SÖZÜN
HAKKINI YEMEK
GIYBET
Meral GÜNEL
Sözün İtibarı
Konuşmak, duygu ve düşüncelerimizi paylaşmak tabiatımızın en temel ihtiyaçlarından. Söz ise bu ihtiyacı giderebilmemiz için bize emanet edilmiş en güçlü vasıta. Yaratılışımızla birlikte bize bahşedilen bu kadim emanetin hakkı boynumuza asılı olarak dolaşırız yeryüzünde. Ağzımızdan çıkan her kelime, gittiği yer ve oluşturduğu etki bakımından ya bir hakkın teslimi ya da bir ihanetin bedeli olur. Kur’an-ı Kerim birçok ayette muhatabını sözün hakkını teslim etmeye yani “güzel söz” söylemeye, sözü yerinde ve güzelce kullanmaya davet ve teşvik eder. (Bakara, 2/ 83,263; İsrâ, 17/23,53; Hac, 22/24; İbrâhîm, 14/24-27; Fâtır, 35/10) Bir hakikatin ifadesi veya savunusu, bir muhabbetin vasıtası yahut bir ilmin taşıyıcısı olmayan söz, rüzgârın esintisine kapılmış bir yaprak gibi köksüz ve amaçsız, sırtında malayani etiketiyle savrulur durur.
Allah Teâlâ “yeryüzünde bir halife yaratacağını” meleklere bildirdiğinde, onların “orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demeleri (Bakara, 2/30) insanın kendisine tevdi edilen emanetlerin hakkını ihlal ettiğinde fitne ve fesat potansiyeli taşıdığını gösterir. Söz emanetinin ihmali de böyle bir sonucu doğurur. Yalan, iftira, dedikodu ve gıybet, sözü itibarsızlaştırır; gözden sakınılması gereken sözü gözden düşürür.
Dedikodu İnsan Hakkının İhlalidir
İslam, insan haklarının en önemlilerinden birisi olan ve “mahremiyet, ırz” gibi kavramlarla da nitelendirilebilen kişiliğin dokunulmazlığı prensibine büyük bir önem verir. Buna göre, kişinin arkasından hoşlanmayacağı birtakım sözler söylemek, bulunmadığı bir yerde onu çekiştirmek gıybet olarak değerlendirilir. Başkalarını aşağılayan, küçümseyen, onun toplum içindeki şeref ve haysiyetini yaralayan her türlü konuşma, yazı, ima ve kinayeli söz, insanı yaratılanların en şereflisi, en değerlisi olarak gören İslam dini tarafından kesin şekilde yasaklanır ve bunu yapanlar ahiret azabı ile uyarılır: “…insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!” (Hümeze, 104/1-2)
İslam, sosyal hayata da çok önem verir. Koyduğu emir ve yasaklarla toplum hayatını ıslah etmeyi, insan ve toplum ilişkisinin selametini hedefler. Kuralları haklar ve sorumluluklar arasındaki dengeyi sağlamak yönüyle değerlendirmek gerekir. Mesela, insana serbestçe dolaşma ve seyahat etme hakkı verilirken yol kesmek en büyük günah sayılmıştır. Konuşma ve iletişim konusunda da insanın düşünce ve kanaatini açıklama hakkı vardır ancak bu hakkı kullanırken başkasının hakkını ihlal etmeme hususunda sınırlara riayet etmesi gerekir.
Âlemdeki varlığın kendisine musahhar kılındığı insanoğluna Cenab-ı Hak, kendi ruhundan üfleyerek özel bir şeref ve itibar bahşetmiştir. (Secde, 32/9) İnsan o kadar değerlidir ki ölüsüne, kabrine, geride bıraktığı hatırasına bile saygıyla yaklaşmak gerekir. Bedeni bu kadar muhterem kabul edilen insanın ruhu, toplumdaki itibarı da aynı şekilde değerlidir, saygıyı ve özenle davranılmayı hak eder. Davranışlar kadar sözler de insan üzerinde etkili olduğundan merkezinde insanın yer aldığı konuşmalar da özenle yapılmalıdır. Alay, hakaret, hafife alma vb. içeriğe sahip ifadeler ister kişinin yüzüne söylensin ister arkasından, istisnai durumlar hariç, sahibine vebal yükler.
Yazı Kalır da Söz Uçar mı?
Duyulduğunda hoş karşılanmayacak ifadelerle başkalarına birisinden söz etmek, söylenti çıkmasına sebep olmak, kamuoyunda o kişi hakkında ön kabullerin, zan ve vehimlerin oluşmasına zemin hazırlar. Kriminal araştırmalarda temel kabul edilen “Her temas iz bırakır.” sözü gibi her söylenti ve dedikodu da kolektif hafızada iz bırakır. Bu yönüyle dedikodu yaralayıcıdır, yıkıcıdır. Toplumda insanlar hakkında algı oluşturur. Bir insanı arkasından çekiştirdiğimiz zaman, yanımızda olmadığından dolayı kendisini savunamaz hâle getirmiş oluruz. Bu nedenle yalan, dedikodu, iftira ve alay söz emanetine ihanettir. Dilin kötüye kullanımıdır.
Dedikodu, edene de edilene de itibar ve güven kaybettirir. “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimse” (Nesai, İman, 8) olarak tanımlanan “Müslüman” kimliği belki de en çok dil hatalarından yara alır. Dilinden gelebilecek zararlardan emin olmamak bir Müslüman için en büyük itibar kaybıdır. Bu yönüyle gıybet, gıybet edenin kendine de zarar verir. Dedikodusu edilen, yalan ve iftiraya maruz kalan kişi de çoğu zaman kendi üzerine yapışan lekeden kurtulamaz, hayatı doğrudan etkilenir. Havaya dağılan toz zerrecikleri gibi konuşulan sözlerin geri alınması imkânsızdır. Çok hızlı bir şekilde yayıldığı için de sadece özür dilemekle telafi edilmesi mümkün değildir. Bu yönüyle dedikodu, toplumdaki birlik ve dayanışmanın bozulmasına, bireyler arasında sevgi bağların kopmasına, düşmanlıkların ortaya çıkmasına, çoğalmasına sebep olabilir.
Dil, kalp ve akıl arasında birbirini doğrudan etkileyen bir bağ vardır. Nasıl dil ile yapılan zikir, insanın gönül ve zihin dünyasını olumlu etkiliyorsa dilden çıkan olumsuz kelime ve yargılar da olumsuz etkiler oluşturabilir. İnsanlar arası ilişkilerde düşünceyi ıslah edici yaklaşım olarak zandan uzaklaşmak ne kadar gerekliyse dili boş ve gereksiz söz sarfiyatından korumak, malayaniden kurtarmak da o kadar gereklidir. “İnsan sabahlayınca, bütün organları dile başvurur ve şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz senin söyleyeceklerinle sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” (Tirmizi, Zühd, 61) buyuran Efendimiz (s.a.s.) bu bağlantıya işaret ederek her yaptığımız işte ve her söylediğimiz sözde bizi bilinçli davranmaya yönlendirir.
Ateş Olmayan Yerden de Duman Çıkabilir
Gıybet, bir iki kişi arasında geçen masum bir dertleşmenin ötesine çok kısa zamanda geçip dedikodu dalgaları hâlinde topluma yayılma potansiyeline sahiptir. Kulaktan kulağa oyununda olduğu gibi çıkış noktası doğrulardan oluşsa bile eğile büküle bambaşka bir hâl alır, öyle ki sözün ilk sahibi bile tanıyamaz olur. Konuşmaların naklinde kişisel algılar son derece belirleyici olabilir. Sözün kime emanet edildiği de bu açıdan son derece önemlidir.
Bir konuşmanın gıybet sayılabilmesi için içerikten ziyade bahse konu olan kişinin kendisi hakkında yapılan bu konuşmaya rıza gösterip göstermemesi önemlidir. Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Allah Resulü (s.a.s.) bir gün: “Gıybet nedir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Ashab-ı Kiram “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” karşılığını verdi. Hz. Peygamber, “Gıybet, din kardeşinden, onun hoşlanmayacağı bir şekilde bahsetmendir.” buyurdu. Yanındakilerden biri “Söylediğim şey eğer onda varsa ne dersiniz?” diye sorunca Allah Resulü “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin, yoksa ona iftirada bulundun demektir.” buyurdu. (Müslim, Birr, 70; Tirmizi, Birr, 23) Kolayca anlaşılacağı üzere iftirayla gıybet arasındaki kıldan ince kılıçtan keskin sınır oburca konuşma arzusu ile kolayca ihlal edilebilir. O kişinin gerçekte öyle olması veya konuşulanların yeri geldiğinde o kişinin yüzüne de söylenebileceğinin düşünülmesi, insana gıybet etme hakkını vermediği gibi böyle bir savunma geliştirmek de gıybeti meşru kılmaz. Dinleyendeki magazin merakının da köpürtmesiyle masumca başlayan bir muhabbet insanı ateş çukuruna düşürebilir. Zira gıybet, insan haklarından olan insan onurunun ve kişiliğinin dokunulmazlığı ilkesini ortadan kaldırdığı için haramdır.
Neden Gıybet Edilir?
İnsan konuşmaya, paylaşmaya, yalnızlığını gidermeye muhtaç bir varlık. Bu da onu başkalarıyla konuşmaya yönlendiriyor. Heybesinde ne varsa konuşma malzemesi olarak ortaya konan da o oluyor. Basit ruhlu insanlar (eğitimli-eğitimsiz fark etmez), konuşmalarında malzeme olarak çoğunlukla başkalarını kullanır. Kalıcı, öğretici, geliştirici düşünceler hakkında konuşmakta yetersiz kalanlar için en kolay yol budur. Hatta dedikoduyu eğlence vasıtası olarak görenlerin olduğunu da hatırlayalım. Dedikodunun bu yönü üzerine “fayda” temelli yaklaşımlar bile mevcut. Dedikodu keyif verebilir, sosyalleşme vasıtası olabilir ancak sebep olduğu yıkım ve kendimiz hakkında yapılması hâlinde yaşayabileceklerimiz konusunda da düşünmek gerekir.
Gıybet ve dedikoduyu alışkanlık edinenler çoğu kez kendilerine ait bir değer eşikleri de olmadığı için başkalarının görüşlerini, yaptıklarını yüzlerine karşı eleştirmekten korkar ve çekinirler. Onların olmadığı yerde arkalarından konuşmak, aslında gizli bir kompleks ve cesaretsizliğin alametidir. Gıybet, insanların kusurlarını anlatıp onları küçülterek kendisini yüceltmek isteyen aciz kimselerin sığınağıdır. Bazen insan, sayılamayacak kadar çok olan hatalarını dikkatlerden uzaklaştırma amacıyla başkalarınınkini öne sürme ihtiyacı duyar. Kendi günahlarını, eksik yönlerini telafi etmek yerine, başkalarının günahını diline dolayarak vakit geçirir. Hâlbuki insan, başkasının ayıbını ortaya çıkararak ve onu kötüleyerek iyi olamayacağı gibi başkasını küçülterek de kendisini yüceltemez.
Kimi insanlar kızgınlık ve öfkelerini bir kimse hakkında küçük düşürücü, kırıcı sözler kullanmak, türlü söylentiler çıkarmak, onu kötüleyip aşağılamak, arkadan konuşup söylenmek şeklinde dışa vurabilirler. Bu yönüyle dedikodu ve gıybet, sözlü şiddet kapsamında değerlendirilebilir. Saldırganlık dürtüsünü fiziksel plana taşıyamayanlar, gıybet ederek muhatabını ontolojik olarak yaralama çabasına girmiş olurlar. Kızgınlık yahut kırgınlık hâli insanın olumsuzluklara odaklanmasına neden olacağı için böyle zamanlarda yapılan dedikodular gerilimi azaltmak yerine daha da artırır.
Başkaları hakkında kötü düşünme ve merak duygusuyla özel hayata müdahale etme, dedikodunun beslendiği ana damarlardır. Bu damarların kurutulması, suizannın hüsnüzanna çevrilmesi, merak ve araştırma duygusunun ilmî çalışmalara, faydalı alanlara yöneltilmesi manevi hastalığın iyileştirilmesine katkı sağlar. Kötü zan ve tecessüsle elde edilen bilgiler gıybetin hazırlık safhasıdır. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın... (Hucurât, 49/12) ayetindeki sıralama bize bunu işaret etmektedir. Kötü zan tecessüse, tecessüs de gıybete götürür.
Söz Emaneti: Kötü Söz Şahitliği
Asr suresinde kurtuluşa erenlerin dört özelliğinden biri, birbirine hakkı tavsiye etmek olarak zikredilir. Bu da bize, konumuz açısından, bulunduğumuz ortamda gıybete şahit olduğumuzda hak ve hakikatten yana tavır almamız gerektiğini hatırlatır. Bunun nasıl yapılacağını “Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Müslim, Birr, 20) hadisi bize öğretir. Yapılacak ilk iş insanları uyarmaktır. Sonra gıybeti edilenin hakkını savunmaktır. Eğer şartlar ve ortam buna müsait değilse ya o ortam terk edilmeli veya başka şeylerle meşgul olunmalı yahut konuşmadan uzaklaşarak susma tercih edilmelidir. Unutmayalım ki dinleyici bulamaması, gıybet edenin hevesini kırar.
İşimize Bakalım
Dedikodunun en önemli panzehirlerinden biri meşguliyettir. Anlamlı çalışmalar, yetiştirilecek projeler, okunacak kitaplar, bitirilecek işler bizi boş ve yararsız eylemlerden korur. Hayırda yarışmak, faydalı ve salih amelleri günlük hayatımızın merkezine almak dedikoduya karşı en güçlü silahtır. İnsanı, şeytan ve avanesi için kolay av olmaktan korur.
Gıybeti yasaklayan Hucurât suresinin 12. ayetini, gıybetten korunma ve arınma reçetesi olarak okumak da işe yarayacaktır. Gıybete götüren yollardan uzak durmak kadar Allah’tan korkup haramdan uzak durmaya çalışmanın koruyucu olacağı şüphesiz. Her şeye rağmen bu günaha düşen hem Allah’tan hem de hakkına girdiği kullardan af dilemek zorunda olduğuna göre gıybetini ettiği kişiden af dilemenin zorluğu da insanda caydırıcı bir etki oluşturabilir. “Zandan sakınma (ictinab)-Allah’tan korkma (ittika)-tövbe etme” üçlüsünün sunduğu yol haritası güvenilir bir çıkış gibi görünmektedir.
Son olarak bir suçluyu ilgili makamlara şikâyet etmek, çevresine zarar veren bir insandan korunmak, birinin yapacağı kötülüğe engel olmak, kötü davranışları ıslah etmek, günahı alenen işleyen ve bununla övünen bir insanı kınamak veya bir âlime fetva sormak maksadıyla yapılan gıyabi konuşmaların gıybet sayılmadığına; gerçek hayatta caiz olmayan bir eylemin sanal ortamda da caiz olmadığına işaret edelim.
Sözün hakkını teslim etmek, en güzel sözlerin sahibi Allah ve Resulü’ne teslim olmakla mümkün olacaktır.