DİLİN AFETİ DEDİKODU
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثٖيراً مِنَ الظَّنِّؗ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاًؕ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ رَحٖيمٌ
“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Hucurât, 49/12)
Eşref-i mahlukat olarak nitelenen insan bu sıfatı taşımanın birtakım sorumluluklar getirdiğinin bilincinde olmalıdır. Bunları dinin emir ve yasaklarına riayet etmek şeklinde genellemek mümkün olsa da insanoğlunun günlük hayatta çokça karşı karşıya kaldığı diline sahip çıkma sorumluluğunu bugünkü konumuz gereği vurgulamak doğru olacaktır.
Dil, sözlükte ağız boşluğunda bulunan ve tatmaya, yutkunmaya, sesleri çıkarmaya yarayan bir organ olarak tanımlanır. Ancak dil aracılığıyla ağızdan çıkan sözler İslam dini için alelade veya anlamsız değildir. Neticede kişiyi imana da isyana da iyiliğe de kötülüğe de götüren kalple birlikte dildir. İnsanın tıpkı eylemleri gibi duydukları, gördükleri, söyledikleri de yükümlülüğü altındadır. Nitekim Yüce Allah (c.c.) “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36) buyurarak bu duruma işaret etmiştir.
Dilin afetleri arasında zikredilen gıybet ise bir çeşit dedikodudur. Bir kimsenin arkasından, olumsuz ve hoşlanmayacağı özelliklerini başkalarına anlatma olarak tarif edilebilecek gıybet, İslam dininde haram kılınmıştır. Başlıkta yer verdiğimiz ayet-i kerimede ve öncesinde gıybet yasaklandığı gibi gıybete zemin hazırlayan fiiller de Yüce Allah (c.c.) tarafından tek tek yasaklanmıştır. Hucurât suresininde alay etmeyi, aşağılamayı ve lakap takmayı yasaklayan Rabb’imiz, bunlardan hemen sonra ise kesinleşmemiş bilgilerden kaçınmayı ve insanların özel hayatlarını, kusurlarını meydana dökmemeyi emretmiştir. Ne de olsa kötü zandan, gizli kusurları araştırmaktan kendini alıkoyan kişi, dedikodudan da uzak durmuş olacaktır.
İlgili ayette yer verilen teşbih de oldukça düşündürücüdür. İnsanın ırzı, onuru tıpkı kanı ve eti gibidir hatta şeref bakımından üstündür. Nasıl ki insan, başkasının etinden bir parça yemeyi güzel bulmazsa onuruna dokunacak söz ve davranışları da aynı şekilde kötü görmelidir. Öte yandan tıpkı ölünün bedenine yapılacak işlemlerden haberi olmadığı gibi arkasından konuşulan kişi de bu sözleri duymaz. Yüz yüze konuşurken kelimelerini seçen insan, arkadan konuşurken kişinin bunları duyduğunda üzülüp kırılabileceğine aldırış etmeden konuşabilir. Ancak bu durum tıpkı ölünün etini yemek gibi pis, tiksindirici ve yasaktır. (er-Râzî, et-Tefsîrü’l-kebîr, 28/110-111) Böyle çirkin bir günahı işleyen kimsenin önce bu günahı terk etmesi ve bir daha bu günahı işlememe gayreti ile tevbe etmesi gerekir.
Dedikodunun; üstünlük kurma, kin ve nefret duyma, aşağılama gibi sebeplerle yapıldığı bilinmektedir. Kişide belki anlık bir haz, rahatlama duygusu oluşturuyor olsa da gerek birey gerekse toplum nezdinde dini ve dünyevi ağır sonuçlara sebep olabilmektedir. Nitekim müminlere her fırsatta iyilik ve takvayı öğütleyen dinimiz, toplumdaki huzura, kardeşliğe, esenliğe zeval getirecek tüm çirkin fiilleri de yasaklamıştır. Kardeşlik duygusu zedelendiğinde toplumlarda huzursuzluk, kargaşa, onursuzluk gibi afetler de yaygınlaşmaktadır. Kişilik haklarına zarar veren dedikodu ise toplumu bu afetlere sürükleyecek niteliktedir. Allah Resulü (s.a.s.), bu bilinç ile ashabına uyarılarda bulunmuş (Buhari, Edeb, 57) “Ashabımdan hiç kimse bana bir başkası hakkında (beni rahatsız edecek) bir şey iletmesin. Zira ben sizin karşınıza (hakkınızda her türlü güvensizlikten) salim olan bir kalple çıkmayı arzu ediyorum.” (Ebu Davud, Edeb, 28) buyurarak dedikodunun insanın kalbinde oluşturabileceği şüphe, kin vb. duygulardan da Allah’a sığınmıştır. Unutulmamalıdır ki, Müslümanlar bir vücudun organları gibidir. (Müslim, Birr, 66) Bir organa zarar geldiğinde nasıl ki bedenin tümü zarar görüyorsa bireyler arasındaki kibirlenme, ayrışma, kin ve nefret duyguları da toplumun tümüne zarar verir.
Gıybetin ne olduğu ile ilgili toplumda kanıksanan yanlış bir husus söz konusudur. Arkasından konuşulan kişide var olan özellikleri bir başkasına anlatmanın gıybet olmayacağının varsayılması Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu hadisi ile açıkça çelişmektedir: Resûlullah (s.a.s.), ”Gıybet nedir biliyor musunuz?” diye sordu. Sahabe, “Allah ve Resulü daha iyi bilir!” karşılığını verdiler. Resûlullah, ”Kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır.” buyurdu. “Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa ne dersin?” diye sorulunca Resûlullah, ”Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun.” buyurdu. (Müslim, Birr, 70) Görüldüğü üzere arkasından konuşulan kişinin söylenen vasıfları taşıyor olması bu konuşmanın gıybet olmadığı anlamına gelmemektedir. Ayrıca “Görsem yüzüne de söylerim.”, “Zaten herkes konuşuyor.” gibi lafügüzaflar da dedikodu yapmayı meşru hâle getirmemektedir.
Gıybet yapmak gibi gıybeti dinlemek de haramdır. Gıybet yaparak bir kardeşinin onurunu zedeleyen kişiyi güzel bir üslup ile susturmak ahlaki bir görevdir. (Tirmizi, Birr, 23) Gıybet edeni susturmaya gücü yetmeyen kişinin hiç olmazsa gıybet meclisini terk etmesi gerekir. Bununla birlikte haksızlık yapan kişiyi ilgili mercilere şikâyet etmek, kötülüğe engel olma çabasında destek aramak, fetva sormak gibi bazı şart ve durumlar gıybet kapsamının dışında kalabilmektedir. (Mustafa Çağrıcı, “Gıybet”, DİA, XIV, 64)
Netice itibarıyla Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir. İnsan, kendisine bahşedilen hayat yolculuğunda bu düstur ile hareket etmeye gayret göstermeli, şeytanın veya nefsinin vesvesesi ile karşı karşıya kaldığında Hz. Peygamber’in şu sözlerini hatırlamalıdır: “Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter. (Ebu Davud, Edeb, 60).