“VARLIĞIN EVİ”NDEN KOVULMAK

Hatice Ebrar AKBULUT

Gıybet kelimesi aralarında nüanslar olsa da “dedikodu, çekiştirme, arkadan konuşma, kötüleme, söylenti, koğuculuk yapmak” gibi kelimelerle de karşılanır. Bu anlamda Arapçada kîl u kâl, Farsçada da güft u gû kelimeleri kullanılır. Kîl u kâl, anlamsız sözdür ve esasen dedikodunun karşılığıdır. Arapçada gıybet kelimesi müstakil olarak vardır.

Gıybet, gayb kökünden gelen bir kavram olarak hem iyi hem kötü söz söyleme manasını taşımasına rağmen kötü sözle anma anlamıyla yaygınlık kazanmıştır. Gayb, İsfehani’nin Müfredat’ına göre duyularla idrak edilmeyen ve insan bilgisinin kapsamına girmeyen her şey için kullanılır. Gıybeti, aynı kökten türediği gayb kelimesinin bu manasıyla birlikte düşünmek zihnimizi manidar bir sefere çıkarır. Şöyle ki gıybeti yapılan her şeyin insana kapalı olan tarafları vardır. Bir insan, yakinen tanıdığı biri hakkında gıybet etse de aslında tanıdığını düşündüğü bu insanın mutlaka bilmediği yönleri, kendisine aşikâr olmayan tarafları da vardır. Yani gıybeti yapılan şey hakkında bilinenlerle beraber bilinmeyen şeyler söz konusudur. İşin doğrusu insanı biri ya da birileri hakkında konuşmaya sevk eden de bilinmeyen, gizli kalan bu kısımlardır. Çünkü dedikodu ve gıybet, bilinenden hareketle daha çok şey bilme, bilmediklerini de öğrenme maksadı taşır. Dedikoduya konu olan her şeyde belirsizlikler ve olası ihtimaller vardır. İnsanı konuşmaya, tecessüse sevk eden de bu belirsizliktir. Zaten insan denilen varlık da en çok eleştirdiği ya da ardından en çok konuştuğu şey hakkında derin bir merak duyar.
Tecessüste bulunma, ne olup bittiğini bilmeye duyulan aşırı merak, gıybet ve dedikodunun en önemli motivasyonudur.
Arapçada dedikodu anlamlarıyla karşılanan hümeze ve lümeze kelimeleriyse İsfehani’nin Müfredat’ına göre kusur arayan ve arkadan çekiştiren anlamlarına gelir. Elmalılı, lemz kelimesine bir başka mana daha verir ki bu da çok manidardır: Dil ile yaralamak. Dil ile yaralamanın çeşitli boyutları vardır. İnsan, kötü bir lakap, hoş olmayan bir sıfat, rencide edici ve tahkir edici sözlerle karşısındakini ya da hedef aldığı birini yaralayabilir. Dil bazen bakışla alay etme, el ve kol hareketleriyle aşağılama, yüzdeki bir ifadeyle küçük düşürme gibi durumlarla da karşımıza çıkabilir. Dil, insandan yansıyan her şeydir. İnsanın söz ile aktardıkları kadar jest, mimik, hâl ve tavırlarıyla aktardıkları da dile dâhildir. Bu nedenle insanlar birbirlerinin yalnız sözlerinden değil, beden dilinden de etkilenir, bedenden yansıyan ve karşıya geçen duygu aradaki bağı artırabilir ya da soğukluğa ve uzaklığa sebebiyet verebilir. Zan denilen şey de bu sebeplerden kaynaklanır. Kalbin ısındığı kişi iyi zanların, soğuk ve mesafeli olduğu kişi de kötü zanların hedefi olur.
Gıybet ve dedikodunun en mühim panzehiri zihnin anlamlı bir şeyle meşgul olmasıdır. Üretmeyen, çabalamayan, başkasının hayatıyla ilgilenen, başkasının dünyasına tecessüs duyanların gerçek ve kendilerine ait bir gündemleri olamaz. Mutlulukları dahi başkalarının üzüntüsüne bağlıdır. Gıybet ve dedikodu batağına saplananların düşünme yetileri ve muhakeme becerileri de gelişmez. Her insan, ya bizzat kendisi yaparak ya da birinin yapmasına tanık olarak mutlaka dedikodu ve gıybete bir şekilde uğramıştır. Her iki durumda da ayakkabımızın içine giren bir taş gibi bizi durduran, rahatsız eden bir şey hissediyorsak işte bu durum, kalbimizin boş sözlerle kararmadığının, birilerini konuşmaktan ya da birilerinin bizi konuşmasından duyduğumuz rahatsızlığın göstergesidir. İnsan boşluğa düşebilir, zaaf gösterebilir, en ince yerinden vurulabilir. Karşısındakine içini dökmek isterken maksadını aşabilir. Hepsi olup bittikten sonra yaptığı hatayı fark eder, vicdanıyla hesaplaşır, kalbinde bir huzursuzluk hissederse kötülüğü reddetmiş, dedikodu ve gıybeti bir tarz hâline getirmemiş olur.
İnsani ilişkilerini tamamen dedikodu ve gıybet üzerine kuranlar, bütün işlerini bu şekilde yürütenler duygu durum bozukluklarıyla beraber kişilik sorunları yaşayan kimselerdir. Kendini çok üstün görme ya da kendini çok aşağılık hissetme gibi iki aşırı uca savrulurlar. Gıdalarını dedikodu ve gıybetten alarak ruhlarını bu şekilde doyururlar. İnsan tecessüs ettiği, haset duyduğu, çekemediği her şey hakkında olumsuz ve kötü konuşmaya meyyaldir. Başkalarını çekiştirmek ilk anda çok eğlenceli, heyecan ve keyif verici gelebilir. Öyle ki insanlar, rahatça gıybet edebildikleri kişileri en iyi arkadaşları olarak tanımlar. Gıybet ortamları, sahte ferahlıklar ve anlık rahatlamalar sunabilir. İnsan, birinden duyduğu rahatsızlığı ya da muzdarip olduğu bir durumu en yakınına hiç mi iletemeyecek ya da ne hissettiğini hiç bildiremeyecek midir? Elbette güvendiğimiz, sözümüzü maksadından çıkarmayacak, üçüncü kişilere açmayacak ve bizimle istişare yapacak olan güvenilir kişilere derdimizi ve sıkıntımızı açabilir, onlardan akıl alabiliriz. Ancak gıybet, bir akıl alma ve danışma işi değil, başkasının varlığını kazımak, ona itibar suikasti yapmaktır. Dolayısıyla gıybet arkadaşlıklarını bir duygusal boşalma yaşama ve iç dökme olarak değerlendirmek yanlıştır.
İnsan, haddini aştığı her durumda dil, kalp, vicdan, akıl gibi onu kendisi yapan, kimliğini oluşturan ana unsurların dışına çıkar. Yani kendi özünden uzaklaşır. İnsanın kendinden, değerlerinden, onu kendine münhasır kılan güzelliklerden uzaklaşmasına “kendilik sürgünü” diyebiliriz. Kendilik sürgününü yaşayan kişi, arayış içindeyse muhakkak izlerden ve işaretlerden ruhuna giden yolları bulur. Değilse başkalarının izlerinde kaybolur, başkalarının hayatlarını konuşan ve hiçbir değer üretemeyen bir yığın hâline gelir. Başkalarının acılarından keyif alır, mutluluklarından da huzursuzluk duyar. Bu mesleği sürdürdüğü sürece aklının ve kalbinin tüm parlaklığını yok eder. Kendi diliyle kendi kalbini karartır. Dil ne zaman asli işlevinden uzaklaşırsa insan kendinin uzağına düşer. Gıybet etmek, varlığın evinden kovulmaktır. Gıybetçi hem kendi iç dünyasında yersizdir hem de insanlar arasında hatırsızdır.
İnsan, aciz ve zaafları olan, ne kadar dikkat etse de kendini istemediği hâller içinde bulan bir varlık. Biz olma duygusunu hissettiği mekânlarda her şeyi konuşabileceği hissine kapılır, öteki hakkında da dilediği esneklikte konuşabileceğini zanneder. Dedikodu ve gıybet, kolektifleşmenin olduğu her yerde vardır. Sadece küçük insani ilişkilerde değil, toplumsal hayatın tüm basamaklarında, haset ve fesat duygularının kol gezdiği kalplerde, toplumda infial yaratan hadiselerde, savaş dönemlerinde, iyi, güzel ve başarı haberleriyle öne çıkan ya da başına talihsizlikler gelen insanlar üzerinde dedikodu ve gıybet dikenleri mutlaka dolaşır. Öyle ki en müşkül acıları yaşayan insanların dahi gıyabında konuşulur. Konu ne olursa olsun, dedikodu ve gıybetin esas maksadı hedefine koyduğu şeyi alçaltmak, onu itibarsızlaştırmaktır.
Dedikodu ve gıybet belirli çevrelere has değil, her tip çevrede karşılaşılabilecek bir durumdur. İyi bir eğitim almış, entelektüel çevresi olan, toplum içinde bir saygınlık elde eden kişiler de pekâlâ başkaları hakkında konuşabilmektedir. Hatta kınayabilir, kıskanabilir, kışkırtmak isteyebilir, yanlış bilgiler vererek hedef saptırma maksadı güdebilir ya da kendi itibarını korumak için başkasını itibarsızlaştırabilir. Jean-Noel Kapferer, dedikodu için “dünyanın en eski medyası” tespitini yapar. Gerçekten de tarih boyunca teknoloji insanın hayatına girmeden evvel bile asılsız sözler, dedikodu ve söylentiler, bir şekilde yayılma zemini bulabiliyordu. Teknoloji, medya ve dijital ortamların bu kadar gelişmesiyle dedikodu ve gıybet artık hayatın kendisi oldu diyebiliriz. Bir dedikodu dünyasının içinde yaşıyoruz. Mütemadiyen “O şunu dedi, bu bunu yaptı.” tarzındaki habercilik dilinin bombardımanı altındayız. Bir de olmadığı hâlde olmuş gibi yansıtılarak iftira kampanyalarına maruz bırakılan, kamusal yüzü kirletilmek ve saygınlığı yok edilmek istenen kişi ve kurumların yaşadığı bir dijital gıybet terörü var ki bununla baş edebilmek en zorudur. Bir insana kamuya açık bir alanda küçük bir yalan isnat etseniz, o yalanın aksi ispat edilmiş olsa dahi artık üzerinde izi kalır. Dijital gıybet sektörü tamamen buna hizmet eder. İnsanların yaşadığı yıkım, bunalım ya da üzüntü bu sektörün asla umurunda değildir. Daha kaygı verici olansa toplumun böyle haberlere çoktan teşne olması, suçu ve günahı olmadığı hâlde hedef hâline getirilen insanları iştahla çekiştirmesidir.
Kendi amaçları, hedefleri ve meşguliyetleri olmayanlar, bu çekiştirme korosuna dâhil olmakta gecikmez. Gıybet ve dedikodu eğer bir tarz ve norm hâline gelirse önce insanın kişiliğini ifsat eder, ahlak ve karakterini bozar. Toplumdaki yozlaşmanın en büyük sebebi, gıybetin bu kadar hareket hâlinde olmasıdır. Şeffaflık toplumu, yorgunluk toplumu, palyatif toplum derken toplum denilen şey kocaman bir ağız hâline dönüştü. Toplumun büyük kısmı artık konuşmuyor, toplum dijital mecranın da püskürtmesiyle akıl yürütmeden, mantıklı düşünmeden, bilgiye vâkıf olmadan olay, durum ve vakaların sadece dedikodusunu yapıyor. Azgınlaşan, metalaşan, dijitalize olan toplumlar muhakeme yeteneklerini yitirir, makul bir zeminde duramaz ve düşünemez. Böylesi bir toplum, yularından tutulup her yöne çekilebilir.
Dijital mecralarda yayılan enformasyon kirliliği de dedikodu ve gıybeti artırır. Enformasyonla bilginin dayanağı, kaidesi ortadan kalkar; insan bilgiyi kompozisyonuna, yer ve bağlamına göre değil, zannına göre kullanır. Dijital ortamlarda genellikle kötü emeller için bilgi, metin ve fotoğraflar değiştirilerek topluma yanlış aktarılır. Bu ortamda her gün istisnasız değiştirilip bozularak ve başkasına isnat edilerek yapılan paylaşımlara maruz kalan zihinler, doğru bilginin peşine düşmeyerek ilmî anlamda bir dedikodu ve gıybetin parçası olurlar. Dijital mecrada yapılan her türlü spekülasyon, yanlış ve karalama kampanyaları sözün inceliğini yitirmesine yol açar. Reel hayatta yapılan her türlü boş söz, dedikodu ve gıybetse sözün anlamından duyulan şevkin yolunu değil, sözün şehvetine kapılmanın yolunu açar.
Dijital gıybet sektörünün en dramatik örneklerinden biri de İsrail’in medyayı kullanarak masum sivillere attığı iftiralardır. Saldıran, çalan, gasp eden, öldüren kendisi olduğu; bütün suçları kendisi işlediği hâlde daima mağdur rolünü oynayıp istismar edildiğini söyleyen bu tehlike, medyayı son derece kontrollü bir şekilde kullanarak kendi iç çatışmaları ve patolojik dünyası hakkında hiçbir bilgiyi sızdırmaz. İsrail kendine yaraşır şekilde gıybet, iftira, kara çalma ve dedikodu silahını ne kadar çok iyi kullansa ve psikolojik bir savaş yürütse de vicdanı kararmamış insanların dünyasında çoktan mahkûm edilmiştir.
Dijital gıybetin bir önemli ayağı da mülteciler üzerinden yürütülen kötü kampanyalardır. Her milletin iyisi ve kötüsü olduğu gerçeğinin bilincinde olan insanlar, herhangi bir ırktan birisi kötü bir şey yaptığında bunu o milletin tamamına teşmil etmez. Bizden görmediğimiz, başımıza gelen her türlü felaketin müsebbibi olarak gösterdiğimiz ve ötekileştirdiğimiz mülteciler, ne yazık ki medya eliyle üretilen ve çoğu da kurgusal olan içeriklerle günah keçisi hâline getirilir. Diğer taraftan onlar da aynı bilinçle hareket etmeli, ırkçılık yapanların azınlık olduğunu bilmelidirler.
Dijital gıybet, saldırı ve nefret dilini öyle normalleştirdi ki artık birinin hakkını ve hukukunu koruyanların sesleri cılız, birilerine saldıranların sesi yüksek. Gıybetin bu kadar hareket hâlinde olduğuna daha önce hiç bu kadar tanık olmamıştık.