:
Günün birinde Selman, kardeşi Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret etti. Evine gittiğinde Ebu’d-Derdâ’nın eşini bakımsız elbiseler içinde görünce çok şaşırarak, “Bu ne hâl?” diye sordu. Ümmü’d-Derdâ, kocasının dünyaya ilgisizliğinden şikâyetçi oldu: “Kardeşin Ebu’d-Derdâ’nın dünyaya ihtiyacı kalmadı ki!” Selman, Ebu’d-Derdâ’nın dünyadan, dünyalıklardan ve ailesinden vazgeçmiş bir şekilde ibadetlere aşırı düşkünlüğünü görünce onu şöyle uyardı: “Rabb’inin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Şu hâlde her hak sahibine hakkını ver!” Sabah olunca Ebu’d-Derdâ Peygamber Efendimize gelerek Selman ile arasında yaşanan hadiseyi anlattı. Resul-i Ekrem (s.a.s.), “Selman doğru söylemiş.” buyurarak Selman’ın kardeşine olan uyarılarını takdir etti. (Buhari, Savm, 51; Tirmizi, Zühd, 63)
Hak değil de vazife öncelikli yaklaşıma en çok aile ilişkilerinde ihtiyaç duyulmaktadır. Zira hak talepleri üzerinde kurulu ilişkiler daha mücadeleci, yıpratıcı ve ayrışmaya meyilli olmaktadır. Günümüz ailesinin temel sorunlarından biri, bireyler arası ilişkilerde hak merkezli yaklaşımın ön plana çıkması ve bu anlayışın aile içi münasebetlerde de benimsenmesidir. Bu, kişilere sorumluluklarının hatırlatıldığı hak sahibine hakkının tevdi edilmesi düşüncesinden evrilerek sadece hak arayışına dönüşmüştür. Aile içi ilişkilerde vazife bilinci yerine kişinin kendi hakkını merkeze alarak hak mücadelesi vermesi kutuplaşmalara ve huzursuzluğa sebep olabilmektedir. Ancak karşı tarafın haklarını merkeze alarak kişinin vazife sorumluluğunu ön plana çıkarmak, aile içindeki ilişkilerde daha sürdürülebilir ve sağlıklı bir denge oluşturabilir. Karşılıklı sorumluluk bilinci, aile üyeleri arasında güven ve saygının artmasına katkıda bulunur, bu da aile içindeki çatışmaların azalmasına ve daha uyumlu bir yaşamın sağlanmasına yardımcı olur. Zira birinin hakkını teslim etmek, karşıdakinin vazifesini yerine getirmesiyle mümkündür.
Bu bakış açısına göre nafaka ve mehir, kadının hakkından önce kocanın sorumluluğudur. Allah Teâlâ ayette, “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” (Rûm, 30/21) buyurarak eşler arasındaki her türlü münasebetin sevgi ve şefkat zemininde olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylelikle evlilik, tarafların sadece hak arayışı içine girdiği sıradan bir akitten ziyade huzur veren ve sıcak bir yuva özelliği taşıyan bir kurum olmaktadır. Eşlerin birbirlerine karşı duyduğu muhabbet ve merhamet, aile bağlarını sağlamlaştıran bir husustur. Unutulmamalıdır ki hak arayışı mücadelesi, hakkın verilmesinin en zayıf noktasıdır. Çünkü aileyi bir arada tutan en temel etken, eşlerin birbirlerine karşı duydukları muhabbet neticesinde yaptığı fedakârlıklar ve eşlerin birbirlerinin hakkını bir zorunluluk olarak değil de gönülden ve samimi şekilde verme çabalarıdır. Ailede merhamet zeminine yerleştirilmiş muhabbet ve sevginin belirleyici olduğu ilişkilere sorumlulukları sadece bir görev gibi ifa etmekten ziyade, “eldeki imkânları meşru ölçüler içinde, gönüllü olarak ve karşılık beklemeden başkalarının yararına sunma eğilimi” (Mustafa Çağrıcı, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 8, s. 72-73) anlamına gelen ihsan duygusu hâkim olmaktadır. Böyle bir ortamda zorunluluklar yerini gönüllüğe, vazife bilinci yerini merhamet ve şefkatle vermeye bırakmıştır. Her iki tarafa da huzur veren bu iletişim şeklinde karşı tarafa hakkını teslim ederken başa kakma da söz konusu olmamaktadır.
Sonuç olarak İslam; merhamet, sevgi ve muhabbet temelleri üzerine bina edilmiş, sağlam bağlarla örülmüş aile yapısını hedeflemektedir. Bunun için aile içi ilişkilerde karı-koca arasındaki hak ve sorumluluk dengesine son derece önem vermektedir. İslam hukukunda ailenin sarsılmaması ve kişilerin haklarının çiğnenmemesi için karı-koca arasındaki haklar belirlenmiştir. Ancak bu hakların ifasında hak arayışı değil görev bilinci öncelenmiş, hakkı ifa etmekle sorumlu olan kişinin vazifesini yerine getirmesi tembihlenmiştir. Buna göre İslam, aile kurumunun hak ve hukuk savaşının verildiği bir mecra olmasından ziyade muhabbet, meveddet ve merhametle örülmüş, ihsan duygusunun yaşandığı bir ortam olarak tesis edilmesini hedeflemektedir.